31.12.2007/Sayı:167
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyKüresel jeopolitik
Kırım jeostratejisi

Kırım Rusya’nın

Geçen yazımızda Kırım’ın Avrasya’nın kilidi olduğunu çözümlemiştik. Kırım merkezli bu çözümlemenin daha iyi anlaşılabilmesi için, yazının küresel jeopolitiğin içine oturtulması zorunluluğu vardır. Bir başka ifadeyle, Kırım yerel bir sorun olmayıp, küresel jeopolitiğin merkezinde yer alan jeostratejik bir noktadır. Bu noktanın jeostratejisinin iyi anlaşılması için de küresel jeostratejiyi tarihsel süreç içinde incelememiz gerekir.

Stalin sonrası başa geçen Ukrayna kökenli Kruşçev’in Sovyetler Birliği’nin güçlü olduğu dönemde, yani Ukrayna’nın Sovyetler Birliği’nden ayrılma riskinin olmadığı dönemde Kırım Ukrayna’ya bağlanmıştır. Buna karşılık Rusya donanmasının en büyük bölümü Sivastapol’da kalmıştır. Kırım’ın Ukrayna’ya ya da Rusya’ya bağlanması o dönem için Sovyetler Birliği açısından politik bir denklemi temsil etmemekteydi; çünkü Kırım eksenli bir sorun o dönem söz konusu değildi. Ukrayna ve Rusya arasında henüz Kırım eksenli bir çelişki ortaya çıkmamıştı.

Oysa Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ortaya çıkan jeopolitik ortam Kırım’ı önemli bir noktaya taşımıştır. Kırım’ın Ukrayna’da kalması, günümüzde Rusya’nın Karadeniz politikasının Aşil topuğunu oluşturmaktadır. Etnik olarak Kiev ve Moskova arasındaki ilişkiye baktığınız zaman Kiev eski Rus merkezidir. Moskova ise Altınordu Tatarlarının ortaya çıkardığı bir merkezdir. Altınordu Hanlığı’nın gücü sayesinde Moskova Knezliği, Velikaruslar olarak tarih sahnesinde öne çıkmıştır. Rus kültürü klasik olarak Ukrayna kökenlidir. Altınordu Hanlığı’nın desteği sayesinde Moskova’nın öne çıkmasıyla Ukraynalı Ruslar Moldo Rus’a dönüşmüştür. Bu, “Küçük Rus” ya da “Kenar Rus” anlamına gelen bir kavramdır. Buna karşılık Moskova ise “Büyük Rus”, “Merkez Rus” durumuna gelmiştir. Moldo Rus olan küçük Rusya, Rusçada kenar anlamına gelen Ukrayna adını almıştır. Kenar Rusya yani Ukrayna batıda Polonya’dan, güneyde ise Slovakya’dan etkilenmiş; Uniad Kilise olarak Roma’ya bağlı bir yapılanma göstermiştir. Moldo Rusların oluşturduğu Doğu Ukrayna ise aynı süreçte Ortodoks bir yapılanma göstermiştir. Uniad Kilise ve Ortodoks Kilise ikilemi Ukrayna’nın kendi içindeki ikilemini oluşturmuştur. Günümüzde de Moskova ağırlıklı politika Ortodokslar tarafından benimsenmektedir. Kırım da Moldo Rus bölgesine aittir. Seçimlerde genellikle Rus yanlısı partiler Kırım’da büyük bir ağırlık taşırken, Batı yanlısı partiler Batıda başarı kazanmaktadır. Batıdaki bölgelerde turuncu devrim ağırlıklı, Batıya entegre olmayı güden politikalar ağırlıktadır. Bu noktada Kırım’daki yüzde 13’lük Tatar oyları, Kırım bölgesini Ukrayna’ya bağlayan yegane güçtür. Bir başka ifadeyle, Batıcı Ukrayna’nın Kırım’daki gücü Tatarların yüzde 13’lük oyundan kaynaklanmaktadır. Bu durum ise Moldo Rusların Tatarlara karşı tepkisini doğurmaktadır.

