17.12.2007/Sayı:166
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

Kitap (2)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Gel, otur yanımıza. Gördüğün gibi, Ali Emiri Efendi ile oturmuş, Istanbul’a bakıyoruz. Karşımızda zaman gibi bir manzara. Ben, Ali Emiri Efendi’nin yerinde olsam konuşmaz, uzun uzun izlerdim, şu kendini parçalayan gurubu. Ancak, konuşacağınız şeyler çok önemli. Yanımıza geldin, Sağdıç. Şimdi şu Istanbul varken, neye niyet, neye kısmet. Velhasıl, konuşmanız gerek...

“Doğru diyorsunuz ancak biz de Istanbul’a bakarak konuşuruz, değil mi Sağdıç Bey?”

“Doğru, Ali Emiri Efendi.”

“Nerede kalmıştık, Sağdıç Bey?”

“Ziya Bey’de...”

Evet, evet... Ziya Bey ayarlar diye düşünüyorum parayı. Ancak kendisi, o aralar Selanik’de idi. O günlerde de, günümüzdeki gibi, ne internet bankacılığı var, ne de ona benzer bir şeyler. Yani, para yok idi kitabı alacak. Böyle karamsar bir vaziyette bekler iken, aniden bir mucize vücut buldu. Kapı çalındı ve karşımda Ziya Bey. O kadar şaşırdım ki, Ziya Bey’e bir “Hoş geldin” dahi diyemedim. Tam “Nasıl geldin, yerden mi, gökten mi?” diyecekken, Ziya Bey anlatmaya başladı: “Adamlarımız senin bir kitapla ilgilendiğini duymuşlar. Zaten sen ilgilenmeden de önce, duyardık o kitabı. Meşhur bir kitap. Sen de ilgilenince, Talat Paşa “Ne lazımsa yapın, o kitabı alın!” dedi ve arkadaşın olduğumdan beni sana gönderdi.” O zamanlar Teşkilat-ı Mahsusa kurulmamış idi; ancak temelleri atılıyor ve şekilleniyor idi. Ziya Bey’in, “adamlarımız” dediği bu teşkilatı ilk meyveleri idi.

“Eeeee... Neden anlatıyorsunuz ki bunları şimdi?”

Sonra anlayacaksınız, Sağdıç Bey. Neyse, hadiseye dönersek, Ziya Bey’den parayı alınca, hizmetlim Makbule Hanım’ı kitabı alması için sahafa gönderdim. Ancak, 5- 10 dakika geçti geçmedi. Kapı çalındı. Kapıyı açtığımızda, altın dolu kese eşiğimizde; ancak Makbule Hanım yok. Kafayı az uzattığımızda Ziya Bey ile, bir de ne görelim? Makbule Hanım, başında bir topak kan, yüzükoyun yatıyor Hilmi Bey’lerin evi önünde. Ziya Bey ile koştuk hemen yanına. Baktık ki, çok şükür, yalnızca kendinden geçmiş. Eve taşıdık. Akabinde de, hemen Hekim Rüstem Bey’i çağırdık. Rüstem Bey, epey bir inceledikten sonra: “Telaş edecek mühim bir şey yok, kafasını ya bir yerlere vurmuş olacak ya da kafasına kavi bir cisimle vurulmuş...” dedi. Ziya Bey ile birbirimize bakarken, Makbule Hanım kendine geldi. İki- üç geveledikten sonra, hatrını sorduk ancak hiçbir sualimizi cevaplamadan, heyecanlı bir şekilde başından geçeni anlatmaya başladı: “Efendim, emriniz üzre gittim, parayı verdim, bu arada emanet epey kıymetli olduğundan daim bir şekilde ceplerimi yokluyorum. Hatta ve hatta, parayı dahi verdiğime tam inanamadığımdan, üç kere aldım ve tekrar verdim. Neyse, dediğim gibi demin, parayı binbir güçlükle verdim ve kitabı aldım. Çarşafımın içresine koydum. Yürüdüm. Yürüdüm. Ve yürüdüm. Büyük bir heyecanla yürüdüm, Efendim. Hiçbir şeyler olmamışken, tam bizim sokağın köşesinden döndüm ki, bir adam geldi ve beni çekiştirmeye başladı. Tesadüfen etrafta ne in ne cin. Sonrasında da adam, nereden bildiyse benim kitabı oraya koyduğumu, çarşafımı açtı, kitabı aldı ve kafama vurdu. Devamını hatırlamıyorum, Efendim.” Ziya Bey hemen akabinde şu suali yöneltti: “Sana vuranı gördün mü Makbule Hanım?” O da tastamam hatırlayamamakla birlikte: “Temiz yüzlü, zebercet gözler, kalın kaşlar” deyince, Ziya Bey’e döndüm ve: “ İşte aynı çocuk, aynı çocuk... Bana saldıran çocuk... Hamdi isimli çocuk!” diye bağırdım. Ziya Bey bir mana veremedi pek tabi bu bağırışıma ve ben de başımdan geçen her şeyleri tekrardan anlattım. Anlatınca, Ziya Bey bıyıklarıyla oynayarak: “Hadiseyi bizim çocuklara bir anlatacağım...” dedi. Ben de az da olsa biraz rahatladım. Bu hissiyat içresinde gün geçti ve hepimiz istirahate çekildik; hekim Rüstem Bey dahil...

