07.01.2008/Sayı:168
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Şükrü Aykutlu

Siyah-Beyaz ve elbet bir de kırmızı!

Sağ olsunlar, bazı ağabeylerimiz, kardeşlerimiz, habire Sarı-Lacivert yazılar yazıp duruyorlar. Hani ünlü bir laf vardır; “Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak!..” Öyle olmasa bile en azından kesin olan şu ki; bir gün herkes Sarı-Lacivert kusacak.

Durun, kimse kızmasın hemen. Hakkını teslim edelim ki, Sarı-Lacivert camiamız da, en az Siyah-Beyaz, en az Sarı-Kırmızı alemler kadar şan ve şeref dolu bir tarihin mensubu... Gelgelelim, cümlemiz burada bitmiyor elbet ki, yazdığımız son cümlenin en sonuna o üzücü “di”li geçmiş zaman takısını eklemeden bırakırsak, cümle, bizi hayal dünyasına uçuracak: “idi!”.. Hatta, “idiler!”

Maalesef, şanlı tarihlerini Kurtuluş Savaşımız yıllarında bırakan; şerefli zamanlarını Baba Hakkı’lar kuşağında unutan; sportmenliğini Gündüz Kılıç’lar neslinden sonra terk eden; spor ve gençlik kulübü yönetmeyi mafya patronluğu ile karışık devlet ihalesi yürütmeye benzeten bu renk deryalarına, ne Kurtuluş Savaşımızı, ne Atatürk’ü, ne de emperyalizm karşıtlığını artık meze etmemizin yakışıksız olduğu düşüncemden sapamıyorum. Sözün özü şu ki; eğer Düvel-i Muazzama’ya karşı Sarı-Lacivert yürekleri ile savaştılar diye, Balkan Savaşı acılarından dağlanan yüreklerindeki beyazın yanına siyahı eklediler diye dogmatik taraftarları olacaksak; o halde yaşamımızın son nefesine kadar CHP’nin kuyruğuna takılıp gitmemek de şerefsizlik sayılacaktır. Şanı, şerefi, vatanseverliği, devrimciliği ve gereklerini tarihte görmek beni kesmiyor dostlar. Tarihteki misyonunu sırtına yüklenmişlerin; bugünse satılığa çıkarılmış birer kompradorlar çetesi haline gelmeleri, Lefter’lerin, Hakkı’ların, Gündüz’lerin kemiklerini sızlatıyor.

Halbuki bizler; savaşa katılma, emperyalizme karşı durma, direnişe omuz verme kıtalarını alkışlamayı değil; renkleriyle geçmişte temsil ettikleri ebedi bir ruhu bugün de yaşatma misyonunu, ruhlarını sonsuza dek taşıyabilme şerefini arıyoruz takımlarımızda..

En azından damarlarındaki kanı “Kırmızı-Beyaz-Siyah” akan ben, böyle düşünüyor. Bilmeyenler için; fanatizmden arınmış; “Atatürk Beşiktaşlıydı” demeyi ayıp addeden; Siyahla-Beyazın neyi temsil ettiğini kalbine nakşeden gerçek Beşiktaşlılık ruhu böyle diyor.

Ne yani? Dibe vurduğumuzda, işgal altında inlediğimizde, Çanakkale’de yavrularımız emperyalizm altında ezilmek istendiğinde, bu kan deryasına gitmeyip Dereağzı’nda top mu oynayacaktı Sarı-Lacivert formalar? “Vicdani redciyiz” mi diyeceklerdi? Anadolu kavrulurken, paşalar savrulurken, gemiler Samsun’a yelken açarken, “arabacı takımı” gençleri sarayın bahçesinde çift kale maç mı yapacaktı Vahdettin alaylarıyla?

Hepsi gittiler. Kimi savaşa, kimi silah sevkine, kimi İstanbul sokaklarından haber almaya, kimi mahallesinde ajan avlamaya... Kırmızıları, Sarıları, Lacivertleri, Siyahları, Beyazlarıyla parladılar gönlümüzde.

İlyas Salman ağabey, General Harrington Kupası’nı görmüş, Fenerbahçeli olmuş! Ne mutlu ona! Bugün, devlet inşaatları ihalelerindeki maçlarını da alkışlıyor mu anlı şanlı kulüp başkanlarının? Bana onu yazmasını beklerim.