1940’taki sürgünden sonra Mustafa Cemilov’un Özbekistan’da başlayıp tüm Rusya’da devam eden, hayatının yarısını hapislerde ve açlık grevleriyle geçirmesine neden olan insan hakları ve ulus hakları mücadelesi sayesinde bugün Kırım’a 260.000 kadar Tatar yerleşmiştir. Geçen yazımızda da değindiğimiz gibi Ruslara karşı denge unsuru olarak kullanılan Tatarlar, tarih boyunca bu yüzden dolayı kırıma uğramıştır.

Rusya demokratik olarak üçe bölünsün

Rusya’nın Avrasyacılık politikaları, Slav birliği tarzında Belarusya, Rusya ve Ukrayna’nın birleşmesiyle oluşacak bir gücü ve Bağımsız Devletler Topluluğu tarzında da Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan gibi Türk bölgeleriyle bağlantı sağlamayı amaçlamaktadır. Batı ise özelikle Almanya, Polonya ve Ukrayna’dan oluşmuş bir çevreleme ile Rusya’nın bölgesel bir güç olmasının önünü kesmeye çalışan bir stratejiyi uygulamaktadır. Bu çizgi Brzezinski tarafından da öne sürülmüştür. Brzezinski Rusya’ya küreselleşme sürecinde demokratik bir biçimde üçe bölünmesini önermiştir: Avrupa kökenli Moskova Rusya’sı; İdil-Ural bölgesi ya da Volga-Ural bölgesi dediğimiz Başkurdistan, Sibirya, Tataristan bölgesi; Doğu Sibirya ve Asya bölgesi. Brzezinski ayrı bir yapılanma tarzında zayıf federatif bağlarla Moskova’nın bu bölgedeki egemenliğinin kalmasını savunmuştur. Bu, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Yeltsin döneminin ana politikası olarak karşımıza çıkmıştır.

Özelikle petropolitik eksenli yaptığımız analizlerde Sibirya Tatarlarının ve Kazan Başkurdistan Tatarlarının egemenliğinde olan petrol yataklarını kontrol etmenin bir biçimi olarak o bölgeye bir özerklik verilmesi, bölgenin kendi özerkliğini Moskova’dan kopartması sonrası bölgedeki petrol yataklarının ABD şirketleriyle işletilmesi ve hatta Kuzey Denizi’nden giden boru hatlarıyla bu petrolün ABD’ye aktarılması önerilmiştir. Bu nedenle oligarklar yatırımlarını Sibirya ve Tataristan petrolleri üzerine yapmışlardır.

Uygarlıklar çatışması değişti

Bu sürece baktığımız zaman Kazakistan ve Özbekistan’daki Amerikan şirketleri Kafkasya’daki gibi petrol arama ruhsatları elde etmişlerdir. Bu dönemde Rusya’nın, birinci küreselleşmeciler olan Amerika, Avrupa ve Japonya’dan sonra ikinci küreselleşmeciler olarak dünyaya entegre olan Çin ve Hindistan biçiminde yapılanması önerilmiştir. Bu noktada ise uygarlıklar çatışması tezi gündeme getirilmiştir. Uygarlıklar çatışmasındaki temel tez artık Rusya ile ABD arasında ya da Çin ile ABD arasında askeri bir çatışmanın olmayacağıdır; çünkü bu bölgelerin artık dünyaya entegre olmuş alanlar olduğu ileri sürülmekteydi. Bu noktada küreselleşmenin Amerikan ideolojisi olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. Bu ideolojisi para akışının ve yatırım akışının öne çıktığı ve sınırların etkisizleştirildiği bir ideolojidir.