Ertesi gün olunca, Sağdıç Bey, vakit kaybetmeden hemen kalkayım derken, bir de baktım ki, en geç kalkan benmişim. Hekim Rüstem Bey kahvaltı başında. Makbule Hanım, sankiyse dün kafaya o kitabı yememişçesine, evin içresinde fırıldak gibi dönüyor. Ve bir de, mutfak penceresine tünemiş bir bey... Kimdir, nedir bilmiyorum. 98 sene geçti, hâlâ daha bilmem, Sağdıç Bey. Eve bakındım, Ziya Bey çıkmış. Makbule Hanım’a tam soracakken, Ziya Bey sırılsıklam girdi eve. Sırılsıklam? Pek mana verememiş idim, çünkü dışarda yağmur yağmıyor idi o gün (ancak sonradan öğrendim), bu manasızlığı tam soracakken, Ziya Bey lafa atıldı: “Çocuklara anlattım hadiseyi. Alakadar olacaklar” dedi. Gerisini de sormadım ve evde beklemeye başladık. Ben, Ziya Bey, Makbule Hanım, Hekim Rüstem Bey ve bugün dahi bilmediğim o adam. Bekliyoruz. Bekliyoruz ve bekliyoruz. Bu “bekliyoruz”lar daha 26 kere devam edecekken, aniden kapı çaldı. Makbule Hanım koştu. Kapıyı açtı ve çığlığı bastı. Hemen hepimiz kapıya koştuk. Bir de baktık ki, bizim “zebercet göz, kalın kaş” Hamdi yatıyor yüzükoyun bu kez. Arkasında da, bugün dahi bilmediğim o adam. Ne zaman, nasıl beliriverdi oracıkta; şu an dahi bilmem. Konuyu böleceğim ancak şu manzaraya bir kadeh kaldıralım, Sağdıç Bey.

“Tabi...”

Bazen içerken de, boğazıma takılıyor şu meret. Nerede kalmıştım? Haaa, tamam... O adam sonra, çocuğu kucakladı ve divana yatırdı. Divana yatırır yatırmaz da: “Aaaaaaa... Bu, Hamdi!” dedi. Benden sonra, Hamdi’yi ismen tanıyan ikinci şahıs. Hemen Hekim Rüstem Bey ilk müdahaleyi yaptı. Yaptıktan 10 dakika sonra da, Hamdi kendine gelmeye başlamış idi. Kendine gelirken, ilk önce, Makbule Hanım’ı gördü ve irkildi. Devamında, bizim adamı gördü ve mana veremedi. Sonunda da, Ziya Bey’i görünce, şaşırdı ve tekrar bayıldı. Bu kez ayılması bir saat sürmüş idi takriben. Ayılınca, bugün bile bilmediğim adam, hafif sert bir sesle: “Hamdiiii!.. Nasıl gelebilirsin buraya, sen bu kadar saftirik misin?!?” dedi ve Hamdi şaşkın ve ürkek gözlerle etrafı süzmeye devam etti. Adam yine hiddetli bir sesle: “Ya ben yerine, İngilizler vursaydı o depiği ense köküne? Ha, Hamdi... N’apardın o zaman, n’apardık?” diye sinkafa devam etti. Sankiyse, o gece kadını öldüren ya da Makbule Hanım’ı bayıltan Hamdi değilmiş gibi, Hamdi çocuğa bir acıdım. Tabi bu arada, hepimiz şaşkınlık içresindeyiz. Bugün bile bilmediğim adam hariç. Şaşkınlık içresinde de olmadığından hadiseleri bizlere teferruatlarıyla anlatmaya başladı. Biz de can kulağıyla dinliyor idik:

“Bu, bu çocuk, adı Hamdi; Manastırlı Hamdi. Birkaç çeteciyi öldürdüğünden, Istanbul’a gelmiş. Biz de, O’na yardım ettiydik. Tabi, O da bizlere. Bugünkü hıyarlığını saymazsak zeki çocuktur.”

