31.12.2007/Sayı:167
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Atatürk’ün İnönü’ye birlikte muhalefet önerisi

Atatürk
Atatürk
Atatürk
Yazarın fotoğraf ya da yağlıboyalardan renkli ve karakalem Atatürk çizimleri

Ben İsmet İnönü’yü özel olarak sanırım dört kez gördüm. Dördü de 1959-66, yani onun muhalefet yıllarındaydı. Gerçekte, genelde daha fazla. Örneğin, 1939’da “Avrupa’da savaş başladı, başlayacak” dendiği sıralarda ikinci cumhurbaşkanı olarak doğum yerim olan Gelibolu’ya askerî hazırlığı denetlemeğe geldiğinde, ya da yıllar sonra Türk Tarih Kurumundaki söyleşisinde. Dahası da var. Ancak, benim burada sözünü etmek istediğim dört konuşma “özel” sayılabilecek görüşmelerdir. Biri 1959’da Ulus’taki eski CHP merkezinde, öbürü 1961 radyo seçim konuşmaları sırasında, üçüncüsü 1965’de yedek subaylığımı yaparken evinde ve dördüncüsü de bir yıl sonra gene evinde.

Bu yazıda son görüşmede Atatürk’ün ona birlikte bir muhalefet partisi kurma önerisinin sözünü etmek istiyorum. Böyle bir konu herhalde az biliniyor. Ancak, bu öneri kuşkusuz (1950’den sonra adım adım sık gördüğümüz) yeni Cumhuriyet düzeninin vazgeçilmez ilkelerine karşı muhalefet değil, 1925’de Terakkiperver Cumhuriyet ve 1930’da Serbest Fırkalarının gerisine yerleşen gericilik deneyimleri yerine, Türk Devrimi’nin temellerini sorgulamayacak ama o yönde genel yürütmeyi ve günlük işleri eleştirecek demokratik bir denge ve denetim düşüncesiydi.

Konunun biraz öncesine gitmem gerekiyor. 1966’da yedek subaylık görevim biter bitmez, ilk iki işim (daha önce doktor asistanlık yaptığım) A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde doçentlik kadrosuna ve (askere giderken yasal zorunluluk nedeniyle ayrıldığım) Türkiye İşçi Partisi üyeliğine başvurmak oldu. Bu iki işi de yaptıktan sonra, Küçük Esat’ta yer alan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) toplantısına dinleyici olarak katıldım ve en arka sırada bir iskemleye iliştim. (Sonra anladığıma göre, köy enstitülü ve bu konuda ödül alan görkemli bir kitabın da yazarı Pakize Türkoğlu’nun anımsatmasıyla) aynı tanış kümesinden ama yüzünü orada ilk kez gördüğüm Dursun Kut bana yaklaşarak Fakir Baykurt’un benim de TÖS merkez Yürütme Kurulu üyesi olarak seçime katılmamı istediğini bildirdi. Böylece seçilip TÖS eylemlerinin içine girdim.

Sendikacılığın gereği olarak, yaklaşık 75.000 üyenin özel işlerine haftanın iki günü gece yarılarına değin zaman ayırmak gerekiyordu. Ancak, TÖS yönetimi, sanırım benden gelen isteğin de etkisiyle, hafta sonlarında Anadolu’nun çeşitli kentlerinde halka açık toplantılarda, yalnız öğretmen sorunlarını değil ülke davalarını ele alan konuşmalara önayak oldu. Bu kalabalık toplantılarda konuşmacılardan biriydim ve bu bağlamda yurdu Balıkesir’den Hatay’a, Erzurum’dan Antalya’ya dolaşmağa başladık. Toplantılarımız çok kalabalık olurdu. Köylerde bile öğretmen temsilcilerimiz bulunduğundan, siyaseti “o zaman da gedikli” muhalefet partisi CHP’den daha fazla sarsıyorduk. Adalet Partisinin başında olan Başbakan Süleyman Demirel bu eylemlerimizden hiç hoşnut değildi. Nihayet, bana SBF’de tatil günü olan Cumartesi sabahı üç saatlik bir ders kondu ki, ben bunu o zaman söz konusu toplantılara konuşmacı olarak katılmamı engelleme girişimi olarak yorumladım. Daha önemlisi, Kayseri’deki bir TÖS toplantısında binanın çevresine benzin döküp yakma girişimi oldu ki, bu da ilk Sıvas ağlatısı deneyimiydi. Öğretmenlerin bir camiye (asla yapmayacakları) bomba koyma uydurmasıyla başlayan terör olaylarından yakayı zor kurtardık.