Rusya’nın Yeltsin döneminde Batıyla entegre olmaya başlamasıyla Brzezinski’nin Rusya’yı askeri ve politik olarak çevreleme tezi terkedilmiştir. Türk dünyasının Türkiye ağırlıklı bir eksenle Kafkaslardan Orta Asya’ya doğru Rusya’yı çevirmesine gerek kalmadığı; çünkü Rusya’nın artık Batının müttefiki olduğu, pazar ekonomisine geçtiği savunulmuştur. Oligarkların petrol şirketlerinin ABD ile bağlantılı olduğu bir dünyada, tehlikeli bölgeler olarak Türkistan, İran, Türkiye ve Kuzey Afrika gibi alanlar tespit edilmiştir. Bu alanlara ise Avrasya Balkanları adı verilmişti. Fakat Rusya’nın Sovyetler Birliği döneminden kalan güçlü politikasını devam ettirme riskine karşı, yani Soğuk Savaş riskine karşı Türk dünyası bir eksen olarak güneyden bu bölgeyi çevirmeliydi. Bu tez daha sonra Yeltsin döneminde bütünüyle terk edilmiştir. Bu noktada Rusya’nın küresel sisteme entegre olmasına karşılık Türk dünyasında küreselleşmenin olmadığı, dünya güvenliği için tehdit yaratan bir bölge olduğu ve bu anlamda küreselleşmenin hedefi olan demokratikleştirme, parçalama, bölme alanı olarak tespit edilmiştir.

Uygarlıklar çatışması ekseninde İslam dünyasının toplu tepkisini engellemek için artık çatışmanın bu bölgedeki terörizm ile dünyanın demokratik, küreselleşmiş ülkeleri arasında olduğu ve bu anlamda da terörizme karşı Rusya’nın da Çin’in de ABD’nin ve Avrupa’nın yanında olması gerektiği tezi gündeme gelmiştir. Bu tez döneminde Rusya, Avrupa ve Amerika açısından önemli bir askeri ve ekonomik karşıt değil, tersine alt güç olarak bulunmuştur. Burada Yeltsin’in iktidara gelmesiyle üçüncü aşamada bırakınız Rusya’daki petrol yataklarını Amerikan şirketlerine bırakmayı, tersine Tataristan, Başkurdistan ve Sibirya’daki petrol yatakları üzerinde Amerikan şirketlerinin tüm imtiyazlarını yırtarak çöpe atmış ve bu şirketlerin temsilcilerini tutuklayarak yetkileri ele aldıktan sonra Kazakistan, Özbekistan ve Azerbaycan’daki petrol bölgelerinde Rusya’nın yeniden egemenliğini kurmuştur. Bu, “Enerji İmparatorluğu İmparatorluğuna Karşı” formüle ettiğimiz bir noktaya gelmiştir.

İşte bu noktada Kırım yeniden öne çıkmıştır. Kırım’a Amerika ve Batının Türkiye’yi de çevreleyen tezi İsrail, Kürtler, Ermeniler, Gürcüler ve Ukraynalılar, Polonyalılardan oluşmuş bir yarım ay şeklinde Rusya’yı güneyden ve Türkiye’yi güneyden çevreleme modelinin askeri olarak çok fazla bir şey ifade etmediği ortaya çıkmıştır. Yani bu çevreleme ile Rusya’nın Hazar bölgesinde ve İran üzerinde etkin olması engellenememiştir. Kaldı ki, Rusya’nın İdil-Ural ya da Volga-Ural bölgesindeki petrol yatakları üzerindeki egemenliği de dışlanmış noktadaydı.

ABD Kürtlerden umduğunu bulamadı

Rusya Avrasyacı bir tezle yani Rus ulusu; Kıpçaklar, Bulgarlar, Aslar ve Slavlardan oluşmuş bir ulustur diyerekten Tataristan’a sahip olmuştur. Putin Kazakistan’daki Avrasyacı Nur Sultan Nazarbayev ile işbirliğine giderek Hazar bölgesindeki yeni Türkmenbaşını ve Azerbaycan’ı zorlamaya başlamıştır. Bir güç olarak ortaya çıkan Rusya karşısında Amerikan stratejistleri yaptıkları yanlışı, yani Kürdistan, Ermenistan, Gürcistan eksenli bir politikanın Kafkasya’da güç oluşturmadığını, tersine Türkiye’yi karşısına aldıklarını görmüşlerdir. İşte bu çelişki nedeniyle 2007’de yazılan makalelerde ABD Türkiye’yi kaybediyor mu, Türkiye ABD’yi kaybediyor mu konusu sorgulanmıştır. ABD Kürtlerle yaptığı işbirliğinden askeri bir destek sağlayamaması nedeniyle de Rusya’ya karşı bir direnç gösterebilmek için Türk Ordusu’yla yeniden sıcak ilişkiler kurma, onun önündeki ideolojik ve politik engelleri kaldırma noktasına gelmiştir. Bu anlamda Kuzey Irak’ın bombalanması, Kuzey Irak’taki Kürt devletinin uluslararası alanda tanınmasının önünü kestiği gibi, Türk Ordusu’nun yüksek askeri gücü Azerbaycan’a, Kazakistan’a, Türkmenistan’a Türkiye’yle ittifak yapabileceklerini göstermiştir.