Başkalarımız, Balkan Savaşı acısını renklerine taşıyan halk takımına vurulmuş... Ne mutlu bizlere! Bugün, diyetlerle kutlanan 100. yılları, kulüp üzerinden ayarlanan mafya pasaportlarını da alkışlıyorlar mı şanlı Barbaros Heykeli’nin dik başlı duruşunu her gün gören semt halkım? Bana onu desinler...

Diğerlerimiz, kim bilir hangi yüce ruhu sembolize eden Kırmızı-Sarı’ya meftun olmuş. Ne mutlu onlara! Bugün, aşık oldukları markalarının kurtuluşunu, batan Osmanlı’nın kurtuluşu misali küresel markalara satmakla halledebileceğini sanan, sonra da tribünlerde (al birini vur öbürüne) gerim gerim gerinip halkının yüzüne karşı odun kocamanlığındaki Havana purolarını üfleyerek maç seyreden, halefiyle-selefiyle hermetik(*) bakışlı başkanlarını da alkışlıyor mu o anlı şanlı Lise’nin çocukları?..

Şan, şeref, gurur nedir? Ya başı dik, göğsü pek olmak? Onur, cesaret, erdem?..

İşte size iki örnek. Bir başka futbol arenasından, İspanya’dan...

Athletic Bilbao. Bask bölgesinden bir İspanyol takımı! Bölge haricinden hiçbir oyuncuya formasını giydirmez. Sıkı durun; formasının göğsüne tarihinin hiçbir döneminde bir başka şey yazmaz, yazdırmaz... Fiyatı ne olursa olsun.

Benim Beşiktaş’ım mı? Semt çocukları ile yaşadığı şanlı tarihini unutmuşa benzer. “Metin-Ali-Feyyaz” kolej takımına ağıtlar yazdırır durur hâlâ tribünlerinde. Fenerbahçe’ye gol attığında şortunun içinde tombala çekmeyi sevinç gösterisi sanan; koluna dövmeler yaptırıp asık suratı ile ekol gösterisinde bulunan “bireyci” şovlara forma giydirir. Tutar, Siyah-Beyaz göğsüne, yeşil sermayenin en ağa markasını yazdırıp karşıma öyle çıkar, tribüne koşup alkışlayayım diye!..

Benim Fenerbahçe’m mi? Bizi aşar. Onu Fenerbahçeli ağabeylerimiz yazsın Athletic Bilbao’ya cevaben... Göğüslerinde ne yazıyor, onların kaleminden okuyalım.

Deportivo La Coruna. Galicia bölgesinden bir İspanyol takımı! Gene sıkı durun, lakapları ne dersiniz? El Turco. Yani Türkler!

Gerçekte Türk mü bunlar? Elbette hayır. Ama vefa, tarih, şeref duygularını sahiplenmekte, tarihe ihanet etmemekte üstlerine yok. Hikaye şöyle: Bugün Beşiktaş’ımın iskele meydanında heykeli bulunan o şanlı Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda, dünyanın en büyük Hıristiyan devleti olan İspanya’yı yaptığı baskın ve savaşlarla sarsmakta, Katolik işkenceleriyle öldürülen Endülüslülerin binlercesini katliamlardan kurtararak gemileriyle Mağrip’e taşımaktaydı. İşte bu sıralarda İspanya’nın yiğitliği ile ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları Barboros’a ve Türklere çeşitli konularda destek verdiler. İşte o gün bu gündür Barbaros’ta gördükleri cengaverliği ve yardım elini unutmamakla kalmayıp, evlerinde oynadıkları her maçta dev boyutlarda Türk bayrakları açarlar, özellikle Yunan takımları ile her maçlarında bu gösterilerini dünya alemin kafasına çakarlar. El Turco lakabını onlara kim mi takmıştır? En büyük rakipleri, aynı bölgenin bir diğer takımı Celta Vigo. Amaçları, Deportivo’lulara “hainler” yaftası takmaktır ama bu niyetleri tutmaz. Gururlu Deportivo’lular bu yakıştırmayı kuruluşlarından bu yana inatla ve zevkle sahiplenmeye devam etmektedir.

Çünkü onlar için tarih sürmektedir.

Benim Beşiktaş’ım mı? O şanlı Barbaros’un heykeli, önünde şarap çeken, derbi sonrası Kadıköy’e geçmek için eskaza rıhtıma inecek Fenerliyi bekleyen taraftarlarına son yıllarda hayretle bakmaktan daha bir taş kesilmiştir.

Benim Fenerbahçe’m, benim Galatasaray’ım mı? Beni aşar. Onların hal-i tavırlarını o renklere meftun ağabeylerimiz, kardeşlerimiz yazsınlar, ola ki bizim kalem inandırıcı gelmeyebilir, ya da rencide eder. Biz eski Beşiktaşlıyız. Siyah-Beyaz ruhumuz rakibe kalem kaldırmaya düşman bir soydan gelir.

.....

Sadakat, itaat, bağlılık nedir? Satmamak, sonsuza dek yaşatmak, utanmamak?

Her şeyi kendimize yonttuğumuz zannedilmesin diye bu kez, tam da karşıt cepheden, faşizmden bir bağlılık örneği sergileyelim bu kez. İtalyan faşizminden ve ama gene futboldan:

Societa Sportiva Lazio SpA. Sporseverlerin bildiği adıyla Lazio.

1900’de İtalyan ordusu mensuplarınca kurulan Roma takımı. Hemşehri Roma kulübü ile siyasi görüş ayrılığı bugün tam bir kine dönüşmüş durumda.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra adındaki S.S. (Societa Sportivo) takısını, Gestapoları anımsattığı için birçok takım değiştirmişken, faşist diktatör Benito Mussolini’nin de desteklediği Lazio, kulüp politikasını açığa vurmuş ve kararlı bir tutumla ismini değiştirmemiş. Öyle bir bağlılık ki, kulüp, faşist İtalya’nın amblemi “simetrik kanatlı kartal”ı hâlâ göğsünde taşımakta, tribünlerinde taraftarları neo-faşizmin tüm sloganlarını hâlâ bas bas bağırmakta, takım kaptanı Paolo Di Canio, Roma galibiyetinden sonra tribünlere koşup faşist selamı vermekte.

Kıssadan hisse; İngiliz icadı şu futbol dediğimiz kitlelerin afyonu, sadece birileri bizi uyutsun diye, ya da kardeş kardeşi iskelelerde taşlasın diye, veyahut 100 yıl önceki kahramanlıklarımızla bugün oturup avuntu duyalım diye top koşturmuyor önümüzde dostlar. Bu İngiliz icadından bir “toplu direniş” yorumu çıkarmadığımız sürece, İlyas Salman ağabeyimiz General Harrington Kupası ile öğünür, bir başkamız UEFA Kupası’nı başımıza kakar durur, bir diğerimiz de “Atatürk anasını Akaretler’deki kulübe emanet etmişti” der, böbürleniriz. Sonra mı? Hep birlikte birer kadeh doldurur, bir bardak soğuk suyu da midemize yuvarlayıp afyonu böyle çeker dururuz.

Şimdi kaleme kağıda sarılın Fenerli, Cimbomlu dostlar. Hamasetten uzak seyredin meftun olduğunuz o eski parlak renklerin bugünkü süprüntülerini ve öyle yazın bana hâlâ o renklerin taşıdığı değerleri. Mustafa Kemal devrimciliğinin neresinde duruyor birbirimizi uğruna taşladığımız takımlarımız? Gururun, aidiyetin, ideallerin, mücadelenin hangi kırıntılarını taşıyorlar formalarında? Kaça satıyorlar bitmiş liglerin bitmiş maçlarını? Hangi devlet memurlarına kaça yaslanıp mafya pasaportları çıkartıyorlar kulüp adına? Delege toplantılarında koruma görevlerini hangi çeteye yaptırıyorlar? Neden hep “komprador sermaye”nin başkanlarına satılıyorlar? Göğüslerine hangi sponsor markaları bir yafta gibi asıyorlar? Tarifi bilinmez her renkten bir “dünya kulübü” olma uğruna, Kırmızı-Beyaz Türk çocuklarını ne çabuk unutuyorlar..

Kaça satıyorlar renklerimi?

Ben hikaye anlatmayacağım dostlar. Neden Siyah-Beyaz’a vuruldum, söyleyeyim. Öyle tarihî, Atatürkçü, Kurtuluş Savaşçı bir öyküm filan yok, üzgünüm. Can kulağıyla dinleyin bakın... Çocukluğumun o hayal kahramanları dolu dünyasında tanıştım üç ayrı çizgi roman kahramanı ile:

Karaoğlan’dı birincisi. Gurur duyduğum bir Türk kahraman tiplemesi. Bağlılığı, aidiyeti, savaşımı bana daha çocukluğumda öğreten Karaoğlan.

Batman’di ötekisi. Hani şu “Yarasa Adam.” Yüreklerdeki doğaüstülüğü, ezilene koşmayı, yardımı, kahramanken bile kimlik saklayabilecek bir alçakgönüllülüğü bana öğreten çizgi roman tiplemesi.

Killing’di sonuncusu. Yeni kuşak bilmez; iskelet kostümü içinde, iyi kılıklı kötülerle kavgaya tutuşan bir “anti-kahraman” tiplemesi. Bireyselliğin de yapabileceği şeyler olduğunu bana öğreten polisiye fenomen.

Çocuk dünyası işte, hayal dolu. Her hayalden bir düzgün örnek çıkarmaya dönük çocuk dünyası... Her üçü de kapkara renkli kostümleri içinde beyaz çizgileri ve aksesuarları ile rüyalarımı süslediler. Kapkara dünyada, beyazın değerini hayallerime soktular. Siyahla beyazı; doğruyla yanlışın, yaşamla ölümün, ezenle başkaldıranın, sömürenle direnenin, ya istiklal ya da yok oluşun, hasılı diyalektiğin bir simgesi yaptılar gözümde.

...Ve bir gün seyre gittiğim bir toprak sahada 11 ağabey gördüm ter akıtan. Formaları bembeyaz, şortları simsiyahtı. Karşılarında bir başka 11 kişi; galiba şortları ebedi rekabetten bir diğer renk. Yenilmişti Siyah-Beyaz ağabeyler. Önce içlerinden birinin çevresinde toplanmış, sonra oturmuş ağlayan kalecilerine koşmuşlardı hep birlikte. Onu yerden kaldırmış, kenetlenmişlerdi.

O 11 ağabey, o gün ruhumu almışlardı aralarına. Kazanana değil ezilene; başını öne eğene değil dik taşıyana; paraya değil alın terine; sevinene değil ağlayana aitti ruhum.

Güce değil güçsüze; kupaya değil alınterine; 100. yıla değil binyıllara; kazanılmış ve nokta koyulmuş devrimlere değil yaşatılan devrime aittim ben.

Bugün, Siyah-Beyaz sahalarda o 11 ağabeyi göremiyorum. Nerelerdeler bilemiyorum. Göğüslerinde ne yazıyor bakamıyorum.

Siz görebiliyor musunuz Sarı-Lacivert, Sarı-Kırmızı dostlar? Sizinkilerin formalarında sponsorlarının isimlerini, yüreklerini, beyinlerini okuyabiliyor musunuz?

Dilim varmıyor ama.. Yoksa Çankaya’mdan sonra onlar da mı... Onlar da mı?..

.....

Doğru, bir gün herkes Fenerbahçeli olacak belki de. Ne zaman mı?

Ne zaman ki ülkemin bugünkü durumuna bakıp renklerinin yanına bir “kara” ekleyecek, işte o zaman herkes; ben dahil!

Ne zaman ki alacağı bir Avrupa kupasını, vitrinine götürmek yerine, Avrupalının kucağında bırakıp dönecek, işte o zaman herkes; başta ben dahil!

Ne zaman ki Siyah-Beyaz’ım, Sarı-Kırmızı’m, Sarı-Lacivert’im, içlerindeki o kan kırmızıyı fark edecek; işte o zaman şeytanın afyonu şeytana yutturulacak.

İşte o zaman General Harrington’a “hat-trick”(**) yapılacak!

(*) Hermetik: Antik çağlardan bugüne taşınan; pagan kültlerinde somutlaşan; güce ve gizliliğe inanan, bireysel elitizm ve seçkin bir sınıf idealini şiar edinen masonik inanç sistematiği.

(**) Hat-trick: Futbolda oyuncunun aynı oyundaki üç gollük serisi.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe