| Şükrü Aykutlu |
Gitmek!...
“...Bizim Türkiye rüyalarımız biraz öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Böyle giderse başka yere taşınmayı düşünüyorum. Türkiye’yi terk edebilirim...” Fazıl Say, Süddeutsche Zeitung, Aralık 2007. “...Ülke medyası demokrat aydınlar tarafından işgal edilmiş... Her şeye hoşgörüyle bakan, her şeyi küçümseyen, her yeni gelişme için ‘Ne var bunda?’ diyen aydınlar... Her gün yeni bir adım atılır, her gün yeni bir kale düşerken endişelerini dile getirenlere ‘paranoyak’ diye saldıran enteller... Dördüncü güç bu... Alayı demokrat... Ben demokrat değil, cumhuriyetçiyim... Ayıp değil ya! Oy her şey değildir. Oya saygı her şeyin önünde değildir... İş oya kalırsa, bir gün bu ülkenin batısında oturanlar, laik cumhuriyet yerine, Şeriat hükümlerine bağlı İran modelini seçebilirler... İş oya kalırsa, ülkenin doğusunda oturanlar, yarın ayrılıp başka bir devlet kurmayı tercih edebilir... Ne olacak o zaman?... Olmaz mı, diyorsunuz?... Peki tüm görüntüleriyle gidiş nereye?... Yasama gücünü demokratlar ele geçirdi. Yürütme zaten onlarda... Cumhurbaşkanlığı da demokratlaştı. Orada da ‘sübap’ yok artık... Yargı gücü?... Anayasa Mahkemesi’ni de demokrat yaptık sonunda... Şimdi ülke düzeyinde yargı gücünü demokratlaştırma yasası yapıyoruz... Yapısı, bünyesi gereği demokrat olması, aslını inkâr olacak Ordumuz bile demokrat artık, arka arkaya gelen Genelkurmay Başkanlarıyla... Yaşım 70’e parmak kalmış... Tek başımayım... Arkamda bırakacak ne eşim var, ne çocuklarım... ‘Benden sonra ne olurlar?’ diye endişe edecek kimsem yok yani... Geçen yazdım... İyi yaşadım... Dönüp geriye baktığımda, içimde ukde bir şey de yok... O zaman gitmeme, yeni bir yaşam aramama sebep de yok... Kalırım... İnceldiği yerden de kopar... Şunun şurasında ne kaldı ki, zaten!...” Hıncal Uluç, Sabah, 18/12/2007. İşte size bir “gitmek”, bir de “gitmemek” örneği. İyi güzel de, kafaları karıştıran, işin püf noktası: Gitmekse, nereye? Gitmemekse, gene nereye?... Gelin bu kez “haklı gitmeler” ya da “haklı gitmemeler”in adresini bulmaya çalışalım. *** Mustafa Kemal gider miydi? Giderdi evet. Nitekim gitti! Samsun’a, Anadolu’nun daha bir bağrına gitti. Milli Mücadele’nin odağına... Ya Deniz’ler? Nereye gittiklerini biliyoruz başları dik... Peki ya Che? Gittiği yer farklı mıydı? Hepsinin, inançlarının daha bir odağına, mücadele aşkıyla yanan yüreklerinin daha bir derinine gittiğini gördü tarih. Gidişleri bireysel bir görünüm arzetse de bireysel değildi bu seyahatleri. Zaman zaman tek başlarına gibi sunulan bu gidişler hep bir kalabalığa, paylaşıma, dayanışmaya doğruydu. Sırtlarında sorumlulukları, kalplerinde inançları, akıllarında örgütleriyle koştular ölüme ve sonsuz yaşama.. “Böyle sürerse gideriz” demeden gittiler. Bir an bile düşündüklerini, ortamla pazarlık ettiklerini, “mızıkçılık” argümanı olan “gitmek” fiilini ağızlarına aldıklarını sanmıyorum. Ama yaptıkları doğrudan “gitmek”ti. Halka gitmek... Örgüte gitmek... Dirence gitmek! Belki de şunu söylemeliydiler daha iyi anlayabilmemiz için: “...Böyle giderse, bireyselliği bırakır mücadeleye gideriz!...” Gitmek!... Gidilecek çok yer olduktan sonra... Gitmekten gitmeye fark var elbet. Orhan Pamuk da gitti. New York’ta milyon dolarlık rezidansına... Samsun’un aksi istikamete. Bireysel duygularının, hazlarının, egolarının odağına. Sultan Vahdettin de gidenler arasındaydı. Tesadüf bu ya, o da Samsun’un aksi istikamete doğru, bir sabah şafağında hareket eden el gemisiyle... Gitmek!... Tuzu kuruyan keyif erbabının, neden hep “gitmek” dendiğinde güneşin battığı yerlere döner gözleri? Bir tek o büyük devrimci mi bilmektedir güneşin doğduğu yere bakmayı?... Bir tek O mu bilmektedir korkudan uzaklara değil, korkunun odağına seyahat etmeyi?.. Bir tek devrimcilerin mi yüreği yetmektedir, göğüslerini siper edip ölüme, şeytanın canevine saplanmaya hazır bayraklarıyla karanlığın üstüne yürümeye... Gitmek!... Siz nereye giderdiniz? Kıbrıs’ta yavrularınızın cansız bedenlerini üst üste doldurdukları banyo küvetlerini gördüğünüzde... Bosna’da evden sürüklenerek çıkarılan ananızın babanızın avludaki haykırışları, üç el silah sesi ile bir daha çıkmamacasına kesildiğinde... Hocalı’dan yüreklerinizi dağlayan kıyım fotoğrafları önünüze serildiğinde... Sivas’tan yanmış insan eti kokuları burnunuzu dağladığında... Beyazıt meydanından her geçişinizde, bastığınız parke taşlarının üzerinde yatan genç bedenlerin siluetleri karabasanınız olduğunda... Gittiğiniz her Ege kasabasında, ırzına geçilmiş, ocağı yakılmış yıkılmış Anadolu kadınlarının torunlarının kafelerinde, barlarında, Rum taverna ezgilerini peşisıra duyduğunuzda... İstanbul’da bir çok semtin dar ve izbe ara sokaklarına girmeye artık korktuğunuzda... Kapkara çarşaflar denizinde kıyıya vurmayı düşleyen bir balık çaresizliğinizde... Artık caddelere serilmiş seccadelerin tıkadığı trafikte bekleştiğinizde... Yaşam alanlarınızın daraldığını hissettiğinizde... Nereye giderdiniz? Pusulalar hep farklı yönleri gösteriyor. Demokratlarınki, güneşin battığı yönü. Sanki son bir batışı işaret edercesine... Cumhuriyetçilerinki, yeni bir doğuşun yönünü oysa. Döneklerinki Yakın Batıyı, satılmışlarınkiyse Uzak Batıyı. Tesadüf bu ya, hep ama hep Batıyı. Devrimcilerinkiyse vatan sathını! Bu yüzden devrimcinin gideceği son yerdir vatan toprağının sıcak bağrı. Bazen üstü, bazen de altı. İlla ki vatan sathı! *** Sanatçılarımızın, aydınlarımızın, “kanaat önderleri” denilen toplumsal kesim liderlerinin, liderlik vasfına sahip sporcularımızın, “akil” insanlarımızın, mahalle “abi”lerimizin, kahvehane “ağabey”lerimizin, aile büyüklerimizin, hasılı toplum önünde ve hep vitrinde olan saygınlar sınıfının artık şu “bireysel top oynama” illetinden kurtulmaları günüdür. Kahraman yüreklerini, kendilerini hedef tahtasına oturtacak denli cesaretlerini, gemileri yakacak denli güçlü iradelerini, her şeylerini ama her şeylerini ortak mücadeleye verme günüdür oysa. “...Giderim, ama örgütüme...” ya da “...Gitmiyorum, örgütüm için...” deme günüdür bizim bildiğimiz. Her ikisi aynı kapıya çıkar. Fazıl Say’ın bireysel yürekliliğinin, adres bulma günüdür. Hıncal Uluç’un bireysel meydan okumasının, çalacağı kapıyı bulma günüdür. Sanatçının, aydının, göz önündeki insanın bağımsız gibi görünme, bir yere bağlı olmama, bireysel top oynama tavırlarının artık lüks olduğu günleri yaşıyoruz. “Cumhuriyetçi gibi görünme”nin yetmeyeceği; artık mücadeleci ve devrimci bir Cumhuriyetçi olmanın; gider gibi yapmanın değil, gerçekten “gitme”nin; kalır gibi yapmanın değil, gerçekten “kalma”nın gerektiği günleri sürüyoruz. Doğrudan ve gerçekten Kemalist bir devrimci olabilmenin yolununsa “örgüt”ten geçtiğini biliyoruz. Maç kazanmanın yolunun paslaşmaktan, “takım oyuncusu” olmaktan geçtiğini bildiğimiz kadar. Mustafa Kemal’in “şovmenlerle” değil, “neferlerle” kazandığını bildiğiniz gibi, gelin, yeldeğirmenlerinin üstüne de zayıf kalkanlarınızla ve bireysel etiketlerinizle değil, örgüt kimliğinizle yürüyün. Ürkütmeye değil devirmeye, yıldırmaya değil yok etmeye, bugüne değil yarına oynayın. *** Gelelim kıssadan hisseye.. Bir kez daha düşün istersen Fazıl Say! Bir kez daha düşünün Cumhuriyetçiler, milliyetçiler, devrimciler. Örgütsüzlüğünüzü düşünün ey vitrindekiler. Yüz yıldır bitmemiş, bitmeyecek olan Milli Mücadele’de; nefes alacağınız, güç katacağınız, güç bulacağınız doğru adresi soruşturun. Birliğin, birlikteliğin, bir arada dayanışmanın, ulusal direnişin odağına “gitmek” için... Arayın... Bulun... Katılın. ...ve vitrine öyle çıkın. Milli Mücadele’ye yolculuk var. Gitmek ya da gitmemek! İşte bütün mesele bu.
|