Diğer taraftan Rusya’ya karşı ise Türk Ordusu’nun bu bölgelerde yaptığı ittifak konusunda işinin kolay olmayacağı noktasındadır. Keza aynı şekilde İran-ABD politikasındaki görünen yumuşama aslında Rusya’nın egemenliğinin öne çıkması nedeniyledir. İran denge politikası izleyerek ABD ile ısınan ilişkilerini soğutmuş, ABD de İran’a karşı tehditkar tavrından vazgeçerek İran’la ilişkileri geliştirmeye başlamıştır. Yani Graham Fuller döneminde Türkiye, İran ve belki de Afganistan oluşturduğu ve Rusya’yı güneyden çevreleyen Yeşil Kuşak politikasının yerini değişik bir versiyonda küresel İslamcı bir kuşak almıştır. Fethullah Gülen çizgisi olarak tanımlayabileceğimiz bu çizgi Türk dünyasının yeni ideolojisi olarak Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan ile Rusya’yı çevrelemeye çalışmaktadır. Türk Ordusu da bu bölgede askeri güç olarak öne çıkarılmaktadır.

Bu açıdan Kırım’a baktığımız zaman Kırım çok daha farklı bir noktaya gelmektedir. Avrasyacılar ve özellikle de Putin Kırım’ın Ukrayna’ya ait olmadığını; çünkü halkının Rus olduğunu ve halkın Rusya yanlısı olduğunu ileri sürmektedir. Ukrayna’ya destek olabilecek bir tek Kırım Tatarlarının olması Rusya’nın elini kuvvetlendirmektedir. Bu noktada Rusya’nın tezi, Kırım’ın bağımsız ya da özerk bir devlet olması ve ne Rusya’ya ne de Ukrayna’ya ait olmamasıdır.

Bu tez aslında Lenin’in istediği Sosyalist Kırım Cumhuriyeti’nin hayata geçirilmesidir. Bu yüzden Kırım Milli Meclisi bu tezi dikkate almalıdır. Ukrayna’ya tabi olunursa, Ukrayna’nın Batı ile olan ilişkisi nedeniyle Tatarlar bir koçbaşı olarak Rusya’nın önünde hedef olacaktır. Ukrayna’ya tabi olmak da önemli bir kazanç getirmemektedir; çünkü Ukrayna kendini kuvvetli hissettiği anda Kırım’daki egemenliğini mutlaklaştırmaya çalışacaktır.

Tarihe baktığımız zaman Kırım’daki Bolşeviklerle işbirliği yapan Veli İbrahim ve onun arkadaşları Kırım’da sosyalist bir cumhuriyet kurulmasına olanak vermiştir. Kırım’a dönüş mücadelesinde de Lenin’in Sovyet Anayasası’na sokmuş olduğu Sovyetler Birliği’ne bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin hayata geçirilmesi olarak karşımıza çıkmıştır. Bu anlamda Özerk Kırım Cumhuriyeti’ne asıl karşı çıkanın Ukrayna olduğunu görmekteyiz. Ukrayna ile Rusya arasındaki bu farklılığı esas alacak olan Kırım Tatarları, Kırım’ın stratejik olarak özerk bir bölge olmasını benimsemelidir.

