| Erkin Yurdakul |
Gerçek kavram: Stratejik düşmanlık ABD ile “stratejik müttefiklik” konusundaki mit, Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetler Karargahı’na yönelik 4 Temmuz’daki ABD saldırısı ve askeri-mizin esir alınmasıyla yerle bir oldu. Artık genel görüş “ABD ile stratejik ortaklığın bittiği” doğrultusunda. İşbirlikçi politika da “ABD ile ilişkilerin tamiri” düzeyinde yapılıyor. Önce olmayan bir şey yaratıp sonra olmayan şeyin bittiği ilan ediliyor. Sonra mümkün olmayan başka bir şey için propaganda yapılıyor. Türkiye’de “strateji” adına ortaya konanlar bundan ibaret. Oysa Türkiye, ABD ile her geçen gün daha ciddi bir çatışma ortamına girdikçe gerçekler de daha hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor. Deyim yerindeyse savaş meydanına yaklaştıkça gerçeklerin ortaya çıkma hızı artıyor. Dün ABD ile stratejik müttefiklik kavramının yalnızca bir çarpıtma ve yanılsama olduğunu söylemek önemli bir şeyken bugün bunu söylemek artık çok da önem taşımıyor. Bugün ABD ve Türkiye’nin durumu hakkında tam doğruyu ortaya koymak istersek tek bir kavram kullanabiliriz: “Stratejik düşmanlık”. ABD’nin, “stratejik düşman” olduğunu görmeden Türkiye’nin güvenliği üzerine söz söyleyebilmek mümkün değil. Tabii bunun tersi de doğru. Türkiye’nin varlığı da ABD’nin “dünya hakimiyeti” politikasının stratejik düşmanı. Son birkaç ay içinde yaşadığımız olaylar ve ortaya çıkan gerçekler bu kavramın içini yeterince dolduruyor: 1-)ABD’nin Irak saldırısının amacı, Ortadoğu’daki sömürgeci hakimiyetini garantileyecek “ikinci bir İsrail”, yani bir kukla Kürt devleti yaratmaktı. Tarihsel olarak bakarsak; stratejik politika, ABD’nin geleneksel işbirlikçisi olan Kürt aşiretlerini “devletleştirmesi” politikasıydı. ABD Irak’a bu amacı gerçekleştirmek için saldırdı. Şimdi de Barzani ve Talabani üzerinden bir kukla Kürt devleti kuruyor. 2-)ABD’nin Ortadoğu’da sınırları değiştirmek politikasının temeli olan kukla Kürt devletini gerçekleştirmek amacı hakkında esas duyarlılık Türk devletinden kaynaklanıyordu. Irak zaten 1991’den beri fiilen Kuzey Irak’ta söz sahibi değildi. Türk devleti bu duyarlılığıyla aynı zamanda bölgede “devletlerin toprak bütünlüğü” konusundaki politikanın “garantörüydü”. Ancak ABD bu noktada Türk devletinin “kırmızı çizgilerini” aşarak Ortadoğu’nun sınırlarını değiştirme politikasını kabul ettirme yoluna gitti. 3-)Türk devletinin bu alandaki varlığı yalnızca Türk Ordusu’nun operasyonel gücüne ve itibarına dayanmaktaydı. Bu yüzden ABD’nin saldırıyla geliştirdiği “stratejik” amaçlarından başlıcası Türk Ordusu’nun tasfiyesiydi. Türk Ordusu’nun tasfiyesi ABD’nin İsrail-Kafkas hattındaki saldırıları için stratejik önkoşuldur. Tüm bunlar sadece Irak saldırısı çerçevesinde ABD’nin Türkiye’ye yönelik stratejik düşmanlığının ortaya çıkan boyutlarıdır. Irak’a saldırı öncesi bunların dile getirilmesi bir linç kampanyasıyla karşılanıyordu. Çünkü ortalık Amerikan psikolojik savaş mekanizmasının “Saddam ve kimyasal silah” yalanları ile kaplanmıştı. Bunu sadece Türk Ordusu’nun zaman zaman yaptığı “Irak’ın toprak bütünlüğü” uyarıları delebiliyordu. Strateji adına sadece 6 ay önce ortaya konulan şey ise ABD’nin yeni stratejisinde Türkiye’nin öneminin arttığı saçmalığıydı. Ancak birdenbire iş, ABD ile “çatışma riski” ve hemen ardından da esir almaya varan bir düşmanlığa dönünce şaşkınlıklar, kızgınlıklar ve bunalımlar birbirini kovaladı. 50 yıllık müttefiklik birdenbire uçup gitmişti!