İşte, bu koşullarda ama Kayseri olayı daha gerçekleşmeden, Ankara’da yabancı bir büyükelçilik ulusal gün kutlamasında, o zaman CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit bana yaklaştı ve İsmet Paşa’nın hemen şimdi benimle görüşmek istediğini söyledi. Kendini orada gördüğümde, bana Fakir’in de Ankara’da olup olmadığını sordu; Balıkesir’e gittiğini söyledim. “Bahri Savcı buradaysa onu da alıp ikiniz yarın üçte bana eve gelin” dedi.

İnönü’nün isteğini TÖS merkez Yürütme Kuruluna getirdim. Fakir zaten yoktu. Başbakan Demirel’in sendika yöneticileriyle konuşma istekleri son zamanlarda kapımızı sık sık çalıyordu. Kendinin ve TÖS’ün böyle bir buluşmadan ötürü eleştirileceğini düşünerek Ankara’dan çıkıp Balıkesir’e gitmişti. Ben de aynı düşüncedeydim. Hattâ, İnönü’yle buluşmak için de öyle. Adalet Partisi ortanın solundaki öğretmene bile düşman gözüyle bakardı. Kasaba avukatı kılıklı eğitim bakanı hele devrimci öğretmenleri (eşleri bile birbirinden ayırarak) tez elden ve uzaklara sürer, türlü acılara neden olurdu. CHP muhalefetinin cılız kalan eleştirisi dışında yapacak bir şeyi de yoktu. İnönü’nün evine gidersek, ertesi günü parti organı “Ulus” gazetesinin birinci sayfasında bir fotoğraf yayınlanacağını, yanında da “Öğretmen temsilcileri dertlerini CHP’ye anlattılar” gibi bir başlık konacağını” söyledim. Öyle de oldu.

Ancak, biz çağrıya uyma kararı aldık. Olası eleştirilere karşı Genel Başkanın gelmemesi bence yeterliydi. Hem Demirel’in, hem İnönü’nünkine. İlkini başka bir yazıda anlatırım. Sözü İnönü ile buluşmaya getireyim. Sendikamızdaki öğretmenler arasında CHP yanlıları vardı. Prof. Bahri Savcı’nın başkanı olduğu Öğretmenler Federasyonunda CHP’yi tutanlar daha da fazlaydı. Ancak, Bahri Bey TİP anahtarlığını arada sırada cebinden çıkararak kendi eğilimini (üyesi olmasa da) göstermekten çekinmezdi. İnönü ile evinde buluşma haberi yayılınca, kimileri üç taksiye doluştular. Oysa, İsmet Paşa yalnız iki kişi bekliyordu. Çağrının sınırını bir daha anımsattım; ancak araçlardan inen olmadı ve hep birlikte Çankaya’da Pembe Köşke ulaştık. İnönü kalabalığı görünce, bizi beklediği küçük oda yerine, “o zaman yukarı salona çıkalım” dedi.

O sırada, küçük odada pencerenin iç yanında imzalı birkaç büyük fotoğraf gördüm. Chıurchill, Roosevelt, Selasie ve Şan Kay-şek gibilerinin. İsmet Paşa Britanya Başbakanıyla savaş sırasında dış dünyadan gizli olarak Adana’da, gene onunla ABD Başkanıyla Kahire’de buluşmuştu. Çinli önder de o sıralarda Mısır başkentindeydi. Habeş İmparatorunun ülkesine ise, İtalyan faşizmine karşı kol-kanat gerenlerdendik.