Kırım’ın özerk bölge olması tezi Ruslar tarafından aslında taktik olarak öne sürülmektedir. Keza aynı şekilde Kırım’a destek vermek de Ukrayna açısından taktikseldir. Kırım’da Ukraynalılar olmadığı için Kırım’da Ukrayna’yı destekleyecek yalnızca Tatarlar söz konusudur.

Yanlış işbirliğinin bedeli acı ile ödeniyor

Geçmişte Seyit Ahmet’in Batıyla ve Beyaz Orduyla işbirliği yapmasının bedelini Kırım halkı acı ile ödemiştir. Numan Çelebi Cihan Bolşeviklerle işbirliği yapılmasını savunmasına karşılık, Bolşeviklerle savaşma noktasında hayatını vermiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların bu bölgeye gelmesiyle Ukraynalılar Almanlarla beraber işbirliği yaptılar. Kırım Tatarları partizan ağırlıklı olarak Almanlara karşı savaştığı halde Almanlarla işbirliği yapan halk yaftası boynuna asılmıştı. Bu boyutuyla günümüzde Ukraynalılarla birlikte Batıyla işbirliği yapan halk görüntüsü mutlak bir strateji olarak değil, taktiksel bir dönem olarak ele alınmalıdır. Stratejik ağırlığını ise Sovyet Anayasası’ndaki özerklikten hareketle özerk bir Kırım oluşturmalıdır. Yalnız kurulacak bir özerk Kırım’ın daha sonra Rusya tarafından yutulmak istenilebileceği noktasında uyanık olma zorunluluğu vardır.

Şimdi bu denkleme baktığımız zaman Kırım’daki politika gerçekten öne çıkan bir politikadır. Türkiye Kırım’a evrensel İslamcı bir politika ile girdiğinde hiçbir şansı yoktur. Çünkü İslam bugün Rusya’da Avrasyacılar tarafından kullanılmaktadır. Keza aynı şekilde Türkmenistan, Türkistan ve Kazakistan’a evrensel İslamcı bir politika ile girdiğimizde, bu bölgede Rusların savunduğu Avrasyacı İslam karşısında bir şansımız yoktur. Oysa Türklük eksenli bu bölgeye girdiğimiz zaman, Türk ve Tatar bölgesindeki petrollere egemen olan emperyalist güçlere karşı mücadele verebileceğimiz etnik bir bütünlük bulunmaktadır. Bu bütünlük, Kırım’dan başlayıp Kırgızistan’a kadar uzanan bölgede Orta Türkçe dediğimiz dili konuşan Altınordu halklarının 50 yıl önce Tatar ismi ile öne çıkan politik bütünlüğüdür. Bu bölgede Türk eksenli politikanın tabanında Tatarlık tezi esas alınmalıdır. Bu politika kullanıldığında Avrasyacılar buna İslamcılıkla karşı çıkacaklardır. Rusların bu bölgedeki egemenliğine Türkiye’nin evrensel İslamcılık adı altında Fethullahçılıkla karşı çıkması önemli bir güç oluşturmaz. Oysa Sultan Galiyev dönemindeki kimliği öne çıkarmak, başarılı olacak bir stratejinin temelini oluşturacaktır. Sultan Galiyev’in savunduğu Turan Sosyalist Cumhuriyeti düşüncesi aslında Kırım’dan başlayarak Kırgızistan’a kadar kadrolarını bulmuş ama Sovyetler Birliği ve Stalinizm açısından en tehlikeli ideoloji kabul edildiğinden fiziksel olarak yok edildiği gibi ideolojik olarak da yok edilmeye çalışılmaktadır. Oysa bugün bizim temel görevimiz bu ideolojiyi Kırım’dan başlayarak Kazakistan’da, Türkmenistan’da hayata geçirmektir. Yani başka bir ifadeyle Veli İbrahim’lerin Kırım’daki, Vahidov’un Kazan’daki, Zeki Velidi Togan’ın Başkurdistan’daki, Turar Rıskulov’un Türkistan’daki, Neriman Nerimanov’un Azerbaycan’daki mücadelesini hayata geçirmek ve Mustafa Kemal’in perspektifiyle bölgeye bakarak ideolojik canlanmayı sağlamaktır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe