| Prof. Dr. Cihan Dura |
Özelleştirme Türkiye’ye Türkiye’de yapılan özelleştirmeler arsa spekülasyonuna yol açmıştır. Beşerî sermaye kaybına sebep olmuştur. Dış bağımlılığı artırmıştır. Döviz kaybına sebep olmuştur. Ekonomik yolsuzluklara (hortumlama, soygun, rant yaratma, kayırma) yol açmıştır. Gelir kaybına sebep olmuştur. Özelleştirme yapılırken görevi ihmal, görevi kötüye kullanma, hukuk ihlali (usulsüzlük, usulsüz işlem, sözleşmeye uyulmaması) suçları işlenmiştir. Satılan tesisin borçları kamunun üzerine yıkılmıştır. Halk kandırılmış, halkın malı sermaye kesimine aktarılmıştır. Özelleştirme haksız rekabete yol açmış, işsizliği artırmış, kamu kaynaklarına zarar vermiş (halkın malını gasp, devlet malını çarçur etme), kamunun borç yükünü artırmıştır. Özelleştirmelerle kamu kaynakları özel sektöre peşkeş çekilmiş, kartel oluşturulmuş, pahalılığa, sermaye stoku kaybına yol açılmıştır. Alıcılar yaptıkları taahhütlere uymamıştır. Tarıma darbe (hayvancılığa darbe) vurulmuş, ulusal güvenlik tehlikeye atılmış, ulusal kaynaklar ya da pazarlar yabancıların eline geçmiştir. Ekonomi üretim kaybına (üretimi durdurma), devlet vergi kaybına, ülke zarara maruz kalmıştır. Bu zararlar başta üniversite öğretim elemanları olmak üzere araştırmacılarımız tarafından sürekli olarak takip edilmeli, her biri gözlemlenerek derinliğine incelenmeli, ulaşılan sonuçlar yetkililere ve kamuoyuna açıklanmalıdır. Ben kendi payıma bu sorunun peşini bırakmadım, bırakmayacağım. En son yaptığım gözlemler aracılığıyla belirlediğim zararlara ilişkin kanıtları bu yazımda sunuyorum. I) Bir ekip araştırmasından kanıtlar Üstat iktisatçılarımızdan Prof. Dr. Esfender Korkmaz “Bu Nasıl Özelleştirme?” adlı makalesinde [Tercüman, 31.10.2007], kendisinin de üyesi bulunduğu bir araştırma grubu tarafından yapılan bir özelleştirme çalışmasına dayanarak özelleştirmenin şu zararlarına dikkat çekmektedir: Dış bağımlılığın artması, döviz kaybı, gelir kaybı, halkın malının sermaye kesimine aktarılması, halkın malının özel sektöre peşkeş çekilmesi, hukuk ihlali, işsizliğin artması, pahalılığa yol açılması. Adı geçen makaleden özetliyorum: a) Özelleştirmenin halkı fakirleştirmemesi, tersine zenginleştirmesi gerekir. Türkiye’de kamu tesisleri satılarak elde edilen fonlar ya siyasî amaçlarla ya da ekonominin açıklarını kapatmak için kullanılıyor. Yeni yatırım yapılmıyor. Böylece hem halkın serveti eksiliyor, hem de -Telekom’da olduğu gibi- toplum satılan kuruluşların gelirinden yoksun kalıyor. Dahası, eğer kamu kuruluşu yabancıya satılmışsa, sağlanan kâr döviz olarak dışarıya gidiyor. Türkiye’de özelleştirmelerin yüzde 70’i blok satış yoluyla, yüzde 13’ü halka arz yöntemiyle yapılmıştır. Oysa bunun tam tersi olmalı, özelleştirmelerin büyük kısmı halka arz yoluyla yapılmalıydı. Çünkü bu tesisler Türk halkının ödediği vergi gelirleriyle kurulmuş, halkın malı olan tesislerdir. Dolayısıyla geniş halk kitlelerinin ortaklığına açılmaları gerekirdi. Örneğin, İngiltere’de böyle yapılmıştır. b) Hâkim satış yönteminden dolayı, Türkiye’de özelleştirme uygulamasının ekonomik ve sosyal dayanışmaya katkısı olmamıştır. Bu katkıya güzel bir örnek İngiltere İşçi Partisi’nin özelleştirme uygulamalarıdır. İngiltere’de özelleştirmenin sosyal boyutu öne çıkarılmış, “paydaş toplum” kavramı geliştirilmiştir. Paydaş toplum anlayışı, özelleştirmede halka arz uygulamalarına öncelik verir. Blok satışlar yöntemi, ancak “halka arzı” teknik ve mali nedenlerle mümkün olmayan firmaların özelleştirilmesinde kullanılmalıydı. Bundan başka doğal tekel niteliğinde olan “enerji ve altyapı” alanında üretim yapan firmalarla “mali kesimde” faaliyet gösteren büyük firmaların özelleştirilmesi yanlıştır. c) Özelleştirilen tesisin yabancıya satılması hallerinde bir sorunla daha karşılaşıyoruz: Yabancı girişimci genellikle ihracat eğilimi göstermiyor. Tersine ithalatı artırıyor, büyük alışveriş merkezleri örneğinde olduğu gibi kendi ülkelerinden ithal ettikleri malları yurt içinde satıyorlar. Sonuçta bu şirketlerin ya da yabancı ortaklarının kendi ülkelerine yaptıkları kâr transferleri cari işlemler dengemizi olumsuz etkilemektedir. Nitekim böyle de olmuştur. d) Türkiye’de özelleştirme süreci işsizliğe yol açmıştır. İşini kaybedenlerin sayısı 16.159’dur. Öte yandan özelleştirmeden elde edilen gelirler de, özelleştirme mağdurlarına istihdam yaratmak için kullanılmamıştır. Yatırıma dönüşmesi gereken özelleştirme gelirleri hazine hesapları içerisinde âdeta yok olup gitmiş, israf edilmiştir. e) Bazı özelleştirmelerde hukuk ihlali vardır. Nitekim Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 2. maddesi şöyledir: “Özelleştirme uygulamalarından elde edilecek gelirler genel bütçe harcama ve yatırımlarında kullanılamaz.” Bu hüküm hâlâ yürürlüktedir. Ne var ki aynı kanunun 10. maddesi değiştirilerek gelirlerin Genel Bütçe’ye aktarılmasına olanak sağlanmıştır. Ancak bu durum ilke maddesine aykırıdır. Bu bakımdan özelleştirme gelirlerinin genel bütçeye aktarılması hukukî açıdan tartışmalıdır. f) Halkın malı özel sektöre peşkeş çekilmiştir: Türk Telekom A.Ş.’nin sermayesinin yüzde 55’i 6 milyar 550 milyon dolara satılmıştır. Firmanın toplam değeri 11 milyar 909 milyon dolara ulaşmaktadır. Halbuki nüfusu 33 milyon olan Fas’ın telefon şirketi Maroc Telekom’un değeri 13.5 milyar dolardır. Sadece bu kıyaslama bize Türk Telekom A.Ş.’nin satış değeri hakkında çarpıcı bir örnektir. g) Özelleştirme pahalılığa yol açmıştır. Örneğin telefon, elektrik, gaz, su gibi doğal tekellerde ürün fiyatları artmıştır. Dünyada özelleştirme sonrası konuşma ücretlerine fiyat artışı isteyen tek telefon firması Türk Telekom’dur. Telekom’un özelleştirilmesi ekonomimize pek çok zarar vermiştir. Bu zararlar şunlar olabilir: Dış bağımlılığın artması, döviz kaybı, ekonomik yolsuzluk, halkın malının gasbedilmesi, halkın malının özel kesime aktarılması, pahalılığa yol açılması, ulusal güvenliğin tehlikeye atılması, ulusal servet ve pazarların yabancıların eline geçmesi, gelir kaybı, vergi kaybı... Benim burada yaptığım gözlemler şu iki zararla ilgili: Vergi kaybı ve tekelleşme. Diğerlerinin gözlemi başta üniversiteden olmak üzere, genç araştırmacılarımızı bekliyor. A) Telekom’un ödediği vergi azaldı Zararın bir kanıtı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vergi kaybına uğramasıyla ilgilidir. Türk Telekom, özelleştirildikten, bir yabancının, Lübnanlı Hariri’nin eline geçtikten sonra devlete çok daha az vergi ödemeye başlamıştır. Türk Telekom, stratejik öneme sahip, kâr eden bir kuruluştu. Diğer kamu kuruluşlarımız gibi Derin Merkez’in emrinde olan IMF, Dünya Bankası ve dünyada kara para aklayan finans kuruluşlarının baskısı sonucu özelleştirilmiştir. 2005 yılında özelleştirilmeden önce 2 milyar dolar kâr edip, 1 milyar 400 milyon dolar vergi veriyordu. Özelleştirmeden hemen sonra 2006 yılında devlete ödediği vergi 600 milyon dolar düzeyinde kaldı. Oysa 2 milyar 700 milyon dolar kâr etmişti! Yani daha fazla kazanç sağlamış, ancak daha az, önceki vergi düzeyinin bile altında vergi ödemiştir. Bu sakınca Petrol Ofisi özelleştirilmesinde de görüldü. Dolar milyarderlerinden Aydın Doğan’ın eline geçen Petrol Ofisi, özelleştirmeden sonra çok daha az vergi ödemeye başladı. B) Telekom özelleştirmesiyle yeni bir tekel yaratıldı Özelleştirmenin önemli bir sakıncası da bazı hallerde tekele yol açması, ya da mevcut bir tekeli daha muzır bir hale getirmesidir. Telekom özelleştirmesi aynı zamanda ikinci halin bir örneğidir. Bu sakıncayı Serbest Telekomünikasyon İşletmecileri Derneği (Telkoder) Başkanı Yusuf Ata Arıak şöyle dile getiriyor [Cumhuriyet, 20.10.2007]: “Telekom’un tekel konumu devam ettiği sürece, tek şebekeye bağımlılık ve rekabetsizlik sürdükçe savaş, deprem ve grev gibi olağanüstü zamanlarda haberleşme güvenliğimiz tehlikede olacaktır. Kaderimiz önce devlet tekeli şimdi de özel tekel olan Türk Telekom’a bağlanamaz. Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı olan havayollarında rekabet ortamı nasıl oluşturulduysa, aynı şekilde Telekom piyasasında da oluşturulabilir. Bu amaçla öncelikle Türk Telekom altyapısına alternatif olan kablo TV şebekesi zaman kaybedilmeden özelleştirilmeli ve kullanılır hale getirilmelidir.” III) Manisa pamuklu mensucat özelleştirmesi A) Manisa’da Sümerbank’a ait Pamuklu Mensucat’ın özelleştirilmesi tam bir yağma operasyonu örneğidir. Trajik öyküsünü önce şu kaynaktan özetliyorum: [Solbirlik, http://www.digimedya.com/ Content/News/173057.aspx (8.6.2007)]. Merkez sağ ya da merkez sol partili 47 işadamı; Manisa milletvekili Bülent Arınç’ın yüksek himayesinde, AKP’li Belediye Başkanı Bülent Kar’ın koordinatörlüğünde bir araya gelerek, Manisa Ortak Girişim Grubu AŞ (Manisa OGG) adlı bir şirket kuruyorlar. Sermayenin yüzde 99.99’u Sümer Holding’e (Sümerbank) ait olan Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş. 8.9.2003’te Özelleştirme Yüksek Kurulu’nca (ÖYK) özelleştirme kapsamına alınmıştı. Fabrika 2004’de kapatılıyor. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı 13.6.2005 tarihli ÖYK kararına dayanarak, fabrikayı 2005’te Manisalı işadamlarının yukarıda adı geçen Ortak Girişim Grubu’na (OGG) 3 milyon 751 bin dolara (4.5 milyon YTL’ye) satıyor. Buraya dikkat! Daha sonra Manisa İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin resen oluşturduğu bilirkişi heyeti, toplam tesis değerinin 47.7 milyon YTL olduğu yönünde görüş bildirecektir! Başka bir deyişle ÖİB 48 milyon YTL’lik tesisi, Manisalı iş adamlarına 4.5 milyon YTL’ye, 10’da 1 fiyata satıyor! Bu arada Manisalı patronların Ortak Girişim Grubu, yapılacak özelleştirmeyi yetkililere ve kamuoyuna hoş göstermek, yağlı ticareti bir an önce gerçekleştirmek için Pamuklu Mensucat’ın arazilerine iş merkezleri, sosyal tesisler kuracakları, 500 kişiye istihdam yaratacakları propagandası yapıyorlar. Türkiye’de ne yazık ki hep böyle olanların işi yürür. Tabiî, sonunda başarıyorlar ve özelleştirme gerçekleşiyor. Ancak yine dikkat! Satıştan kısa bir süre sonra Manisa OGG, 90 dönümlük fabrika arsasının 55 dönümünü, 18,5 milyon YTL’ye alışveriş merkezi yapılmak üzere TESCO-KİPA’ya satıyor! İş adamlarımızın, birilerinin himayesi altında yaptıkları vurguna bakın! Bir kamu tesisinin arsaları dahil tamamı 4,5 milyon YTL’ye özel şahıslara satılıyor; alınan arsanın sadece bir kısmı, bu kez 18,5 milyon YTL’ye başka bir şirkete satılıyor! Yani halkın sırtından, hiçbir katma değer yaratmadan, birileri oturdukları yerden trilyonları cebe indiriyor. İşte Türkiye’de özelleştirme uygulaması! Bu büyük vurgunu yapan kim? AKP’li Belediye Başkanı Bülent Kar’ın koordinatörlüğünde, Manisa milletvekili Bülent Arınç’ın yüksek himayesinde, ÖİB’nın korumasında sağ ve sol partilerden 47 patron! Bunların oluşturduğu şirket, Manisa Ortak Girişim Grubu AŞ!... Ancak vicdan diye bir şey var. Bu ülkede namuslu insanlar da var. Çok geçmeden satışa karşı dava açılır ve hukukî süreç başlatılır. Danıştay’dan ÖİB kararının iptali istenir. Danıştay 13’üncü Dairesi’nin, “yürütmenin durdurulması” talebini reddetmesinin ardından, dosya Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu’na intikal eder. Nihayet bu Kurul, arsanın ucuza satıldığını, ihalenin açıklık ilkelerine uymadan yapıldığını belirterek dosyayı 13’üncü Daire’ye geri gönderir. Bu arada TESCO-KİPA arsayı satın almaktan vazgeçmiştir; Dâvâ düşmüştür. Dosya artık Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun önündedir. Kurul 16 Mart 2007 tarihli raporunda usulsüzlük iddialarını yerinde görür ve fabrikanın OGG’ye devrini öngören 13. 6. 2005 tarihli ÖYK kararını iptal eder. Başbakanlık 6 Nisan 2007’de ÖİB’ye Pamuklu Mensucat hisselerinin geri alınması talimatını verir. OGG hakkında da vergi incelemesi başlatılır. Ancak ÖİB Başbakanlık’tan gelen talimatı uygulamaz, bekletir. Namussuzları kurtarmak için acaba yeni bir yol mu bulunmuştur? Çünkü bu arada 13 Nisan 2007’de Manisa OGG, 92 bin 241 metrekare arsayı 46,5 milyon YTL’ye, bu sefer Hollandalı Redevco Beş Emlak Geliştirme İnşaat adlı şirkete satmıştır. ÖİB bu satıştan 17 gün sonra 1 Mayıs 2007’de mahkemeye başvurur. Sonra ne oldu, dâvâ şimdi hangi aşamada? Siz ey “Atatürkçü”yüm” diyenler! Özellikle Atatürkçülüğü laiklikten ibaret sananlar! “Atatürkçülük” öyle kolay değildir, araştırma ister, uğraş ister, ter ister, rahattan fedakârlık ister. Öyle basit de değildir, Laikliğe ek olarak daha bir sürü boyutu vardır. Cumhuriyetçiliği, milliyetçiliği, devrimciliği, halkçılığı, devletçiliği vardır. Haydi davranın bakalım, araştırın bu dâvânın sonunu! Araştırın, öğrenin de aydınlatın, uyandırın böyle durmadan soyulup soğana çevrilen, yaşamsal gerçeklerden habersiz, AKP gibi bir partiye %47 destek verebilen talihsiz halkımızı… B) Şimdi önümde ikinci bir kaynak var, o da Manisa Pamuklu Mensucat özelleştirmesi ile ilgili. Sayın Prof. Dr. Mustafa Aysan, “Bir Özelleştirme Olayı” adlı yazısında [Radikal, 16.5.2007] Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın bu yüzkarası özelleştirmesini şöyle eleştiriyor: “Çalışanı, üretimi, içinde bulunduğu topluma katkılarıyla ünlenmiş bir işletmenin, ‘özelleştirme’ adı altında yok edilmesi, hüzün vericidir. Çağdaş işletmecilikte, çalışan işletmeleri, kârlı ve verimli işletmeler olarak çalıştırmanın ve özelleştirmenin bin bir türlü yolu vardır. Toplumumuza büyük katkılarda bulunmuş işletmelerin, hangi yüksek ideallerle olursa olsun yıkılması, katlanılabilecek bir maliyet, kâr amacıyla tenezzül edilebilecek ve toplum olarak hoş görülebilecek bir davranış biçimi değildir. Özelleştirme deneyimlerimiz içinde, Sümerbank’ın, Tekel’in, Et-Balık’ın özelleştirme tarihlerinde başka örnekler de vardır. Bu tür uygulamalara ‘Artık yeter!’ diyebilmeliyiz.” C) Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş. örneğinde bana göre gerçek suçlu, değeri 47.7 milyon YTL olan bir tesisi, değerinin çok altında bir bedele, hiç vicdanları sızlamadan 4.5 milyon YTL’ye satabilen Özelleştirme İdaresi Başkanı ve diğer yetkilileridir. Daha kim bilir hangi özelleştirmeler vardır bu nitelikte olan… Göreyim sizi genç araştırmacılar, düşün bunların peşine, çıkarın ortaya ahlâksız vurguncuların hâinliklerini. Manisa Pamuklu Mensucat özelleştirmesinde milletimize ve devletimize hangi zararlar verilmiştir? Bana göre söz konusu suç ve maliyetler şunlardır: Arsa spekülasyonu, ekonomik yolsuzluk (soygun, rant yaratma, kayırma), görevi kötüye kullanma, usulsüzlük, halkın malını gasp, kamu kaynaklarını özel sektöre peşkeş çekme, üretim kaybı. IV) Atatürk’ün Sümerbank’ı buralar mıydı? 1987 yılında özelleştirme kapsamına alınan Sümerbank, Cumhuriyetimizin övünç kaynağı, dev bir kuruluşumuzdu: 500’e yakın mağazası, 41 fabrikası ve 43 banka şubesi vardı! O tarihten günümüze kadar bu dev yapıt Atatürk düşmanları tarafından parça parça satıldı, parça parça yok edildi! Bu parçalardan kuşkusuz her birinin -yine genç Atatürkçülerin kaleme alacağını umduğum- hazin bir hikâyesi vardır. Gerçek Atatürkçü olarak gördüğüm birkaç gencimiz bunlardan birinin, Sümerbank İzmir Basma Sanayii’nin acı öyküsünü yazıya dökmüş. Öyküye göre, Alsancak’ta bulunan bu fabrikada da -birçok benzerinde olduğu gibi- tam anlamıyla bir katliam, bir talan yaşanmış. Söz konusu fabrika 2000 yılında kapatılıyor, 2002’de İl Özel İdaresi’ne devrediliyor, sözde eğitim kampüsü yapılmak üzere Aradan çok geçmiyor, özelleştirmeci “katiller” bu dev tesisi de kurda kuşa yem ediyor. Aslında bir ulusal miras olan fabrika hırsızların uğrak yerine dönüyor, tarihî değeri olan makinelerin büyük bölümü çalınıyor, geri kalanı hurdalık haline geliyor. Yaşanan bu talan, bu hırsızlık ve tarih katliamı İzmirli gençlerin oluşturduğu “Nmodern Fotoğraf Grubu”nun (www.nmodern.org) üyelerinin yüreğini sızlatmış. Gençlerimiz “gizlice” girdikleri binalarda yaptıkları çekimlerle kendi deyimleriyle “Sümerbank’ın tarihsel, biraz da melankolik hikâyesi”ni görüntülemişler. Özelleştirme kurbanı olan fabrikada çalışmış işçilerin emeklerini, makinelerin artık olmayan seslerini yansıtmışlar karelerine. Yaptıkları çalışmayla ilgili olarak grup adına bilgi veren Kürşat Üresin, Sümerbank’ın kendileri için ne anlama geldiğini ve özelleştirilmesinin sonuçlarını şöyle anlatıyor: “Genç ve yoksul Cumhuriyet 1933 yılında Sümerbank’ı kurdu. Ekonomi onu yaratan unsurda, halkta temelleniyor ve gücünü yine halka bırakıyordu. Ülke halkı kendi yarattığı kuruluşla basmayı, diviti, kefen bezini, patiskayı öğrendi. Doğru düzgün “iskarpin” giydi. Sümerbank’ın adı bu toprakların ilk uygarlıklarından geliyordu. O yalnızca halk için üretim yapmıştı. Çocukluğumuzun ayakkabıları, çantaları, kıyafetleri annelerimizin özenle seçtiği kumaşlar, evlerimizin eşyalarını üretmişti orada bu ülkenin insanları. Sümerbank işinde o kadar ilerledi ki, fabrikalarının deneyimine ve kadrosuna dayalı olarak, o meşhur “özel” sektörümüz iplik, dokuma ve tekstille giyim sanayiinde gelişme imkânını buldu. Sümerbank’ın ülke genelinde tekstilden demir-çeliğe üretim, araştırma ve geliştirme yapan 56 tesisi vardı. Bu tesislerde 62 bin kişi çalışıyordu. Ülke halkı kendi ürettiğini ülkesiyle paylaşıyordu. Ne var ki bütün bu tesisler yok pahasına satıldı. Koskoca ekonomik işletmeler, bu özelliklerinin dışında, yalnızca gayrimenkul değerine satıldı. Özelleştirme adı altında Sümerbank’ın halka ait değerleri, ekonomi için önem taşıyan üretim tesisleri gayrimenkul spekülatörlerine peşkeş çekildi. Sümerbank çatısı altında gerçekleşen yılların birikimi yatırımları, makineleri, yetişmiş insan gücü, pazarı yok edildi.” Bu duyarlı gençlerimiz, önünden her gün binlerce insanın geçtiği, dışardan tam bir korku evini andıran bu viraneliğe birçok kereler fotoğraf çekmek için “izinsiz” olarak girmişler. Çünkü izin almak istediklerinde, ilgili kurumlarda karşılarına hep o bildik cevap dikilmiş: Yasak!... Bunun nedeni de oldukça basit: Yapılan bozgunculuğun halk tarafından görülmesi ve sorgulanmasına engel olmak. Neler gördü bu gençler özelleştirme kurbanı binaya girdiklerinde? K. Üresin’in gözlemlerine kulak verelim: “Aklımızda Sümerbank, anılar ve yüreğimizde derin bir hüzünle girdik tesise. İki ana bina, üretim binası, eğitim ve idarî bina, santral binası ve sosyal binalardan oluşan tesis uçsuz bucaksız bir görünüme sahip. Hırsızlar her yeri kemirmiş; tiner ve alkol şişeleri, bali tüpleri, prezervatifler ve daha birçok atık bir zamanlar işçilerin ülke için omuz omuza üretim yaptıkları yerin yeni sahiplerinin alay edilircesine bıraktığı izlerdi. Kırık dökük devâsâ makineler, sonsuzluğa uzanan boş mekânlar, işçilerin soyunma odaları, devrilmiş dolaplar, kırık aynalar… Üretimi 2000 yılında durdurulan tesise, sanki 1970’lerin sonundan beri hiçbir yatırım yapılmamıştı [Taylan Özgür Efe, “Eskiden Buralar Sümerbank’tı”, Evrensel, 29.9.2007]. Bu trajik örnekte yoksul halkımızın sırtına yıkılan suç ve maliyetler şunlardır: Beşerî sermaye kaybı, görev ihmali, işsizliğe yol açma, devlet malını çarçur etme, sermaye stoku kaybı, üretim kaybı. Peki, kimdir bu korkunç barbarizmin, bu vandallığın, korkunç tahribatın sahibi? O kara bir zihniyettir, Atatürk Türkiye’sinin üzerine akbabalar gibi çöken… Onu şu sözlerden tanıyacaksınız: Babalar gibi satacağız. Ne banka bırakacağız, ne fabrika, ne de işletme. Liman da bırakmayacağız. Hepsini satacağız! Kâr edeni de, zarar edeni de satacağız! Ülkenin işgal altına girdiğini söylüyorlar, gelsinler işgal etsinler! Yakında Sümerbank tarihten siliniyor artık, bitirdik. Elinde bir şey kalmadığı gibi ismini de kaldırıyoruz. İsim hakkını satarız o başka. *** Türkiye’de özelleştirme neden böyle oluyor? Neden en ağır suçların, en ağır maliyet ve zararların kaynağı oluyor? Çünkü yapılan özelleştirmeler bizim ulusal ihtiyaçlarımızın bir gereği değil. O bir Batı dayatması… O emperyalizmin ve onun içimizdeki işbirlikçilerinin ihtiyacını karşılıyor, bizim değil, halkımızın değil. Bu sebeple faydaları onlara gidiyor, zararları ise bize, bizim halkımıza… Bundan dolayıdır ki Türkiye’de özelleştirme yapmak “gaflettir, dalalettir, hıyanet”tir. Bundan dolayıdır ki Atatürkçüyüm diyen herkes, özelleştirme uygulamasına karşı çıkar. Sivil ya da asker, Atatürkçü olmanın hakikî ölçütü budur.
|