Türk Ordusu hedefte,
Türkiye’de ciddi bir 1 Mart kompleksi oluşmuş durumda. Stratejik müttefikliği kısa yoldan kurtarmak isteyenler 1 Mart’ta Meclis’in yaptığı “hata”nın Türkiye’ye maliyetini halen hesaplamaya çalışıyorlar. 50 yıllık müttefikliği bir anda düşmanlığa döndüren şeyin ABD’ye söz verilen desteğin yerine getirilmemesi olduğu söyleniyor. Öyle ki ABD’nin 4 Temmuz’daki aşağılık saldırısı bile haklı bulunabiliyor! Bu saldırı “tezkereciler” tarafından ABD’nin 1 Mart’ın intikamını alması olarak değerlendirildi. 1 Mart’ta Tayyip ve Gül’e rağmen Meclis’in tezkereyi geçirmek için yeter çoğunluğa ulaşamaması gerçekten de ABD ile ilişkiler açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Aslında ilişkilerin özüne iliş-kin bir değişiklik yoktu. Ama Meclis’in tezkereyi geçirmemesi ciddi bir kriz yarattı ve bu sayede geniş kamuoyu ABD ile ilişkilerin gerçek boyutunu görme fırsatını buldu. Ancak sorunu 1 Mart’a indirgeyenler, ABD’nin bugün neden Ordu’ya yönelik kampanyayı sürdürürken, hükümetle ilişkilerini “düzeltmeyi” tercih ettiğini açıklayamıyorlar. 11 askerin esir alınmasından sonraki krizde açıkça ortaya çıktı ki, Rumsfeld’in mektubunda olduğu gibi, ABD, hükümet ile Ordu’yu açıkça ayırmakta ve bunlara farklı yaklaşım göstermekte. Yani sorun Meclis’in yaptığı bir “hata” sorunu değil. ABD’nin Meclis’in iradesinden çok dikkate aldığı kriterler, hükümetin ABD yanlısı ve ona bağlı oluşu, Ordu’nun ise fiilen ABD karşıtı oluşuydu. Bu esasen ABD’nin Türk devleti diye bir bütünlük tanımadığının da göstergesi. Medyaya protokol sorunu olarak yansıyan duruma göre ABD Türkiye ile ilişkilerini bir devlet diplomasisi ile yürütmüyordu. Aslında bunun başlangıcı daha Tayyip’in milletvekili bile değilken Bush tarafından ağırlanmasıydı. 11 askerin esir alınması ve bunun ardından Gül’ün ABD ziyaretinin de önemi burada. Türkiye’de iktidar da Ordu’ya rağmen ABD’nin Türk devletini bölen bu politikasını kabullenmiş ve Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki faaliyetini sorgulayarak da bizzat ABD’nin safına geçmiş durumda. ABD’nin Türk düşmanlığının boyutları Şimdi ABD stratejisi açısından bakıldığında Irak saldırısından sonra epey yol alındığını görmek gerekir. 1-)Kürt devleti fiilen kuruldu. ABD şu an Kürt ordusunu eğiten tatbikatlarla meşgul. Bu eğitimin içine 4 Temmuz’da olduğu gibi Türkiye’ye karşı peşmergelerle ortak operasyonlar da giriyor. 2-)Ortadoğu’nun kırmızı çizgileri değiştirildi. Artık stratejiler “Irak’ın toprak bütünlüğü saçmalığı”nı reddetmekle başlatılıyor. Bu aynı zamanda Türkiye’nin de toprak bütünlüğünü “saçmalık” olarak görmek demek. 