İsmet İnönü’nün Prof. Ataöv’e 4.6.1963’de imzaladığı fotoğrafı
İsmet İnönü’nün Prof. Ataöv’e
4.6.1963’de imzaladığı fotoğrafı

Yukarı kata çıktığımızda, Başbakan Demirel’in bizi mutlaka görmek istediğini, bu aracılığı ondan rica ettiğini ve Demirel’le buluşmamızda yarar olduğunu söyledi. Ben de bu sabah gördüğümüzü söyledim ve konuştuklarımızı, daha doğrusu eylemlerimizi sürdürmekteki direncimizi aktardım. Bu konunun ayrıntılarını başka bir yazıda özetlemeyi yeğlerim.

Öğretmenler konusunu konuşmamız böylece kısa sürdü. Ancak, konu konuyu açtı ve İnönü Atatürk’ün kendine birlikte muhalefete geçme önerisini şu sözlerle anlattı: “Bana bir gün şöyle dedi: ‘Ben Cumhurbaşkanlığını bırakayım; sen de başbakanlığı bırak. Hükûmeti de arkadaşlara emanet edelim. Onlar yönetsin ve gidişata genel ve günlük eleştiri görevini de biz yapalım. Böylece, ulusa nasıl bir muhalefet olması gerektiğini gösterelim. Benimle birlikte bunu yapar mısın? Hazır mısın?’ Hemen ‘hazırım!’ dedim.”

Bütün söylediği budur. Bu konuda soru yöneltmedik. Evinde yeterince kalmıştık. Gelişimizin nedeni ise öğretmen sorunlarıydı. Buluşma nedenini başka yönlere çekmek istemedik. Atatürk’le aralarındaki konuşmanın tarihini söylememişti; biz de sormadık. Ancak, herhalde karşı-devrim güçlerinin Serbest Fırkanın içinde yuvalanması deneyiminden sonra olmalıydı. Ancak, gene bu yıllar İkinci Dünya Savaşına gebeydi. Ayrıca, kısa süre sonra da hastalığı baş gösterdi.

Özellikle Türkiye İtalya’daki faşist yönetime zaman zaman dolaylı gözdağı verme yollarını arıyordu. Örneğin, faşist buyurgan Benito Mussolini, başkanların aralarında imzalı resim değiş-tokuşu yerleşmiş kuralına uyarak Türkiye Cumhurbaşkanına da kendi fotoğrafını yollamıştı. Ancak, resim Mussolini’yi bir İtalyan zırhlısının güvertesinde ve ağır toplarının önünde gösteriyordu. Faşist buyurgan da, kendine özgü tavırla, ayakta ve kollarını birbirine göğsünde dolamış biçimde ileriye doğru bakıyordu. Sanki “benim çok savaş gemilerim var; kimi Akdeniz kıyılarına çıkartma yapabilirim!” der gibi. Atatürk de ona bir fotoğraf imzalayıp yollamış. İstanbul’da Florya Plajında mayosuyla kumda dinlenirken. Bu imzalı fotoğraf alış-verişi olayını bana Atatürk’ün uzun yıllar Dışişleri Bakanlığını yapmış olan Tevfik Rüştü Aras 1970’de Ankara’da Bulvar Palas’ta kaldığı günlerde söylemişti.

İnönü’nün yukarıya aldığım sözlerine bakılırsa, Atatürk’ün Türk Devrimi ilkelerinden sapmayan bir muhalefetin daha sonraki yıllarda oluşmasını bir süre düşündüğü anlaşılıyor. İlkokula gitmediğim yıllarda bile, bizim kuşak İtalyan faşizmi tehlikesi diye bir şeyin ayrımındaydı. Örneğin, ben faşist ozan Gabriele D’Annunzio’nun “Alacağız Pire’yi ve bütün o Ege’yi” diye biten dizelerini okumuş ve Mehmet Faruk Gürtunca’nın ona yanıt olan şiirini ezberlemiştim. (D’Annunzio’nun dizelerinin İtalyancası bile bugün de belleğimde.) Kara ordumıuzda doktor olan büyük dayım da, İtalyan Hükûmeti (ötedenberi ilgi duyduğu) Antalya’da bir konsolosluk açınca, Atatürk kısa bir süre sonra o çevreye gidip konsolosluğun tam önündeki boş toprak parçasında, birkaç kez, bir bölük ere, sanki olağan talim yaptırıyormuş gibi, kendi doğrudan “hedef karşıdaki bina!” komutu verip yapının ta dibine vardıklarında bu kez “dur!” komutu verince, İtalyanların konsolosluğu kendiliklerinden kapattıklarını söylemişti.

Mussolini bir konuşmasında “İtalya’nın geleceği Doğu Akdeniz’de!” der demez Roma’daki diplomasi temsilcimiz, Atatürk’ün yol göstermesiyle, Mussolini’yi anında görüp bu açıklamasının anlamını sormuş, “kuşku yok ki, Türkiye kastedilmemişti” yanıtını almıştı. Atatürk’ün kendi de Çankaya’daki odasında İtalyan Büyükelçisini kabul ederken mareşal üniformasını giyip gelmişti. Bir resmî davette de büyükelçiye şöyle dediği söyleniyor: “Sizin palyaço ne alemde?” Çevresine de: “Bu adamı halkı bir gün asacak.” Öyle oldu.

Bu koşullarda devletin başından ayrılmayı doğru bulmadığı anlaşılıyor. Hatay sorunu sırasında ağır hastayken bile, “aramızdan ayrıldı ama Türkiye devleti bunu saklıyor” sanıp dirençlerini arttırmasınlar diye, Hatay’a komşu Adana’ya gittikten başka ordunun önünden geçisini ayakta izledi ve selâma durdu ki, doktorları bunun ömrünü kısalttığı görüşünde birleştiler.

Özetle, Atatürk’ün ancak karşı-devrim niteliğinde olmayan bir muhalefete ve örnek bir muhalefeti de kendinin ve arkadaşlarının gerçekleştirebileceklerine inandığı anlaşılıyor.

İsmet İnönü ile özel diyebileceğim bu konuşmamız benim için başka bir yönden de ilginçtir. Gerekli gördüğünde yaş ve konum farkını göz ardı eden, içtenlikli davranan, hattâ şakaya yönelen bir kişilik yapısı da vardı. Konuşmamız sırasındaki başka ilginç yanları ileriki bir yazıya bırakarak şu dediklerini aktarabilirim: “Türkkaya Ataöv, senin ne ilerici annen ve baban varmış da, adını böyle koymuşlar. Rahmetli olmuş babamı mezarından kaldırsam ve seni ona ‘Türkkaya Ataöv’ diye takdim etsem, bana ilk soracağı şey ne olur, biliyor musun? ‘Önce, bu kişi hangi milletten?’ der. Çünkü bizim zamanımızda Türk adları Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Mustafa, İsmet ve benzerleriydi. Türkkaya Ataöv, ha! Ananı, babanı kutlarım.” Vakit belki ilerlemiş olduğundan, ya da kutlamayı anamla babamın üstünden almamak için, adımı gerçekte (annem Teşrife Hanım bana daha hamileyken) bir Trakya denetlemesinde Gelibolu’daki evimizde (TBMM Başkanı Kâzım Özalp ve Ali Hikmet Paşalarla birlikte) konuk kalmış olan Atatürk’ün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, kendi adıyla kafiyeli olsun diye öyle koyduğunu söylemedim.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe