| Şener Bostancı |
Ulusal solu tanımak Sol tandanslı dostlarımla genel seçimlerden birkaç ay öncesinde sık sık bir araya gelip dertleşiyorduk. “Ne olacak bu ülkenin hali?” diye. Bu buluşmaların rakı masasında ülke kurtarmaktan öteye gitmediğini zaten biliyor, daha çok vicdanımızı rahatlatıyorduk. Olanlar olmuş, AKP başa tekrar ve tek parti olarak gelivermişti. Ülke; küresel sermayenin, ABD ve AB’nin, işbirlikçi köşe yazarlarının ve köşe tutucuların, Masonik, misyoner ve Batı fonlarıyla destekli sivil toplum örgütlerinin, Kürtçülerin, yabancı servislerin eline geçmekteydi. Biz hâlâ rakı masasında solcu kalabilmiş bir kahraman gibiydik. Herkes okuduğu kitaplardan bölümler okur, bazı köşe yazarlarının gazetesinden ya da ekrandan haykırışlarına sevinir, onlarla aynı şeyleri düşündüğümüz için olsa gerek tuhaf bir gurur duyardık. Ben dahil pek çok solcunun içinde bulunduğu durum ne yazık ki böyleydi. Ben arkadaşlarımdan farklı davranmaya, somut bir şeyler yapmaya karar verdim. Sürüden ayrılmalı, tavrımı koymalıydım. İlk olarak sol olduğunu söyleyen tüm partilerle görüşmekle işe başladım. Ardından Atatürkçü olduğunu lanse eden sivil örgütlerle temasa geçtim. Çok heyecanlıydım. Çünkü düşüncelerim kabul görecekti ve ortak eylemlerle görevimi yapmış olmanın huzurunu yaşayacaktım. İleride oğluma, şunları okumakla, bilmem bunları düşünmekle kalmadım, şunları da yaptım diyebilecektim. Sonuç ne mi oldu? Fiyasko... Ne ben onları anladım, ne de onlar beni. Çocukluğumdan beri gördüğüm manzarayı aslında yine yaşıyordum. Benimki fazlasıyla iyimser bir beklentiydi. Beş solcu bir araya gelirse beş ayrı görüş, on solcu bir araya gelirse on ayrı görüş olmaz mıydı eskiden de? Ülkenin içinde bulunduğu bu korkunç durumun ruhları eğiteceğini sanmam affedilemez bir saflıktı. Peki neden bir türlü anlaşamıyorduk? Çünkü ben diyordum ki: “Hem solcu, hem de ABD tetikçisi, yani PKK’lı olunamaz.” Onlar ne diyordu: “Halkların kardeşliği ve halklara özgürlük... PKK da bu mücadeleyi veriyor, bunda bize aykırı bir durum yok...” Sen sol görüş iddiasıyla bölücülüğe destek vereceksin, benden de buna katılmamı bekleyeceksin. Görürsem söylerim! Hangi Rus, Çin devrimci kendi ulusuna dayatılan böyle bir şeyi kabul etti? Her toplumda bizde olduğu gibi etnik topluluklar vardır. Örneğin Castro’nun Küba’sında bu türden bir iddiaya izin verilir mi? Kürt-İslam faşizmi emperyalistlerle kol kola vermiş senin işini bitirmeye çalışıyor, sen kalkmışsın “sol”culuk oynuyorsun. Başka bir sol partiye gidiyordum ve diyorlardı ki “Türkiye AB’ye derhal girmeli. Küresel sermayeyi ülkeye davet etmeli, özelleştirmelere hız vermeli vs...” Böyle bir liboş ve teslimiyetçi sol olduğunu düşünen anlayışla uzlaşacağıma ölürüm daha iyi. Parti ya da derneklerle yaptığım bu görüşmelerin özetlerini yaparak sizi de irite eden saçmalıklarla vaktinizi almayı düşünemem elbette. Hem ulusunu savunan, hem de sol olana bakmak gerekiyordu; öyle de yaptım. Partilerden umudumu kesince Atatürkçü derneklere yöneldim. Benim de kurtulamadığım ve kurtaramadığım rakı masası ortamlarının daha kalabalığı ve entelektüeli karşımdaydı. Başa geri dönmüş, bu ülke bu durumu hak ediyor sanısına kapılıp Don Kişot’luk yapmanın faydasız olacağını düşünmeye başladım. Artık ben de satabileceğim bir hainlik bulabilirdim doğal olarak. Yeterince demoralize olmuştum. Ben bunları yaşarken fazla milliyetçi bulduğum; ama her hafta yazılarının bir kısmını takip ettiğim bir gazete vardı: TÜRKSOLU gazetesi. Tam benim düşüncelerimi savunuyorlar diye düşünürken, milliyetçi yaklaşımın şovenist bir yaklaşım olabileceğinden kaygı duyuyordum. Sonraki zamanda gazeteyi yine de takip ettim. Çünkü öyle bile olsa en dik duran, ulusal çıkarları en cesurca savunan gazeteydi. Gel zaman git zaman gazeteyle ilgili kaygı ve eleştirilerimi paylaşmak için görüşme kararı aldım. O gün bugündür görüşüyoruz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibiydim ve onlara karşı önyargılıydım. Bunun da bana faturası bu nefis ortamla, doğru düşüncelerle geç tanışmak oldu. Kaderin cilvesi, o gazeteye daha birkaç ay önce şüpheyle gitmişken bugün bunları yazıp sizlerle paylaşıyorum. Amacım TÜRKSOLU ile ilgili anılarımı anlatmak değildi. Benim yaşadığım psikolojinin Türk sol kitlesinde acı bir çıkmaza, olguya dönüştüğüdür. TÜRKSOLU’nun ideolojisinin temellerini, tarihsel sürecini, geleneğini bilmeden her türlü sonuca ulaşmak mümkündür. Bu nedenle bilmeyen ya da unutanlar için sadeleştirerek anlattığım bir sol tahlili var. Buyrun beraber bakalım. Ulusal sol hareketin kökeni Türkiye Komünist Partisi Mustafa Suphi ve Galiyev önderliğinde Bakü’de örgütlendi. M. Suphi’nin M. Kemal’le Anadolu’da görüşmesi, oluşturulmaya çalışılan ulusal sol hareketi cezasız bırakmadı ve başta Galiyev, Nerimanov, Rıskulov ve M. Suphi Sovyet sosyalizmi tarafından öldürüldü. Şaşırtıcı gelebilir belki ama M. Kemal’in sosyalist çabası Bolşeviklerce engellendi. Bizi AB’ye almak istemeyen Batı ile Batılı olduğunun hep farkında olan Rusya’nın temelde ayrışmadıkları pek çok noktadan sadece biriydi bu. Bize sol Batıdan geldi ve onların istediği çerçevede kalmalıydı. Bu denklemleri ileriki cümlelerde tüm çıplaklığıyla göreceksiniz ki, ulusal olamayan bir Türk sol hareketin hayat şansı yoktur. Kadro hareketi Kadro; Galiyev’in ideolojisini sürdürdü. Liberalizm, Marksizm, eleştirisini yaptıktan sonra Batı sol eleştirisini sorgulayarak bütünüyle ulusal olan bir sol hedefledi. Bunun içinde Atatürk’ün de öteden beri savunduğu “milliyetçilik” fikri vardı. Ancak bu, kimilerinin ısrarla anlamak istedikleri şovenizm değil; devletçi milliyetçilik ideolojisidir. Yön hareketi Kadro’nun kapanmasından sonra bayrağı Doğan Avcıoğlu’nun da başında bulunduğu Yön hareketi devraldı. Çok büyük ses getiren bu hareket şunları savunuyordu: Sosyalist, Atatürkçü (Altı Okçu), ezilenler tarafında bir mücadele... Rus, Çin sosyalizminin aksine Atatürkçü ulusal sosyalizmi savundu. Batıdan gelen sol yerine, ulusuna özgü solu önerdi. Bu nedenle Altı Okçu sol ilkelere sosyalist elbise giydirdi. TÜRKSOLU hareketi Yukarıda özetlenen geleneğin günümüzdeki devamı ve tek temsilcisidir. Atatürkçü, solcu, milliyetçi, ezilenlerin savunucusu, Altı Okçu, emperyalizme karşı, ulusal sınırları koruma azminde devrimci bir harekettir. Bugün bunu savunmaktan uzak görünen CHP, Atatürk’ün bu amaçla kurduğu bir partidir. Milli Mücadele Derneği’nin konuyla ilgili samimiyetine inanır. Geleneğinde M. Kemal’in, M. Suphi’nin, Galiyev’in, Kadro’nun, Yön hareketinin vb. renkleri vardır. Venezüella’da, Küba’da yapılan budur. Deniz Gezmiş’lerin ilk çıkarttığı TÜRKSOLU gazetesinin mirasçısı ve savunucusudur. Gazetenin adının “Türk” ve “Sol” sözcüklerinden oluşmasının nedeni de budur. Sol ile milliyetçiliği yan yana görmek sizi de mi şaşırttı? Nasıl oluyor da sol ile milliyetçilik yan yana gelebiliyor? Sol gelenekte milliyetçilikten nefret edecek çok fazla gerekçe yok mu? Elbette öyle! TÜRKSOLU da Atatürk’ten bağımsız tüm milliyetçi yaklaşımları reddeder zaten. Her tür aşırı milliyetçiliğin varacağı adresin nasyonal sosyalizm olduğunun bilincindedir. Sol ile ulus savunuculuğu anlamında kullandığımız bu iki kavram yan yana gelir. Emperyalistlerin en çok nefret ettikleri kavramlar; ulus devlet olmak, sosyalistlik ve Atatürkçülüktür ki, bunların üçü birden TÜRKSOLU’nun olmazsa olmazlarıdır. Komprador sol Batıcıdır, TÜRKSOLU ulusalcı Türk halkı Reform’u da, Rönesans’ı da yaşamamıştır. Tepeden dayatma Batı kültürüyle yaşamayı, onlar gibi düşünmeyi, yani Türk sütlacını Batı kaşığıyla içmeye öykünmüş, ne Batılı ne de Doğulu olabilmiştir. Fransız Devrimi’yle Paris Komünü’ne katılır; Marks’ın sosyalizmine, Mao’yla olmadı Lenin’le karşı çıkarız. Kübizme özenip milli bir sanat anlayışımızın olmamasından yakınırız. Amerika’ya karşı oluşumuz anketlerde kalırken, Amerikan sinemalarına bilet bulamayız. Türk futbolunun geriliğinden dem vurup yerli takımlarımızı yabancı futbolcu ile doldururuz. Bir önceki iktidar döneminde açlık sınırının altında yaşayıp aynı partiyi tekrar iktidara taşırız. Solu da yukarıdaki paradoksta olduğu gibi Batıdan alma gibi bir mecburiyetimiz mi var? Komprador sola göre öyle. Çünkü Türkiye’deki solun en önemli kökeni Fransız Devrimi’dir. Devrim sonucu “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganları solun esin kaynağıdır. Oysa Fransız Devrimi “Burjuva Devrimi”dir ve bu bir çelişkidir. Çokuluslu Osmanlı bu akım yüzünden sadece II. Abdülhamit döneminde topraklarının üçte birini kaybetmişti. Mustafa Reşit Paşa’nın Gülhane Parkı’nda ilan ettiği Gülhane Hatt-ı Hümayun’u (Tanzimat Fermanı) Fransız İhtilali’nin bir tür devamı olmuştur. Hatırlarsak fen bilimi eğitimi alsınlar diye Fransa’ya gönderilen paşa çocukları oradan bize Frenk kültürünü ve özgürlük, eşitlik gibi son derece masum(!) kavramları ithal etmişlerdi. Sonuç: Büyük toprak kayıpları. Bu Mason paşa çocuğu Tanzimat aydınlarının Batı solculuğu böyledir ve bugünün aydını da onlardan farksızdır. Ne gariptir ki, Batı bu söylemlerini demokrasi ve çağdaşlık adına yine kullanmakta ve bu sefer de ülkemizi Güneydoğu ve Doğu’muzdan bölme amacındadır. Aynı taktikle ulusların çağdaş düşünceye yatkın, hatta solcu aydınlarını aldatarak Balkanlar’ı ve Avrasya’yı parça parça etmiş, milyonların ölümüne neden olmuştur. Turuncu devrimlerle iç savaş ortamı yaratarak istikrarsızlaştırmışlardır. Bir anlamda solu soldan kurtarmak gerek. Batı taklidi bu solun bir kolu da Hıristiyanlığa dayanır. Bilindiği gibi İsa’nın ömrü yoksulluk ve çile içinde geçmiştir. Öğretisi eşitlikçiliktir. Bu bakımdan Fransız Devrimi’nin Kilise’ye karşı bayrağında İsa’nın dirilişi vardır. Öyle ki, devrimin önderlerinden Babeuf’ün kızıl bayrağında İsa figürü mevcuttur. Martin Luther’in başlattığı sol çıkış yine dinsel bir çıkıştır. Marks’ta “sınıfsal kurtuluş” değil, insanlığın kurtuluşu” amaçlanır. Luther’den beslenen Marksist çıkış “Kurtuluş Teolojisi” diye adlandırılır. Görüldüğü gibi yine Hırıstiyan kültürüne, yani tamamen kendi ritüellerine göre bir sosyalizm önerisi var. İsa’nın işkencede konuşmadan ölmesi sol için de ortak bir ritüel olmuştur. Batıcı solun bir kökü de Blankizme dayanır. Blanki 33 yıl yatmış bir eylem adamıdır. Blanki mücadeleyi silahla öneriyordu. Bu anarşist tutumu Marks reddetti; çünkü halk desteğinden kopuk bu küçük örgütlerin başarılı olamayacağını savunuyordu. Marks Blankistleri Enternasyonal’den atarak cezalandırmıştır. Blankizmden sonra Rusya’da Narodrikler, “Halkın Dostları” adlı örgütle devlete karşı terörü önermiştir. Rus Marksistleri de bu harekete karşı çıkmıştır. 60’lı yılların Türk gerillacılığının kökeni buna dayanır. R. Debray “Kır Gerillası” kitabını yazmıştır. Oysa birlikte gerillalığa başladığı Che onun ihbarıyla öldürülmüştü. Fransız sosyal demokratı olarak hâlâ rahat bir yaşam sürmektedir. Görüldüğü üzere sol, teröre taşındıkça halktan uzaklaşmakta, entelektüel bir zemin yakalayamadığı için de kitleselleşememektedir. Jean Paul Sartre bir Fransız komünisti olarak varoluşçuluğu ortaya koyarken, karısı Simone de Beauvoir de feminizmi ileri sürdü. Böylece bu iki filozof solu sınıf varlığından insanın varoluşuna kaydırdı. Ünlü İtalyan komünist Negri de bombalama eylemlerini “İmparatorluk” adlı kitabıyla anlattı. Bu kitabı da Harvard Üniversitesi bastı. Tıpkı Amerikan dilbilimci N. Chomsky gibi (Pentagon’a bağlı bir üniversite hocasıdır) Amerikan çıkarlarına hizmet etmiştir. Amacımız, Batıdan gelen bu sol rüzgarların haklı oldukları noktaları görmezden gelmek değil, gerçekçi bir durum saptaması yapmaktır. Tüm bunlara karşın bize özgü olan sol değerlere sarılmak kaçınılmazdır. Batı dayatması sol bizi emperyalizmin oyunlarında boğar. Bize ait olanı bulmak için uzun uzadıya düşünmeye gerek de yoktur. TÜRKSOLU’nun sol geleneklerine bakmak yeterlidir. Batı üretimi sol, kendi içinde çeşitli fraksiyonlara bölünerek işi çıkmaza sürüklemiştir. Birden çok solcunun fikir birliği edip ortak hareket etmesi artık bir hayaldir. Ya Maocu ya Marksçı ya şucu ya bucu olacaksın. Oysa bugün Latin Amerika bunları dışlamadan, ama esas kendi halkının tümünü kucaklayarak, kendisine inanmış ordu desteğini de alarak tamamen ulusal olan devrimlerini gerçekleştirmişlerdir. Halkları, liderlerine, bunu yaptığı için de “faşist” yakıştırmasında bulunmaz. Bizde ise yeterli bilgi sahibi olunmadığı için suistimale açık bir konu olmuştur. TÜRKSOLU’nu anlamamanın sonuçları Yazıya TÜRKSOLU’nu anlamak başlığıyla başlamıştım. TÜRKSOLU’nu anlamamanın sonuçlarıyla kapatıyorum. Türkiye bölünür; bilumum Kürt, Ermeni vb devletleri kurulur, Şeriat özlemcilerinin eline düşeriz. Atatürk değerleri yok edilip ideolojisiz bırakılırız, derin suikastlerle aydınlarımızı kaybederiz, AB’ye ortak değil AB’nin pazarı oluruz, ABD’nin tüm çıkarlarına hizmet edip onun sömürgesi oluruz, yeraltı ve üstü zenginliklerimizi çıkarıp halkın gönencine dönüştüremeyiz. Çeşitli fraksiyonlara bölünüp etkisizleşiriz, özgür, tam bağımsız olamayız, bekleme odasındaki aşağılayıcı bir statü onursuzluğuyla yaşarız ve olsak olsak sömürge oluruz. Türk entelektüelinin artık “rakı masasında vatan kurtarma” kandırmacasından ve psikozundan kurtulup somut adım atması gerekir. İşe TÜRKSOLU’nu anlayarak başlanabilir zannımca...
|