3-)Türk Ordusu’nun tasfiyesinde büyük yol kat edildi. Şimdi bu değerlendirildiğinde Irak’a saldırının Türkiye’ye yönelik bir saldırı olduğunu görmek artık zor değil. Ancak Türkiye’ye yönelik ABD düşmanlığı bu kadarla sınırlı kalmayacak. Gül’ün ziyaretinde gündeme getirilen konular ABD düşmanlığının boyutlarını biraz olsun görmemize yarayacak: 1-)Ermeni sorununda açılım, 2-)Kıbrıs’ta Annan Planı’nın kabulü, 3-)Ordu konusunda sivilleşme, 4-)PKK’ya af ve Kuzey Irak’tan Ordu’nun çekilmesi, 5-)Araplara karşı Türk askeri. Türkiye’nin ABD’ye kaybettirdiği yüz yıl ABD’nin Türkiye’den talepleri çok açık bir stratejik hedefin gerçekleştirilmesine yönelik talepler. ABD’nin bu talepleri doğrudan Türk hükümetine deklare etmesi düşmanlığı değiştirmez, daha vahimleştirir. Taleplerin tarihsel boyutunun Sevr olduğunu görmek zor değil. Bu talepler ise Türk bağımsızlığının belgelenişinin yıldönümünde, 24 Temmuz’da (Lozan), hükümetin Dışişleri Bakanı’na kabul ettirildi. ABD’nin taleplerini uygulayacak iktidar ise bilindiği gibi Lozan’ı reddeden Şeriatçı bir geleneğin devamcısı. Hâlâ “ilişkiler 1 Mart’ta bozuldu” diyen stratejisyenin daha üzerinde politika yaptığı coğrafyanın tarihi gerçeklerinden bihaber olduğunu ya da bunları kasıtlı olarak görmezden geldiğini söyleyebiliriz. ABD’nin düşmanlığı hem stratejik hem tarihsel bir düşmanlık çünkü. Türk devletini korumak isteyen bir gü-venlik stratejisi bu devletin kuruluş esaslarını ve tarihselliğini hesaba katmak zorundadır. Türk devleti antiemperyalist bir bağımsızlık savaşıyla kurulmuş bir devlettir. Bu devletin kuruluşu İngiliz İmparatorluğu’nun emperyal hayallerinin sonu olmuştu. Ama Türk devleti, aynı zamanda ABD’nin şekillendirdiği emperyalist hakimiyet planlarının da reddi üzerine kuruldu. Şimdi ABD’nin yüzyılın başında çizdiği Türkiye coğrafyası ve nüfuz alanlarını gözümüze getirelim. Wilson’un koyduğu ne kadar stratejik politika varsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu bunların tasfiyesi oldu ve bu yüzden de ABD Lozan’ı imzalamadı. Lozan bu yönüyle Fransa’dan, İngiltere’den çok ABD’nin hakimiyet planlarını ortadan kaldırdı. Çünkü Türk devleti ABD’nin Ortadoğu-Kafkas politikasını olduğu gibi tasfiye ederek kuruldu. ABD Lozan’la kaybettiği Ortadoğu politikasını ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki koşullar içinde o da sınırlı olarak elde edebildi. Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Sovyetler’in varlığı koşullarında ise ABD’nin dünya hakimiyeti ham bir hayal olmaktan öteye gidemedi. Ancak 1990’lara gelindiğinde ABD yüzyılın başındaki sömürgeci hakimiyeti yeniden uygulayabileyecek konuma gelebilmişti. Türk devleti olmasaydı, Ortadoğu yüz yıl önce çözülmüş olacaktı. Şimdi tezkerenin gecikmesinin ABD’de uyandırdığı intikam hissini dindirmek isteyen stratejisyenler, bu yüz yıllık gecikmenin bedelini neyle ödemeyi düşünüyorlar!? ABD’nin stratejik düşmanlığı, ancak ilişkinin temelinde yatan gerçek Türk düşmanlığı anlaşıldığında anlaşılmaktadır. ABD stratejisi, Türk devletini ortadan kaldırmak, Türk vatanını işgal etmek için uygulanan stratejidir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve dış tehdit önceliği Bu düşman ABD stratejisinin bugün geldiği noktanın düzgün bir değerlendirmesi yapılıp Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne ona göre bir tehdit algılaması ortaya konmalıdır. ABD’nin Irak saldırısı sonrası en ciddi kazanımı kukla Kürt devletidir. Bu kukla Kürt devleti bizzat ABD ordusunun eğitimi ve desteğinde Türkiye’ye karşı konumlandırılmaktadır. Buna ek olarak Gül’e sunulmuş olan 5 maddelik program ise Türkiye’ye yönelik bir kuşatmayı ve bunun içte de iktidarca tamamlandığını göstermektedir. Bu noktada Türkiye, kukla Kürt devleti ile beraber ABD stratejisinin yarattığı tehdidi Güvenlik Belgesinin başına koyarak aktif politikaya geçmelidir. Tehdit algılamasında öncelik mutlaka dış tehdide verilmelidir. Dış tehdit ise ABD’dir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde ABD’nin izlemekte olduğu stratejinin Türk varlığına düşman olduğu vurgulanmalıdır. Bu çerçevede kırmızı çizgilerin altı tekrar aktif politikayla çizilmeli, Irak’ın ve tüm Ortadoğu devletlerinin toprak bütünlüğü ilkesel olarak savunulmalı, Türk Ordusu Ortadoğu Kafkas hattındaki açık-örtülü operasyonel gücünü arttırmalıdır. Türk milletinin varlığına yönelik bir tehditle karşı karşıya bulunduğu kamuoyuna açıklıkla anlatılmalıdır. ABD-AKP İlişkisi ABD’nin stratejik düşman olarak değerlendirildiği ve dış tehdit önceliğine yönelmiş bir güvenlik stratejisinde ise ABD ile Tayyip iktidarı arasındaki ilişki büyük bir handikap oluşturmaktadır. Bush-Tayyip görüşmesine dayanan Tayyip iktidarı, bugüne kadar Türk devletinin tüm güvenlik politikalarını ve Ordu’yu tasfiye etmek yönüde gelişti. Kıbrıs davası AKP iktidarının ihanetiyle büyük ölçüde kaybedildi. Ve şimdi verilen taahhütler teslimiyetin belgelenmesinin uzak olmadığını gösteriyor. AKP’nin AB paketleri çerçevesinde azınlıklara ilişkin izlediği aktif politika ise Ermeni ve Rum sorunlarında çok ciddi gelişmelerin yaşanacağını gösteriyor. Azınlıklar giderek büyük bir siyasal güç haline getiriliyor. Bizzat AKP azınlık temsilcilerini, İzmir’de olduğu gibi etnik ve dini kimlikleriyle yönetim düzeyine getiriyor. Ancak esas tehlike mülk edinme, tazminat vb. gibi konularda gelişecek. AKP açıkça ABD’nin Ermeni ve Rum Pontus planlarına bir “toplumsal taban” yaratmaya çabalıyor. Buna ek olarak önce Tayyip sonra Gül, AKP’nin “Amerikan dostu müslüman” kimliğini ısrarla vurgulayarak kendi iktidarlarının Şeriatçı temelini ABD’de tescillemek ve uygun bir hilafet düzeni yaratmaya yöneliyor. PKK’nın siyasallaşması ve Türkiye’deki terörist faaliyete tekrar başlaması yönündeki düzenlemeler yine ABD’nin Kürt devleti çalışmalarına paralel düzlemde yürütülüyor. Ordu konusundaki çaba ise artık doğrudan MGK Genel Sekreterliği’ni isyan ettirecek düzeye vardı. 11 Askerin esir alınması: Ordu’nun tasfiyesinde en ciddi aşama Gül’ün önceden sözleşilmiş ABD ziyaretinin öncesinde gerçekleştirilen Süleymaniye saldırısı ise Ordu’nun tasfiyesindeki en ciddi aşamayı oluşturdu. Tüm Cumhuriyet tarihinde buna benzer bir olaya rastlamak mümkün değil. Bu saldırı Ordu’nun tasfiyesinin en kritik aşamasını oluşturuyor. Çünkü anlamı büyük. Bu saldırıyla Türk Ordusu’nun halk nezdindeki itibarını zedeleyerek ve onu yıpratarak ABD karşısındaki teslimiyet çizgisinin güçlendirilmesi sağlandı. En az bunun kadar önemli olan diğer durum ise hükümetin bu saldırı ardından izlediği tutumdu. Tayyip ve Gül askerlerimizin esir alınması sonrası günlük programlarını aksatmadılar, olayı önemsiz ve “yerel” bir olay olarak değerlendirdiler. Tayyip açıkça ABD’ye diplomatik bir cevap vermeyi reddetti. Bunun ardından da baskında ABD gerekçeleri hükümetçe üstü kapalı olarak da olsa kabul edildi. Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’taki faaliyetleri sorgulandı. Irak’taki faaliyetlerin Ordu’nun kontrolünden Dışişlerine geçeceği de bu olay üstüne vurgulandı. ABD ile birlikte yürütülen ve ABD’yi memnun eden Ordu’ya açık bir meydan okumaydı tüm bunlar. En son olarak Gül, ABD özür dilemedikçe ABD ziyaretini ertelemek yönündeki sınırlı politikayı bile uygulamadı ve Lozan’ın yıldönümüne rast gelen ziyaretini gerçekleştirdi. Türkiye’ye ve Ordu’ya yapılan bu ciddi saldırı, tarihsel önemini hep koruyacak, ABD düşmanlığının belgesi olduğu kadar, şeriatçı iktidarın Ordu’yu sırtından hançerlemesinin de belgesi olacak. ABD stratejik düşman, “süper güç” değil ABD’nin gerçekte olduğu gibi stratejik düşman olarak belirdiği bir Milli Güvenlik Siyaseti oluşturulmasının önündeki en önemli engel ise tamamen psikolojik. ABD bugüne kadar ne müttefik olarak ne de düşman olarak, esasta “süper güç” olarak tanımlandı. Süper güç ise ideolojik bir tanım. Karşısında başka bir süper güç olmadıkça durdurulamayacak, engellenemeyecek güç olarak tanımlanıyor. Bunun mantıki sonucu ise tüm dünyanın silahsızlanmasıdır. Çünkü böyle bir tanım içinde ABD hakimiyeti dışında bir seçenek yoktur. Oysa hayatın gerçekleri biraz daha farklı. ABD’nin iktisadi ve siyasi gücüyle ilgili mitler çoktan yıkıldı. Askeri gücüyle ilgili mitin yıkılması ise çok sürmeyecek. Türkiye, ABD ile ilgili olarak şu tercihle karşı karşıya: Görece güçlü olduğu bir durumda ve alanda karşılaşmayı deneyebilir. Bu bağlamda ABD’nin Türkiye’ye yönelik saldırılarına ve işbirlikçilerine misillemede bulunabilir. Ya da her geçen gün daha da güçsüzleştiği gerçeği de ortadayken, ABD’nin istediği zamanda açık bir işgalle karşılaşabilir. Bu yüzden Türkiye, dış tehdit konseptini öne alarak; -Kürt Devleti tehlikesiyle -PKK’yla -Rum ve Yunan tehditleriyle -Ermeni sorunuyla -Kıbrıs’ta, aktif politika üreten, vatan savunmasına yönelik, Ortadoğu-Kafkas hattında operasyon üretmekten kaçınmayan ve İran, Irak ve Suriye bağlamında ABD dışı bir seçenek üreten bir güvenlik konsepti yaratmalıdır. İçte bunun yansıması tüm işbirlikçi unsurların tasfiyesi ve güçlü bir milli devlet kurumsallığının yeniden tesis edilmesidir. Bu yazı gazetemizin kurucu Genel Yayın Yönetmeni Erkin Yurdakul tarafından yazılmış ve 4 Ağustos 2003 tarihinde TÜRKSOLU’nda yayınlanmıştır. 22 Aralık 2003 tarihinde yitirdiğimiz Erkin’i arıyor ve anıyoruz.
|