“ Hâlâ öyleyim, Abi...”

“ Sen sus, velet!”

“Abi, bir açıklayayım ama...”

“Sonra açıklarsın ne açıklayacaksan. İlkin, lafımı bitireyim.”

“Tamam, Abi”

“Ne diyordum... Evet, “bugünkü hıyarlığını saymazsak zeki çocuktur” diyordum. Öyledir cidden. İş bitirmede, her sesi duymada, her şeyi görmede ve atiklikte üzresine kimsecikler yoktur. İçremize daha çok alıştıkça ve karşılıklı bir itimat cereyan edince; bir gün bize geldi. “Elinde çok değerli ancak ne olduğunu bilmediğini bir kitap olduğunu” söyledi. Yedi ced saklamışlar bu kitabı. En fakr-u zaruret içresinde dahi satmamışlar. Kitabı korumayı bir vazife bellemişler. Böyle böyle deyince, merak ettik, gittik; baktık ancak bir şeyler anlamadık. Bu tür şeyler, yani mürekkep mevzu, bizleri aşar. Ancak, bu Hamdi’nin evinin etrafında ecnebi casuslar peyda olmaya başladı bir anda. Şüphelendik. Demek ki, bir şeyler var cidden bu kitapta. Tabi, akla bir ikinci sual geliyor: Bu ecnebiler durdu, durdu; kitabın Hamdi’de olduğunu tam bize söylediği vakitlerde, nereden bildiler? Böyle hadiseler aslında, teşkilatlanmaların başlarında epey faydalı oluyor: Akkoyun-karakoyun misali... Bu hadise sayesinde, içremizdeki karakoyunu da temizledikten sonra, asıl meseleye geldik. Bu kitap nedir, ne değildir? Talat Paşa’ya etraflıca bir mektup yazdık. Paşa Hazretleri de bu hadisenin kendisini aştığını; anlarsa anlarsa büyük münevverimiz Mehmet Ziya Bey’in anlayacağını bize tebliğ ettiler. Bu tebliğden sonra da, şu anda yanımızda bulunan Ziya Bey ile irtibata geçtik; ancak o da dün gelebildiler meşguliyetlerinden ötürü.”

“Peki, o gece öldürülen hanım, ya Makbule Hanım?...”

“İzninle Abi, Ali Emiri Efendi’ye bundan sonra ben izah edeyim hadiseleri.”

“Tamamdır. Ancak kısa kes. Bana daha neden buraya geldiğini anlatacaksın, sonra da alırız belkiyse boyunun kaç bucak olduğunu...”

“İzah ederken, her şeyleri de izah edeceğim, Abi. Merak etme. Daha bu boyun çok işe yarayacak, evelallah!!!”

“Hadi, hadi... Tamam....”

“Ali Emiri Efendi, Abi’min de dediği üzre, nereden geldiğini bilmediğim bu kitap 7 ceddimizden beri bizdedir ve en yok anlarımızda dahi, alıcı çok çıksa da, satmadık. Paralar da paha biçilemez paralardı hani... Ancak satmadık. Rahmetli babacığım da, ölüm döşeğindeyken, son tembihi bu kitapla alakalıydı: ‘Oğul, bu kitabı satmayasın. Ata yadigarı. Sen de oğluna veresin. O da oğluna versin. Bu böyle gitsin kıyamete dek...’ dediydi. Ben de hayatım üstüne yemin içtim. Yemin içince de, babam Hakk’ın rahmetine o dakika kavuştu. Babam rahmetli olunca, evimizin etrafında, aynı Istanbul’da olduğu gibi, Manastır’da da beti benzi olmayan İngiliz, Rus ve Firenk misyoner casusları dolanır oldu. Fazlasıyla rahatsızdım. Anam da rahatsızdı ve sırf bu yüzden de kitaptan kurtulmak istiyordu. Bu misyoner casuslar ve onların yerli işbirlikçileri anamı taciz etmeye başladılar, bu kitap yüzünden. Devamlı tehdit mektupları ve ölüm korkusu. Ben de değil tabi, anamda. Anamın ısrarlarıyla, Manastır Valiliği’ne dahi başvurduk. Kimseler alakadar olmadı. Tehditler dinmedi. Biliyorsunuz, Çar Nikolay’ın emri üzerine bizim Abdülhamit Han, Makedonya Eyaleti Vali Yardımcılığı’na, candarma kuvvetlerine ve her yerlere Hıristiyan memurlar tayin ettiğinden, kendi memleketimizde kul olduk, köle olduk. Her günler başka başka Sılav işkenceleri. Sokaklarda ‘Türk’ diye küçük düşürülmek, haysiyetimizle oynanması, Devlet-i Aliye’nin her kademesinin serkomiserlerin bunlara kayıtsızlıkları. ‘Yettiiiii!!!’ dedim artık bir gün. Hele bir gün var ki, o gün zaten buralara, payitahta sebeb-i gelişimdir. Bir öğle sonrası... Bir baktım, anamı sokak ortasında biri Bulgar, diğeri Makedon iki kişi dövüyor. Yanlarında da iki zabit bunlara kahkahalarla eşlik ediyor. Gittim, vardım yanlarına. ‘Ne yapıyorsunuz ulen!’ dedim, ‘Sen karışma’ dediler. ‘Anam ulen o benim’ dedim, ‘O zaman baban nerede?’ diye güldüler. Kafam attı. Çektim silahı zabitin belinden. Gülenin yüzüne, güldüğü yerlerden boca ettim bütün mermileri. Gülemedi tabi soysuz. Sonra silahı attım. Oradan uzaklaştım. Artık anlayacağınız gibi efendiler, gerisi Makedonya 1896 gibi. Göç ve Dersaadet’de anavatanla vuslat. Ancak burada da gördüm ki, Türklüğün payitahtı dahi Firenk ve işbirlikçiler kazanı. Bir şeyler yapmak lüzumluluğu tezahür etti içremde. Bu lüzumluluk hissiyatı başıma gelen bir olayla daha da bir vücut bulmuştu. Manastır’dan Selanik’e gelmiş idik. Selanik’den de vapurla Istanbul’a geçecektik anamla. Yanımızda birkaç çerçeve, iki denk ve kitap vardı. O kadar. Selanik Limanı’na çömmüş vapuru bekliyordum ve Manastır’ın kaderiyle hasbıhal eden Selanik’i görünce epey içlenmiştim. Azımda bir türkü var idi: ‘Bir fırtına tuttu bizi, deryaya karşı...’ dedim tam ve o an omzuma bir el dokundu; devamını getirerek türkünün: ‘O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı...’ Ve akabinde ekledi: ‘Meraklanma çocuk, o kavuşma mahşere kalmayacak...’ Anlamadım hadiseyi hemen. Dedim ki: ‘Ama nasıl? Görmez misin, Beyim? Her yerler onların olmuş.’ O da dedi ki: ‘Son sözü daha demedik...’ Dedim ki: ‘Söz mü kaldı, Beyim?’ Dedi ki: ‘Kaldı, çocuk...’ ‘Nedir, Beyim?’ dedim. Büyük ve öfkeli bir sesle dedi ki: ‘Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini...’. Sustum, kaldım. ‘Adın, nedir çocuk?’ dedi, ‘Hamdi’ dedim. ‘Ya sizin ki?’ ‘Kolağası Mustafa Kemal...’ dedi ve ekledi: ‘Sen vatanperver hissiyatlarla dolu bir çocuğa benziyorsun. Gel, benimle...’ Takip ettim. ‘Gel, benimle...’ dedi ya, ‘Gel benimle Bağdat’a’ dese vallah billah giderdim o an. Büyülenmiştim sankiyse. Beni hemen Vatan ve Hürriyet teşkilatına yazdı. ‘Bir gün yine görüşeceğiz’ dedi ancak 2 yıl geçti daha nasip olmadı. İşte, Istanbul’a geldim. Vatan ve Hürriyet, İttihat ve Terakki’ye iltihak etti. Abi’yi de orada tanıdım. Sağolsun, bana güvendi. Ben de mahçup etmedim kendisini herhal bugüne kadar...”

“Haklısın Hamdi. Bugüne kadar...”

“Abi’m devamı anlatacağım...”

“Yalnız bu anlattıkların Hamdi, her şeyleri daha izah edemiyor. Mesela, kadını öldürdüğün ve beni bayılttığın gece...”

Lafı bölüyorum bu arada, Sağdıç Bey. Ancak bütün bu konuşmalar öyle sardı ki hepimizi, hadisenin ve bütün cereyan eden olayların ana kahramanı kitap, aniden ikinci sıraya düşmüş, ehemmiyetiyle masanın üzerinde öylece duruyor idi. Konuşmalara dönersek, benim sualimden sonra, Hamdi meramını anlatmaya girişecekken tam, bugün dahi bilmediğim adam lafa atladı:

“Hamdi, buraları istersen ben anlatayım.”

“Anlat, Abi’m...”

“O gece talihsiz bir gece, özellikle de Hamdi için. Ali Emiri Efendi, babasının vasiyeti üzre Hamdi, gözü gibi korurken kitabı, anası fakirlikten kitabı satmaya kalkışıyor. Bu Firenk uşaklarından biri de, alıcı kılığıyla anasını kandırıyor Hamdi’nin ve hadiseyi gördüğünüz o gece, o saatte Hamdi’nin anası ve sahte alıcı o yerde buluşuyorlar. Hamdi inanmak istemiyor ancak ikna ediyorum ve olayın cereyan ettiği mekana getiriyorum Hamdi’yi ve ‘Gözlerinle gör işte’ diyorum. Hamdi çıldırıyor ve anasıyla münakaşaya başlıyor. O sırada, vaziyeti çakan sahte alıcı, Firenk uşağı tüyüyor tabi. Hamdi ‘Nasıl yaparsın, ana?’ deyince, anası Hamdi’ye tokatı basıyor ve Hamdi diyor ki o an: ‘Babam, ne olursa olsun, bu emanettir; sakın satmayasın’ dediydi. Ancak sen ana, emanete ihanet ettin. Bana etseydin, neyse... Ancak rahmetlinin hatırasına ayıp ettin’ ve sonra da cebinden çıkardığı çakısını saplıyor anasına. Ve diyor ki: ‘Vatan sağolsun... Gavura gitmedi emanet.’ Ben de hadiseyi izlerken, şaşırdım ve donakaldım tabi. Bir emanetin gavura gitmemesi için, insanın anasını öldürmesi. Böyle bir insan ya delidir ya da alabildiğine namuslu.”

“İnanmıyorum...”

“İnanın, Ali Emiri Efendi. Şu an size bakan gözlerimle gördüm o gece olanları.”

“Bir dakika... O gece orada iseniz, hadiseye müdahale etmeyen, o adam da sizdiniz. Hani sonra da beni takip eden...”

“Evet, bendim. Ancak şunu söylemeliyim, o olaya bırakın sizi, bizi, Allah dahi müdahale edemezdi; bu bir. İkincisi, takip etmek zorundaydım tabi ki. Kimsiniz nereden bilebilirdim ki?”

“Peki, takip edip, sonra neden bıraktınız peşimi?”

“Eeeee... Hamdi takip edildiğini anlayınca, sizi o metruk haneye çekti ve tuzağına düşürdü. Bana da lüzum kalmadı o an. Dediğim gibi, Hamdi zeki çocuktur. Ne yapıp, ne yapmamasını bilir. Ta ki bugüne kadar...”

“Abi’m, sen de doladın diline bu meseleyi. Anlatacağım dedim ya...”

“Anlat o zaman...”

“ ‘Anlat o zaman’ dediniz de, vakit biraz geç oldu. Meyler bitti. Sohbete yarın devam etsek, ne dersiniz, Ali Emiri Efendi?”

“Hay hay, Sağdıç Bey... Bu arada, tanıştırayım. Sağdıç Bey. Siz ve ben hadiseleri hararetle anlatırken, ben de, bu ara da, Sağdıç Bey ile demleniyordum. Ancak dedikleri gibi, meyler bitti ve vakit epey de geç oldu. Haydi kalkalım artık, Sağdıç Bey...”

“Ali Emiri Efendi, ben yalnız maruzatımı tam teferruatıyla anlatamadım daha...”

“Hamdi’ciğim, yarın gelir erkenden anlatırsın. Günler torbaya girmedi ya. Hem 98 sene bekledin. Bir gün mü bekleyemeyeceksin?”

“Doğru diyorsunuz...”

“Bence de doğru diyorsunuz.”

“Affedin sizi tamamiyle unutmuştum.”

Ne demek, Efendim. Sağdıç ve diğer dostlarla olan muhabbeti, ben de ilgi ve iştahla dinledim. Dediğiniz üzre yarın devam ederiz zaten. Neyse, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut...

“Bir dakika...”

“Ne var, Sağdıç?”

“Ali Emiri Efendi’ye bir şey soracağım.”

“Buyrunuz, Sağdıç Bey.”

“Yalnız kısa olsun, Sağdıç.”

“Olur, Ali Emiri Efendi?”

“Evet. Buyrunuz, Sağdıç Bey?”

“Sahi, yağmur yağmamasına karşın, neden sırılsıklamdı Ziya Bey?”

“İsterseniz, Ali Emiri Efendi yerine ben diyeyim, Sağdıç Bey”

“Tabi ki, memnun olurum, Ziya Bey. Neden sırılsıklamdınız o gün?”

“Aşık olmuştum da, o yüzden Sağdıç Bey...”

Bu yanıtı da aldın, Sağdıç. Artı rahat uyursun. Nerede kalmıştım? Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar, iyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe