07.01.2008/Sayı:168
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya AtaövPakistan: Bir islâm ülkesinin açmazları

Benazir Bhutto’nun (1953-2007) öldürülüşüne, cinayete karşı olağan tepki dışında, bu olayın Pakistan halkını daha da büyük açmazların içine atacağı için üzgünüm. Kendini kişisel olarak tanıdım da. Adıma imzaladığı bir resmini yazıya ekliyorum. Bayan Bhutto varlıklı ve siyasetle iç içe bir aileden geliyordu. Bu konumuyla (hele Pakistan’a göre) iyi bir eğitimden geçti. Ancak, bildikleri ülkesi için derde deva türden değildi. Pakistan için çözüm sayılacak bir seçenek sunmaktan çok uzaktı. Üstelik, adi suçlu olarak hüküm bile giymişti.

Babası Zülfikâr Ali Bhutto ülkesinde başbakanlık (1973-77) ve cumhurbaşkanlığı (1971-73) yapmıştı. Dedesi de siyasetçiydi. Babası eski genel kurmay başkanlarından Muhammed Eyüp Han yönetiminde bakanlık yapmış, sonra ayrılıp Pakistan Halk Partisini (PPP) kurmuştu. Eyüp Han devrildikten ve bağımsız Bangladeş’in kuruluşuna yol açan İç Savaş bittikten sonra (1971) baba Bhutto cumhurbaşkanı oldu. Eyüp Han genel kurmay başkanı ve (sonra cumhurbaşkanı) o zamanki İçişleri Bakanı İskender Mirza ile birlikte, Türkiye’ye 1954’de geldiklerinde, bu ikisine basın toplantılarında çevirmenlik görevi yapmıştım. (Üçümüzü gösteren fotoğrafı bulamıyorum.) Baba Bhutto kimi ulusal endüstri dallarını ulusallaştırdı ve (kendi de büyük toprak ağası olmasına karşın) çok büyük mülklere ağır vergiler koydu. 1973’de başbakan olduktan sonra bir yandan sıkıyönetimi sürdürdü ve öte yandan Pakistan toplumunu (oy avcılığı için) daha da İslâmlaştırma sürecini başlattı. Bu yanı az bilinen bir gerçektir. 1977 seçimlerini önemli ölçüde bu sayede kazandı. Ama iktidara darbeyle gelen General Ziya-ul-Hak onu seçim hilesiyle suçlayınca idam cezasına çarptırıldı.

 İmzalı resmin altındaki yazı: “Prof. Ataöv’e: Türkiye ve Pakistan paylaştıkları deneyimlerle kardeştirler. Geçen zamanla bu dostluğun gelişmesi dileğiyle. Benazir Bhutto”
Prof. Ataöv’ün Hindistan ve Pakistan üstüne Londra’da yayınlanan kitabı

Prof. Ataöv’ün Hindistan ve Pakistan üstüne Londra’da yayınlanan kitabı (altta). İmzalı resmin altındaki yazı: “Prof. Ataöv’e: Türkiye ve Pakistan paylaştıkları deneyimlerle kardeştirler. Geçen zamanla bu dostluğun gelişmesi dileğiyle. Benazir Bhutto” (üstte)

Kızı Benazir yakın tarihte bir İslâm ülkesinin ilk kadın siyaset öncüsüydü. Harvard’da (ABD) ve Oxford’da (Britanya) okudu. Benim doktora öğrenciliğim sırasında Harvard’da 1957 yazında kısa bir öğretim üyeliğim oldu. Demek ki, Benazir o zaman dört yaşındaydı. Harvard’dayken çelimsiz, Amerikan kolej öğrencileri gibi giyinen ve saçı-başı dağınık, kara-kuru biri görünümünde olduğu “Asyalı Bir Kız” adlı özyaşamöyküsü nitelikli kitabındaki resimlerden anlaşılıyor. Babasının 1979’da idamından sonra PPP’nin başına geçti. 1979-84 arasında sık sık ev hapsine kondu, 1984-86 yıllarını yurt dışında sürgünde geçirdi. General Ziya (büyük olasılıkla) ABD’nin düzenlediği bir uçak patlaması olayında 1988’de yaşamını yitirince, koalisyon hükûmetinin başbakanı oldu. Yaygın yolsuzluk, yönetimde çürümüşlük ve artan yasa-dışı adi eylemlere karşı bir şey yapamadıktan başka, kendi de (banka boşaltmada yetenekli kocasıyla birlikte) yolsuzluklarla suçlanarak 1990’da görevden alındı. İkinci başbakanlığı da (1993-96) aynı nedenle aynı biçimde sona erdi. 1999’da bir İsviçre kuruluşundan rüşvet aldığı suçlamasıyla (ülkede yokluğunda) beş yıl hapse hüküm giydi. ABD’nin desteğiyle ve El-Kâide’ye karşı cephe alma sözüyle (ayrıca, hapis yargısının kaldırılması koşuluyla) Pakistan’a geri döndüğünde öldürüldü.

Benazir’e benzer biçimde silâhlı bir girişime kurban giden Hindistan Başbakanı Bayan İndira Gandhi’yi (1917-84) daha iyi tanıdım. Ancak, ona ilişkin ilk elden değerlendirmelerim bu yazıyı uzattığından, o konuyu ilerideki başka bir yazıya aktarmak istiyorum. Bu değinmelerimden de anlaşıldığı üzere, özellikle bu iki güney Asya ülkesiyle yakın ilişkilerim oldu. Belki önemli bir ekleme daha yapabilirim: Hindistan ve Pakistan üstüne İngilizce bir kitabım okuyucuya Londra’da (iyi bilimsel araştırmaları basan) Ashgate Yayınevince art arda iki baskı olarak sunulmuştur. Batılı yayımcılar Türklere karşı bir ön yargı örneği olarak, ülkemiz yazarlarının Türkiye konuları dışındaki kitap çalışmalarını (ki onlar da az sayılır) basmamaktadırlar. Benim bu kitabım bir istisnadır.

Aşağıda Pakistan’la ilgili olarak kimilerine göre belki sert görünümlü ama yansız değerlendirmelere yer vereceğim. İnanıyorum ki, bu sözlerimde gerçeklerle ters düşen hiçbir ayrıntı olmayacak. Ancak, daha önce bu ülkeye hem Türkiye, hem de kişisel olarak tinsel borca ilişkin bir saptama yapmalıyım. Dış çevrelerde yıllardır ülkemizin haklarını savunan neredeyse sayısız toplantılara katıldım, konuşmalarım ve başka türlü eylemlerim oldu. Bu çatışmalarda desteğini aradıklarım içinde (eğer o sırada orada varsa) Pakistan temsilcileri en başta gelirdi. Hiçbir olayda bir engel çıkardıklarını, hattâ önüme bağışlanabilir bir neden sürdüklerini anımsamıyorum. Benden sonra söz alıp gerekenleri söylemişlerdir. Bundan ötürü teşekkürlerimi burada da yineliyorum.

Ülkenin kendine gelince: “İslâm milleti”ne dayalı olarak kurulduğu 1947 yılından bu yana, neredeyse üstesinden gelinmez sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bağımsızlığında ilk başkenti Karaçi ufak bir balıkçı kasabasıydı. Ülkenin doğu kanadı (şimdiki Bangladeş) 1.600 km. uzaklıktaydı. Toprağın yedide-birine karşılık, nüfusun yedide-dördü oradaydı. Batıda ise yurttaşların yalnız yedide-üçü toprağın yedide-altısı üstünde yaşıyordu. Doğuda Müslüman Bengalliler, batıda Pencaplılar, Sindliler, Baluçiler ve Kuzey-Batı Sınır Eyaletinde oturan Pathanlar vardı. Çok kalabalık olan Bengal’in ve Pencap’ın Hindu yarısı Hindistan’da kalmıştı. Üstelik, geleneksel olarak girişimci Hindularla (uzun saçlı-sakallı ve türbanlı) Sikhler’in çoğu yığınsal olarak komşu Hindistan’a göçmüş, onların yerine iş arayan yoksul Müslüman göçmenler gelmişlerdi.

Nüfusun yüzde 5’i de Müslüman olmayan azınlıktı. Bayrağındaki (yeşil tabana eğik ay ve yıldızın yanında) beyaz parça bu azınlığı simgeliyor. Örneğin, Sind’de bugün de 1.5 milyon Hindu yaşıyor. Pakistan’daki resmî İslâm anlayışı Ahmedîler’i (Müslümandan değil) azınlıktan sayar. “Allah’tan başka Tanrı yoktur; Muhammed onun elçisidir” tümceleri bir kez bile söylenince putperesti ya da Hıristiyanı Müslüman yapmağa yeter de, bunu her Allah’ın günü söyleyip duran Ahmedîler Müslüman yelpazesi içine alınmaz. Onlara karşı gösteriler düzenlenir, onların camileri zaman zaman yerle bir edilir. Adını kurucusu Ahmet’ten alan bu mezhebin şöyle bir inancı daha vardır: Ona göre, Muhammed Allah’ın elçisidir, ama son peygamber de değildir. Kuşku yok ki, bu farklı yaklaşım İslâm için önemlidir. Öte yandan, yukarılara tırmanmış Ahmedîler de eksik değildir. Örneğin, ilk yılların Dışişleri Bakanı Ahmed Zafrullah Han gibi. (Ahmedî olanların adlarında Ahmed vardır.) Bu ayrımın uygulamada bir sonucu şu ki, İslâmî “kanun-u şehadet” Müslüman olmayanların (ve kadınların) tanıklığına Müslüman erkekler ölçüsünde değer vermez.

Pakistan’ın kuruluşunda böylesine özellikler, kısıtlamalar ve ayrımcılık örnekleri var. Kurulduktan sonra olanlara gelince şunlar sıralanabilir: peş peşe seçim ertelemeleri, aldatmaca oylamalar, seçimlere direniş, halk oylaması görünümünde acılı-güldürüler, siyasal eylem yasakları, tüm partileri yola getirme çabaları, ikide-bir sıkı sıkıyönetim, sağcı askerî darbeler, Bakanlar Kurulunun oldukça sık görevden alınması, başbakanları ve cumhurbaşkanlarını düşürme ve sürgün, her türlü yayına sıkı denetim, gözaltına almalar, ev hapisleri, muhaliflerin öldürülmeleri, idamlar, ülkeyi şeriat hukukuna bağlama girişimleri, gösteriler, işbırakımları, kanlı sokak eylemleri ve benzerleri.

Prof. Ataöv bir Pakistan genel seçiminde ulusararası gözlemci göreviyle Karaçi’de sandık başında.
Prof. Ataöv bir Pakistan genel seçiminde ulusararası gözlemci göreviyle Karaçi’de sandık başında.
Prof. Ataöv bir Pakistan seçiminde “Muhacir Partisi”ne (M Q M) mensup bir sandık görevlisi kaçırılıp işkence yapıltan öldürüldükten sonra, görevlinin cesediyle morgda
Prof. Ataöv bir Pakistan genel seçiminde ulusararası gözlemci göreviyle Karaçi’de sandık başında. (solda) Prof. Ataöv bir Pakistan genel seçiminde ulusararası gözlemci göreviyle Karaçi’de sandık başında. (ortada) Prof. Ataöv bir Pakistan seçiminde “Muhacir Partisi”ne (M Q M) mensup bir sandık görevlisi kaçırılıp işkence yapıltan öldürüldükten sonra, görevlinin cesediyle morgda.(sağda)

Pakistan seçimlerinin birinde yabancı seçim denetçisiydim. Benim arabama da ateş edildi. Muhaliflerden olup seçim sandığı gözlemcisi kimilerinin kaçırılıp işkence yapıldıktan sonra öldürüldüğünü saptamak için morglara gidip doktorlarla da konuştuktan sonra raporumu yazmak gibi tatsız işler de bu görevimin içindeydi. Olayı belgeleyen fotoğrafları bulabilirsem bu yazıya ekleyeceğim.

Bağımsızlıktan hemen sonra, kurucu baba ve ilk Genel Vali Muhammed Ali Cinnah Kurucu Meclis’te yaptığı daha ilk konuşmada, Hindistan’dan din temelinde ayrılmış olduklarını, ancak yurttaşlar olarak siyasal anlamda bir ayrımın söz konusu olamayacağını söylemişti. Dini kişisel bir olaya indirgeyen bu sözleri dinleyenler üstünde soğuk duş etkisi yaptı. Meclis’tekilerin çoğu bu yoruma katılmadılar. Bana kalırsa, Cinnah temelde lâik düşünceliydi. Onun bu değerlendirmesine günümüz Pakistan’ında gönderme yapmak neredeyse yasaktır. Zaten, ülke kurucu babayı yaklaşık bir yıl içinde yitirdi. 1950’lerde ona bakan doktorun anı kitabını okumuştum. Ona kalırsa, yatağa düştükten sonra yaşama isteğini yitirmesinin nedeni güvenip bakan yaptığı bir yakınının devletten para çalmış olmasıydı.

Pakistan daha ilk yılında taş gibi gerçeklerle karşı karşıya kaldı. Kurucusunu yitirdikten başka, on milyon göçmen sınırdan geçmiş, Keşmir’de komşu Hindistan’la savaş başlamıştı. Bu koşullarda yaşayabilmesi mucize gibi bir şeydi. Hindistan’dan göç eden bu kalabalık Müslüman kümelerin Pakistan siyaset sahnesindeki adı “Muhacir”dir ve bugün onların (benim yakından tanıdığım Altaf Hüseyin’in başkanı olduğu) bir siyasi partileri de vardır. İlk Başbakan Liyakat Ali Han da bu “muhacir”lerdendi; o da üç yıl içinde öldürüldü. General Pervez Müşerref’in kökeni de “muhacir”dir. Pakistan’ı Şeriat’ın içine her zamankinden daha fazla sokan General Ziya-ul-Hak da “muhacir”di.

Cinnah ile Liyakat Ali Han’ın yitirilmelerinden sonra Pakistan sahnesinde bir boşluk doğdu. Bu ülke ilk on yıl (1947-58) tek bir genel kurmay başkanı, ama yedi başbakan gördü. İlk yirmi üç yıl genel oya dayalı ulusal bir seçim yapılmadı. 2000 yılına gelindiğinde, daha önceki yönetimlerin çoğu iktidardan uzaklaştırılmışlardı. Anayasaya eklenen Sekizinci Değiştirge (Madde 58/b/2) cumhurbaşkanına, seçilmiş her hangi bir hükûmeti düşürme yetkisi veriyordu. Başbakan Navaz Şerif bu maddeyi kaldırma yolunu bulmuşsa da (1997), aynı engel onun iktidarını da sona erdirdi.

Pakistan kısa süre içinde peş peşe anayasalar gördü. Önce beş eyaletten oluştu, sonra bu sayı ikiye indi, ardından gene beşe çıktı. Bu arada (1971) doğu kanadı ayrıldı ve bağımsız Bangladeş oldu. İlk anayasayı yapma dokuz yıl aldı (1947-56) ve yapıldıktan iki yıl sonra onu koruma yemini etmiş olan Cumhurbaşkanı İskender Mirza bu anayasayı ortadan kaldırdı. İkinci 1962 Anayasasını da General Eyüp Han rafa kaldırdı. Doğu Bengal’i elden çıkardıktan sonra göreceli olarak demokratik 1973 Anayasası yapılabildi ama, ülke bu kez bir kimlik bunalımıyla karşı karşıya kaldı. Temel yapı parlâmento ya da başkanlık yöntemi ve tek ya da çift meclis arasında oynayıp durdu. Müşerref’e gelinceye değin, Meclis yedi kez kapatıldı, sık sıkıyönetim uygulamalarına geçildi ve diktatörler birbirini izledi. Hindistan’la üç savaş oldu ve Doğu Bengal’le de bir İç Savaş yaşandı.

1960’lı yılların sonunda İslâm Konferansı Örgütü’nün oluşturulması, 1973 Arap-İsrail Savaşından sonra Orta Doğu petrolü fiatlarının artmasıyla Pakistan askerlerinin Arap petrol bölgelerinde koruma görevi yapmaları, İkinci İslâmî Zirve Toplantısının 1974’de Pakistan’ın tarihsel kenti Lâhur’da (Lahore) yer alması, General Ziya’nın “Nizam-ı Mustafa” çarpıcı sözüyle yeni bir İslâmlaştırma uygulamasına geçmesi, sonraki iktidarların bu atılımlardan geri dönememeleri, ABD’nin desteklediği Afgan Savaşı sırasında ülkenin silâh ve para karşılığında “Talibanlaşması” ve sonunda kimi dış iktidarların yardımıyla yaptığı nükleer bombaya kimi çevrelerce “İslâm Bombası” adının verilmesi gibi adımlar bu ülkeyi günümüzde görülen çizgiye getirmiştir.

Bir kitap konusu olan bu ilginç gelişmelerin ayrıntılarını bir yazıda özetlemek bile olanaksız. Bunlar içinde yalnız General Ziya döneminin kimi uygulamalarına değinmek bugünleri anlamak için yararlı olabilir. Din temelinde kurulan Pakistan’ın gitgide bir din toplumuna dönüştüğünün ve onun sınırlamalarını kabul ettiğinin altını çizmek zorundayız.

Şeriat izleminin ne sonuçlar doğuracağına bir göz atabilmek için, şimdilik, birkaç örnekle yetinelim. Ziya önce 1978’de mahkemelere Kur’an’la ve (kutsal sayılan gelenek anlamına) Sünnet’le bağdaşmayan tüm yasaları geçersiz sayma yetkisini vermekle işe koyuldu. Bu yolda birkaç tamamlayıcı adımdan sonra, 1980’de tüm ülke için kararları başka hiçbir mahkemede sorgulanamayacak olan Şeriat Mahkemesini kurdu. İslâmî Ülkücülük Kurulu da aynı “ayıklama” için öneriler yapacaktı. Okullarda kız ve erkek öğrencileri birbirinden ayırdı. Kadınları (yalnız türbana ve peçeye değil) “çadır” denilen ve bedeni baştan ayağa kapayan uzun kumaş parçasının içine soktu. Başkent İslâmabad’da Kaidi-i Azam Üniversitesinde bir Şeriat Fakültesi kuruldu. İslâmî Araştırma Enstitüsü yalnız bu konuda araştırma yürütecekti. İlk bakışta olağan görülen bu oluşumun ardında ders kitaplarını din çizgisine getirme hazırlığı vardı. Yoksulların çocukları (bizdeki Kur’an kursları ya da imam-hatip çevreleri gibi) giyecek ve barınak buldukları medreselere akın ettiler. Televizyon ve radyoya izlencelerini Kur’an’la çatışmayacak biçimde yapmaları buyruğu verildi. Önemli yerlere bu inançtaki kişiler atandı. Ziya 1988’de Şeriat’ı ülkenin en yüce yasası olarak açıkladı.

Sonuçta, Pakistan nüfusunun 80 milyonundan fazlası okuma-yazma bilmiyor. Bu ülke kesintisiz ulusal gelirinin ancak yüzde 2’sini eğitime ayırıyor. Güney Asya’da en düşük oran böylece Pakistan’a ait. Orada hiçbir yönetim, askerî olsun olmasın, eğitime öncelik tanımadı. Ancak, Ziya bu yönde en geri adımları attı. Kız öğrenciler sınıflara çadırla girdiler. Ders aralarında toplu dua yerleşti. Arapça altıncı sınıftan sonra zorunlu yabancı dil oldu. Okullara girmek için Kur’an okuma koşullardan biri yapıldı. İslâmî din bilgisi “bilim” kavramının yerini aldı. Bilimin kökeni Kur’an’da ve Sünnet’teydi. Kur’an kursları ve benzeri okullara lâik okulların derecesi verildi. Din okullarından alınan diplomalar yüksek lisans diploması yerine geçecekti. Mühendislik gibi müspet ilim okutan fakültelere giren öğrenciler Kur’an ezberlemişlerse, bunların karnelerine toplam yirmi not ekleniyordu. Mühendislik gibi bilim dallarını okutan öğretim üyelerinde de önce İslâm bilgisi aranıyor, tarih ve coğrafya öğretimi Müslüman çağlar ve topraklarla sınırlı kalıyordu. Ziya yıllarında üniversitelerde konuşmalar, tartışmalar, müzikli toplantılar yasaklandı. Tiyatro da İslâm’a aykırı bulunmuştu.

1987’de başkentte (Mekke’nin parasal desteğiyle) “Kur’an’da ve Sünnet’te Bilimsel Mucizeler” başlıklı uluslararası bir toplantı yapılmıştı. Bu birliktelik şu kararları verdi: “Bugüne değin ulaşılmış tüm bilimsel gerçekler Kur’an’ın ve Sünnet’in içindedir. Lâik eğitim ve ona dayalı sözde bilim suçlanmalı ve terk edilmelidir. İslâmcı kökenli mucizeler vardır. Fizik olaylarıyla bağlantılı yeniliklerin kaynağı da kutsal metinlerdir.” Bu toplantıya sunulan bildirilerin kimileri şunları söylemektedir: “Suudî Arabistan’da olduğu gibi, kuraklık günlerinde Kur’an’da ilgili sureden hareketle ‘namaz-ı istisna’ kılınmalı ve yağmur yolu açılmalıdır…Darwincilik inanç için bir tehlikedir. Şibli Şumayyil’in Arap dünyasına soktuğu bu zehire karşı cihad yapılmalıdır.”

Bu türlü öğretilerin kişiyi ve kitleleri nereye götürebileceğine ilişkin bir örnek: Birçok Pakistan köylüsü içlerinden genç bir kızın gece gördüğü düşten etkilenerek denize atlayıp dalgaların onları Arabistan’da Kâbe’ye (aradaki koca Hint Okyanusu’nu umursamayarak) sağ salim götüreceğine inanmışlar, ancak otuzu işin daha başında boğulup kalmışlardı.

Köylüler boğuladursun, Kâid-i Âzâm Üniversitesinde doktora adaylarına sorulan sorular arasında şunlar vardı: “İslâm Peygamberi’nin eşlerinin adları? Allah’ın 99 adı? Farklı ezanlar var mı? Kunut duasını ezberden okur musun?...”. Öte yandan, ileri toplumlarda üniversiteler en iyi ve yaratıcı kafaları seçer. Pakistan’da ise, boynu bükük öğrenci çözümleyici ve bağımsız düşünmeğe alışık değildir. Ona belletilen bir “doğru” vardır: İslâmcı doğru! Bu durumda, kimi gençlerin okul bahçesinde de zaman zaman şiddet yolunu seçmelerine şaşmamak gerekir. Ancak, varlıklıların ve subay adaylarının gittikleri İngiliz okullarına dokunan olmadı. Öte yandan, büyük halk çoğunluğu için ulusal ve uluslararası “İslâmlaştırma” toplantıları yapılageldi.

1986’da İslâmabad’da 200 (üç şıklı) seçmeli temel bilim sorularını Nobel fizik ödüllü Samuel Ting’in hazırladığı ve yalnız Pakistanlı 120 master ve doktora diplomalı kişilere açık beş-saatlik bir sınav yapıldı. Üç seçenek olduğuna göre, rastgele bir işaretleme bile öğrenciye 67 puan kazandırabilirdi. Hiçbiri geçemedi. Alabildikleri ortalama not 70’di. Okuma-yazma bilmeyen birileri rastgele işaretlemeyle gene ortalama 67 puan tutturabileceklerine göre, yüksek lisanslılar tüm cahil kitleyi ancak üç puanla aşabiliyorlardı. .

General Ziya buyurgan yönetiminin haksızlığını ve içeriksizliğini gizleyebilmek için, dini bir araç olarak sonuna dek kullandı. Onu gene de yeterince “İslâmpesend” bulmayanlar vardı. Uçağının 17 Ağustos 1988’de havadayken patlaması ona da daha fazla rezil olmadan siyaset sahnesinden çıkıp gitme olanağı sağlamış oldu.

Ziya’yı izleyen Benazir Bhutto yönetimi bu adımlardan geriye çekilmedi; hiçbirini değiştirmedi. Yaşasaydı, bir şeyin temelden değişeceği yoktu. Amerika için seçeneklerden biriydi. Bu durumda, Washington yönetimine sıradaki ötekileri denemek kalıyor.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe