| İnan Kahramanoğlu |
Anıtkabir karanlığa gömülmeden
Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak Yeni yılın ilk günü. 1 Ocak 2008. Saat: 20:40 Anıtkabir karanlığa gömülüyor. Çevrede oturan vatandaşlar telaşlı. Kısa bir süre içinde BEDAŞ (Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş.) ve Anıtkabir Komutanlığı’nın telefonları kilitleniyor. Vatandaşlar “Türkiye’nin yüreğinin attığı yerin” neden karanlıkta kaldığını soruyor. Kötü bir yeni yıl şakası gibi. Neyse ki yarım saat içinde olayın sebebi tespit ediliyor. Elektrik kesintisi gideriliyor ve Anıtkabir yeniden aydınlanıyor. Tabii sadece ampulun aydınlığına inananlar için. Oysa aradan geçen bu kısa süre, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e yönelen karanlık saldırıyı birilerini anlatmak isteyen bir çığlık sanki. Gören, duyan, sorgulayan, bu ülkenin aydınlık insanlarına bir mesaj. Kötü bir şaka gibi ama aynı zamanda “yeni yıla nasıl girerseniz yıl öyle geçermiş”i çağrıştıran bir ilahi uyarı adeta. “Ak” bir iktidarla geçen karanlık beş yılın ardından yeni yılın ilk gününde bundan daha karanlık bir mesaj herhalde olamazdı. 2002’yi hatırlayın. Kara Parti’nin tek başına iktidara geldiği 3 Kasım gününü. O da kötü bir şaka gibi gelmişti ilk önce. Ama sonra alıştık. Sineye çektik. Her zamanki vurdumduymazlıkla: “Nasılsa ordu var.” “Paranoyaya gerek yok”. “Türkiye’ye bir şey olmaz” dedik. 2002’den 2007’ye... Aydınlık Türkiye’nin üzerine çöken kara bulutlar. Ne diyordu Kara Parti’nin seçim sloganı “İktidarla el ele 84 yıllık karanlığa son” 2007 bu karanlığın son hamlesiydi. Ya da öyle zannediliyordu. Atatürk’ün makamını ele geçiren bir Kürt-İslamcı son kaleyi de teslim almıştı. Ama demek ki son kale de yetmemiş. Karanlık, Atatürk’ün aydınlığını gördüğü her yerde saldırmaya devam ediyor. Şimdilerde Anıtkabir’i karanlığa gömen Kürt-İslamcı zihniyetle cumhuriyet resepsiyonlarına katılan apoletli, apoletsiz büyüklerimizin aymazlığının sonuçları demek ki henüz tam olarak alınmamış. Ve “Cumhuriyet’e bir şey olmaz” rahatlığındaki gardrop Atatürkçülerimizin akıl almaz boşvermişliği henüz bitmemiş. Oysa karanlık Atatürk’ün cumhuriyetini teslim almakla doymuyor. Üniversiteler, belediyeler, yargı, meclis yetmiyor. Şimdi onun ebedi aydınlığına da aynı gözü dönmüşlükle saldırıyor. Kararan Anıtkabir silueti sanki bu gözü dönmüş karanlığın daha neler yapabileceğinin bir göstergesi. Evet yarın bırakın korunacak bir cumhuriyet, elimizde Ata’nın ebedi istirahatgâhı, Anıtkabir bile kalmayabilir! Peki ya biz, siz? Hala duracak mıyız? Neden? Nereye kadar? 24 Ocak. Uğur Mumcu’yu elimizden aynı karanlık eller alıp gitmişti. Uyanır gibi olmuştuk. O gün Uğur Mumcu’nun cenazesinde tam bir milyonduk. Ama bu kadarla kaldık. Kalabalıklar bir türlü maddi bir kuvvete dönüşmüyordu. Çünkü örgütsüzdük. “Örgütsüz kalabalık”. 2 Temmuz, Sivas... Madımak’ta sustuk. 37 insanımız diri diri yandığında iktidar “aslan sosyal demokratlar”ımızın elindeydi. Ama ortada aydınlığa sahip çıkacak kimse yoktu. Karanlık, elinde yanan meşalelerle karartıyordu aydınlığı. Madımak bir başlangıçtı. Düşman, safların dağınıklığını ilk orada farketti. Örgütsüzdük. Mücadeleyi bırakalı çok olmuştu. Kitaplar yakılmış ama kitapları yakan faşist baskı, mücadele azmini, aydınlık ve eşit bir dünya özlemini de yakıp yıkmıştı beraberinde. Köşelerimize çekilmiştik. Sonra cenazelerde toplanmaya alıştık. Alıştırıldık. Taa ki 2007’ye kadar. 14 Nisan’da sokaklara akan milyonlarla her şey yeniden başlamıştı sanki. Tandoğan, Çağlayan, Gündoğdu. Ve sokaklarda dünyaya bayrak gösteren milyonlar. Ama ne yazık ki yine örgütsüz, başsız, yönsüz kalabalıklar. Peki ya sonra. Evli evine, köylü köyüne. Ve korku filmini seyretmeye devam. Sonra seçim. 22 Temmuz. Kazanan? Yine “Örgütlü karanlık”. Ev ev, köy köy, mahalle mahalle, sabırla, azimle, kinle ve dış destekle sinsice ilerleyen karşı devrim. Bizim cephede yine ümitsizlik, karamsarlık. Toptan teslimiyetçilik. “Artık bizi ancak yeni bir Atatürk kurtarır” kolaycılığı. Tek kişi gelsin bizi kurtarsın rahatlığı. En büyük düşmanımız; içimizdeki bu kolaycılık. Evet, 1919 karanlığından, Mustafa Kemal’in eşsiz dehasıyla kurtarmıştık vatanı. Ama Mustafa Kemal’in ordusunda isimli isimsiz neferler vardı. Nazım’ın, Kuvay-ı Milliye Destanı’nda öyküsünü anlattığı Kambur Kerimler, Karayılanlar... Mustafa Kemal’in ordusuna çarığıyla, öküzüyle, kanıyla, canıyla katılan Milli Mücadeleciler vardı. Bu vatan böyle kurtuldu. Uyanan, örgütlenen, ordulaşan ve ayağa kalkan bir milletle. 2008’in karanlığından da yine aynı mücadeleyle çıkacağız. 2008 örgütlü mücadeleye katılma yılınız olsun. Mustafa Kemal’in Ordusu’na katılın, o ordunun neferi olun. Devrimci olun! Mustafa Kemal olun! Anıtkabir karanlığa gömülmeden!
|