17.12.2007/Sayı:166
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Ne çabuk unuttunuz: PKK’ya af yasasını daha önce MHP çıkartmıştı!Ne çabuk unuttunuz: PKK’ya af yasasını daha önce MHP çıkartmıştı!

Seçimlerden önce meydanlarda ip atarak milliyetçi rüzgar estirmeye çalışan MHP’nin havası bilindiği gibi meclise girdikten sonra sönmüştü. Milletvekili olunca kediye dönen MHP’nin “bozkurt”ları, seçim çalışmalarında ettikleri lafları unutarak tam tersi duruşlar sergilemeye başladılar. Önce Bahçeli ile Tayyip barıştı. Seçimlerden önce birbirleri hakkında demediklerini bırakmayan düşman kardeşler, hatırlanacağı gibi Söğüt Şenliklerinde can ciğer kuzu sarması olmuşlardı. Daha sonra da dostlukları giderek pekişti. DTP’liler ile birlikte barış güvercinini oynayan MHP’liler, hızlarını alamayıp olmaz denileni yapmış ve DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’le el bile sıkışmışlardı.

Bu kadar dönüşün üstüne Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı için destek vermeselerdi Allah günah yazardı herhalde. Kazanamayacağını bile bile aday çıkararak meclise giren ve böylece Abdullah Gül için gerekli sayının bulunmasına katkıda bulunan MHP, AKP’nin koltuk değneği oldukça silinmeye yüz tuttu. Geçtiğimiz haftasonuna kadar uzun bir zamandır esamesi okunmayan MHP, özellikle Tayyip’in PKK’lıları eve çağıran çıkışından sonra birdenbire milliyetçiliğini hatırlayarak esip gürlemeye başladı.

9 Aralık tarihinde İzmir’de bir miting düzenleyen MHP, epeydir unuttuğu muhalefetçilik oyununa hızlı bir geri dönüş yaptı. İzmir Gündoğdu Meydanında düzenlenen “Türkiye tek yürek, Şimdi göstermek gerek” mitinginde konuşma yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Eve Dönüş Yasası çıkarmak isteyen Tayyip Erdoğan’ı sert bir dille eleştirdi. Devlet Bahçeli, “Bu, masum insanlarımızı, şehitlerimizi katleden bu hainlerin affedilmesi ve yaptıklarının yanlarına kâr kalmasıdır. Başbakan ateşle oynamaktan vazgeç ve artık kendine gel” dedi.

Terörle mücadele unsuru olarak bugüne kadar 8 kez pişmanlık yasası çıkarıldı. İlk pişmanlık yasası, 1985 yılında Başbakan Özal tarafından çıkarıldı. Üç yıl sonra 1988’de ANAP hükümeti bir yasa daha çıkarttı. Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra Yıldırım Akbulut başkanlığındaki hükümet, ANAP adına üçüncü yasayı yürürlüğe koydu. Demirel ve Erdal İnönü’nün ortak hükümet kurduğu dönemde de Demirel’in meşhur “Kürt realitesini tanıyoruz” çıkışından sonra 1992’de Pişmanlık Yasası çıkarıldı. Hemen sonrasında Çiller-Karayalçın döneminde ve Baykal’ın Başbakan Yardımcılığı görevinde bulunduğu DYP-CHP Koalisyonu döneminde 1995 yılında birer Pişmanlık Yasası daha çıkarıldı. O zaman Türkeş liderliğindeki MHP de yasaya dışarıdan destek verdi. 1999 seçimlerinden sonra MHP’nin de hükümet ortağı olduğu dönemde, 1999 ve 2000 yıllarında iki kez Pişmanlık yasası daha çıkarıldı.

Yani bugün AKP’nin çıkarmak istediği yasanın benzerleri MHP ve CHP’nin de iktidar olduğu dönemlerde çıkarılmıştı. MHP ve CHP’nin AKP’ye itiraz etmeden önce Türk Milletinin karşısına çıkıp geçmişte yaptıkları yanlışın özeleştirisini vermeleri gerekir. Bundan önce çıkan son Pişmanlık Yasasının altında imzası olan Bahçeli’nin çıkıp AKP aleyhine tek söz söyleme hakkı yoktur ve bunun hesabını Türk Milletine vermedikçe de olamayacaktır. MHP 22 Temmuzda Türk Milletini son kez tuzağına düşürmüştür.

Bundan sonra Türk Milleti için MHP diye bir parti olmayacaktır.


Geçtiğimiz haftasonu DTP, SDP, EHP ve EMEP’in İstanbul’da ortak düzenlemek istediği “Artık Yeter” mitingine valilik tarafından izin verilmedi. Mitingin düzenlenmek istendiği tarih olan 9 Aralık günü, mitingin düzenleneceği Çağlayan’a yakın Okmeydanı’nda toplanan PKK yandaşları, molotof kokteylli eylem gerçekleştirdi. DTP’den ayaklanma provaları ve bir tehdit

Tayyip yaptığı son çıkışla dağdaki PKK’lıları yeniden eve çağırırken evdeki PKK’lılar da geçtiğimiz haftasonu yaptığı eylemlerle İstanbul’da ayaklanma provası gerçekleştirdi.

Geçtiğimiz haftasonu DTP, SDP, EHP ve EMEP’in İstanbul’da ortak düzenlemek istediği “Artık Yeter” mitingine valilik tarafından izin verilmedi. Mitingin düzenlenmek istendiği tarih olan 9 Aralık günü, mitingin düzenleneceği Çağlayan’a yakın Okmeydanı’nda toplanan PKK yandaşları, molotof kokteylli eylem gerçekleştirdi.

Okmeydanı ve Beyoğlu’nda düzenlenen eylemler polis müdahalesiyle dağıtıldı ama son bulmadı. Gösterilerden bir gün önce de yine İstanbul Gültepe’de PKK yandaşları 1 saat içerisinde 12 aracı yakarak büyük maddi zarara sebep oldular. Gösterileri dağıtan polisin hemen sonra “Vatan sana canım feda” ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganları atarak uygun adım yürüyüş yapmaları da ender rastlanan görüntülerden birini oluşturdu.

Özellikle son bir aydır DTP’nin mitinglerinde gitgide yükselen bir şiddet grafiği ile karşı karşıyayız. Son bir aydır bütün DTP mitinglerinde istisnasız polisle çatışmalar yaşanmakta, PKK yandaşları gözaltına alınmaktalar. Seçimler öncesinde barış güvercinini oynayan DTP’lilerden eser yok. Her geçen gün DTP’lilerin söylemleri sertleşirken bu sertlik DTP’nin düzenlediği gösterilere de yansıyor ve bütün DTP gösterileri birer ayaklanma provasına dönüşüyordu. Son gösteriler de bunun son halkasını oluşturmakta. Kürt istilası sonucu İstanbul’un belli semtleri PKK yanlıları tarafından işgal edilirken aynı zamanda bu semtler PKK’lıların serhıldan dedikleri sözde ayaklanmalar için birer laboratuar olarak kullanılıyor. Hemen her hafta bir Güneydoğu’da bir İstanbul’da düzenlenen olaylı gösterilerle akılları sıra devlete “ayaklanırız ha” mesajı vermeye çalışarak taleplerinin yerine getirilmesini istiyorlar. Bütün bunlara karşılık Başbakan da herhalde daha fazla araba yakıp daha fazla cam çerçeve indirsinler diye dağdakileri de şehre davet ediyor.

PKK yandaşları ortalığı yakıp yıkarken bir taraftan da DTP’li milletvekilleri gerginliği had safhaya ulaştıran açıklamalarına devam ediyorlar. Meclis bütçe görüşmelerinde söz alan DTP eski eş başkanı ve Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk yaptığı konuşmada özet olarak şunları söyledi: “İnisiyatifin yeniden orduya havale edilmiş olması, kaçınılmaz sonu değiştirmeyecektir. Nedir bu kaçınılmaz son? Kürt sorununa demokratik çözümün, zamanın koşulu olduğu gerçeğidir. Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir düşünceye karşı duramaz. Kürt sorununda, sınır ötesi operasyon kararı, stratejik bir yanlıştır. Hatta iddia ediyorum; Türkiye, Kuzey Irak’a çekilerek bir kaosa, parçalanma sürecine çekilmek isteniyor. Orada bir ulus devlet kuracaklar. Çünkü orduları var, çünkü devletçileri var, çünkü çıkarları var. Kimse onları durduramayacak. Bu kaostan zarar görmemek için tek bir seçeneğimiz var; o da demokratik anlayışla kendi Kürt sorunumuzu çözmektir.”

Aysel Tuğluk belli ki Kürtlerin hamisi olan ABD’ye çok güveniyor. Hatta diyor ki Türkiye sınır ötesi operasyon yaparsa parçalanır.

Aysel Tuğluk’un bu laflarının, Barzani’nin “Siz bize müdahale ederseniz, biz de Diyarbakır’a müdahale ederiz” sözünden bir farkı yok. Ancak Barzani’nin gördüğü tepkinin onda birini bile görmedi Aysel Tuğluk.

Ama yine de Türk Milletini çok hafife almamasını tavsiye ederiz.

Binlerce yıllık dünya tarihi, yüce milletimizin yıktığı devletlerin enkazıyla doludur.

Bizden uyarması.


Yusuf Ziya Özcan'dan ilk açıklama: Türbanı çözeceğimPısırık Atatürkçülüğün sonucu

Hepinizin malumu olduğu üzere yeni YÖK Başkanı, Abdullah Gül tarafından atandı. Yeni YÖK Başkanı olan ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, AKP yandaşı kesimlerde coşku ile karşılanırken sözde Atatürkçü zevat ağlamakla meşgul. Atama haberini veren gazeteler neredeyse ikiye bölünmüş durumda. Günlük basının önemli bir kısmı haberi YÖK’e sürpriz atama başlığıyla verirken dinci basın ise “YÖK’e öğrenci babası başkan”, “Yasağa hayır diyen başkan”, “YÖK’te yeni dönem” gibi başlıklarla atamayı sevinçle karşıladı. Şeriatçıların sevinmelerini anlayabiliyoruz. Çünkü yeni atanan YÖK Başkanının en belirleyici özelliği türban konusunda mevcut iktidarla birebir örtüşmesi. Ancak malum medyanın geri kalan kesimlerinin atamayı nasıl sürpriz olarak değerlendirdiklerini pek anlayamadık. Asıl YÖK Başkanlığına Yusuf Ziya Özcan yerine Atatürkçü kimliğiyle tanınmış, üniversitede türbana karşı olan biri atansaydı sürpriz olmayacak mıydı?

Yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, ODTÜ sosyoloji Bölümü’nde Öğretim Üyeliği yapıyordu. 1973 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden mezun olan Özcan, yüksek lisans ve doktora derecelerini ABD’de Chicago Üniversitesinde yapan yeni YÖK başkanımız, 1992-1994 yılları arasında bugünkü model ülkemiz olan Malezya’da Uluslararası İslam Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak çalışmış. Özcan Malezya’dayken “İslami Perspektif içinde Sosyoloji ve Antropoloji”, “Geleneksel Müslüman Toplumlar” gibi araştırmalara imza attı.

Malezya’daki misafirliğinden sonra Türkiye’ye dönen Özcan, ODTÜ’de göreve başladı. Bu arada çeşitli dergi ve kuruluşlarda Bilim ve Danışma Kurulu üyeliği, yazı Kurulu Üyeliği gibi görevler de aldı. AKP politikasına yakın stratejiler üreten USAK (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) ve Uluslararası Hukuk ve politika Dergisi (UHP) bunlardan birkaçı. Tayyip’in TÜBİTAK Başkanlığına getirmek için büyük çaba harcadığı ve hakkında Fethullahçı söylentileri çıkan Prof. Dr. Nükhet Yetiş’in danışmanlığını da yapan Özcan’ın zaman zaman NATO’ya da danışmanlık yaptığı biliniyor. Emniyet istihbaratı ile de yakın ilişki içerisinde olan Yusuf Ziya Özcan, ODTÜ Kampusunda yapılacak olan “Uluslararası Güvenlik ve İnsan Hakları Araştırma Merkezi” çalışmalarına Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı ile birlikte başkanlık yapmış.

“İslam Ekonomik Gelişmeye Engel midir: Karşıt Delil ve Bazı Metodolojik Düşünceler”, “Türkiye’de polis ve Politika İlişkisi”, “Ülkemizde Cami Sayıları Üzerine Sayısal Bir İnceleme” başlıklı makaleleriyle tanınan Özcan, 2003 yılında şimdiki AKP milletvekili olan Zeynep Dağı’nın kocası olan İhsan Dağı ile birlikte Pollmark araştırma şirketini kurdu. İhsan Dağı ise hiçbirimizin yabancısı değil. Uzun süredir Fethullah’ın Zaman gazetesindeki yorum sayfalarında gözümüze çarpan İhsan Dağı, 28 Kasım tarihinden itibaren de Zaman’da köşe yazılarına başladı.

Pollmark araştırma şirketi ise AKP yanlısı anketleriyle tanınıyor. En son olarak ise “Cumhurbaşkanı kim olsun?” başlıklı bir anket düzenleyen Pollmark, deneklerinin ezici çoğunluğundan Abdullah Gül cevabını almış. Bu hizmetlerinin karşılığında Abdullah Gül YÖK Başkanlığına Yusuf Ziya Özcan’ı atamayacaktı da beni mi atayacaktı?

Yeni YÖK Başkanı Özcan’ın atama haberlerini veren tüm gazetelerde haberin yanında açılan kutularda Özcan’ın öğrencileriyle ne kadar içli dışlı olduğu, öğrencilerinin onu ne kadar sevdikleri üzerine anekdotlar verilmiş, Özcan’ın derslere üç yaşındaki çocuğu ile gelen sıra dışı bir öğretim görevlisi olduğu anlatılmaya çalışılmıştı. Bu anekdotlar aslında Özcan’ın öğrenciyle ne kadar seviyesiz bir diyalogunun bulunduğunu ortaya koyuyor. Mesela bir gün dersinde askılı kıyafet giyen bir kız öğrencisine “Kızım bugün halka açılmışsın” tarzında espriler yapmış. Aslında öğrencisini rencide eden, baskı altına alan, terbiye sınırlarını hayli zorlayan bir yaklaşımı olduğu kuşku götürmez.

Yusuf Ziya Özcan’ın en çok itiraz edilen özelliği ise hiç kuşkusuz “üniversitede türban” konusundaki görüşleridir. Çevresinde “Türbana Ilımlı Hoca” olarak tanınan Özcan gerçekten de türban konusunda serbestlikten yanadır. Bunu da çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Hatırlanacağı gibi, seçimlerin hemen ardından bir anket düzenleyen Tarhan Erdem, şeriatçılardan sert tepkiler almıştı. “Türban yasağı kalkarsa, üniversitede başı açık kimse kalmaz” diyen Tarhan Erdem’in analizini yorumlayan yeni YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, türbana bakışını şöyle ifade etmişti: “Hiç öyle düşünmüyorum. Hatta serbestlik ortamı oluşacağı için türban takanların bir kısmı vazgeçecek. Türban takmayanların gereksiz korkuları var. Serbestlik olursa, daha liberal demokrasi olur. O zaman bu mesele konuşulmayacak. Çevre baskısı asla olmayacak.”

Yeni YÖK Başkanının türban konusunda en son açıklaması bu yöndeydi. YÖK başkanlığına atanır atanmaz yaptığı ilk açıklamada da üniversitelerde yasaklamalara karşı olduğunu belirten Özcan “Benim iki misyonum var; birincisi bütün yasakların ünivesite’den kalkması, ikincisi ise üniversitelerin asli görevi olan bilimselliğe daha fazla önem vermesi.”

Öğretim üyeleri ve öğrencilere yönelik de mesajlar veren Özcan, “Benim onlara mesajım, önümüzdeki dönemde çok daha serbest bir üniversite görecekleri, hem öğretim üyelerinin hem de öğrencilerin düşüncelerini serbestçe açıklayabilecekleri bir ortamın oluşturulması olacak.” dedi. Bu açıklamalarından sonra şeriatçılar, türban ve katsayı sorununun çözüme kavuşturulacağını müjdeleyerek bayram ettiler.

Kürt-İslamcılar bugüne kadar bütün kritik noktalara en iyi adamlarını yerleştirdiler. Bugün bu gelenek YÖK başkanlığı meselesinde de devam etmektedir. Yusuf Ziya Özcan, YÖK başkanlığı için biçilmiş kaftandır ve Teziç’in görevinin biter bitmez atamasının yapılması tesadüf değildir. Tam tersine uzun zamandır yapılan bir araştırma sonucunda bulunan en iyi aday Özcan olduğu için daha adaylar ismen bile ortada yokken göreve atanmıştır. Atanırken kendi değişiyle Gül tarafından mülakata alınan bir YÖK başkanımız var artık, ne tadar övünsek azdır.

YÖK başkanlığına türban yasağına karşı birinin atanması Türkiye için hiç kuşkusuz önemli bir mevzi kaybı. Önümüzdeki bir yıl içinde şu an üniversitelerde mevcut Atatürkçü tavır sergileyen rektörlerinin görev sürelerinin dolacağını ve yerlerine de Cumhurbaşkanı sıfatıyla Abdullah Gül’ün atama yapacağı düşünülürse, durumun vehameti daha iyi anlaşılacaktır.

Peki bu tablonun sorumlusu kim? Daha doğrusu faturayı kime kesmek gerekiyor?

Çok açık söyleyelim bugünkü vahim tablonun tek sorumlusu, şu ana kadar bu kritik mevkileri elinde bulunduran ancak kendinden sonra kimin geleceğine ilişkin herhangi bir hazırlık yapmamış olan, sözde Atatürkçü tavırlarla kamuoyunun karşısına çıkan, ancak örgütlenmekten ve kadrolaşmadan korkan sözde Atatürkçülerdir. Şeriatçılar sadece günü değil geleceği bile planlayıp adım adım kadrolaşarak devleti ele geçirirken salya sümük ağlayıp yakınanlardır. Bugün dönüp baksanız o kimseler yine çekildikleri köşelerde aynı şekilde yakınıyorlardır. Ne diyelim ağzı açığın malını gözü açık yermiş.

Hatırlanacağı gibi bundan birkaç ay önce eski YÖK başkanı Erdoğan Teziç ile ilgili bir senaryo ortaya atılmıştı. Senaryoya göre Erdoğan Teziç görev süresinin bitimine az bir zaman kala istifa edecekti. Henüz görevde olan Sezer de Teziç’in yerine yine aynı çizgide birini atayacaktı ve YÖK başkanlığı en az dört yıl daha AKP’den korunmuş olacaktı. Hatta Teziç’in bir görüşmede Sezer’e konuyu açtığını ama Sezer’in buna karşı çıkarak “Herkes görevi kanunen bitene kadar devam edecek” dediği de söylentiler arasındaydı. Söylenenler ne kadar doğrudur bilemiyoruz ama şayet doğruysa, bugün Yusuf Ziya Özcan gibi birinin YÖK başkanı olması bu iki kişinin dirayetsizliğinin eseridir.


İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Antropolog Timuçin Binder, Türklerin Orta Asya’dan göç ederek Anadolu’ya gelmelerinin bir efsane olduğunu, aslında Anadolu’da yaşayan halkların 40 bin yıldır aynı olduğunu ortaya attı. Türkiye Türklerindir!

Geçenlerde Sabah gazetesinde yer alan bir röportaj Anadolu’dan Türk varlığını silmek için başlatılan yeni bir kampanyanın ilk adımlarından biri olarak gündeme geldi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Antropolog Timuçin Binder, Türklerin Orta Asya’dan göç ederek Anadolu’ya gelmelerinin bir efsane olduğunu, aslında Anadolu’da yaşayan halkların 40 bin yıldır aynı olduğunu ortaya attı. Hemen akabinde televizyonlarda da tartışılmaya başlanan Binder’in iddiasına göre, 1071 yılında Türkler buraya gelmediler, bugün bu topraklarda yaşayan halklar aslında 40 bin yıl önce de buradaydılar. Genetik araştırmalarının sunduğu verilerden yola çıktığını söyleyen Binder, açıklamalarında bazı tutarsızlıklar olsa bile farkında olmadan Türklüğü yüceltiyor.

Şayet resmi tarihin dediği gibi Orta Asya’dan Anadolu’ya bir göç olmadıysa ve bugün Anadolu’yu bütün dünya Türklerin yaşadığı yer anlamında Türkiye olarak adlandırıyorsa ve Binder’in dediği gibi buradaki halklar 40 bin yıldır yerinden kıpırdamamışsa, o zaman Anadolu bin değil 40 bin yıllık Türk yurdudur.

İkinci olarak da Anadolu’ya dışarıdan gelenlerin %10-15 olduğunu iddia ediyor. Yani dışarıdan gelmiş olanlar varsa bile bu oran ancak %10-15’tir diyor. Bu gelenlerin Türk olduğunu varsayarsak o zaman yine Türk Milletinin ne kadar büyük bir millet olduğu ortaya çıkar. Demek ki %10-15’lik bir Türk nüfus bile Anadolu gibi geniş bir coğrafyayı Türkleştirebilecek kadar büyük bir kültürel birikime sahiptir.

Binder’in açıklamaları aslında oldukça çelişkili ifadeler de içermekte. Bir yerde genetik araştırmaların insanın kökeninin veya soyunun nerelere kadar gittiğiyle ilgili veriler taşıdığından bahsederken, biraz sonra da Orta Asya’dan gelenlerin Türk mü, Afgan mı, İranlı mı olduğunu bilmenin çok zor olduğunu söylüyor. Genetik eğitimini ABD’de alan hocamız sanırım bir tek Amerikalıları genlerinden anlayabiliyor.

Diğer taraftan da Türklüğü bizim icat ettiğimiz bir kavram olarak kabul etmemiz gerektiğini belirten Binder, Türk veya Türklük kelimesini ilk olarak yabancıların kullandığını söylemeyi de ihmal etmiyor. Yani Türkçüler bugüne kadar alt tarafı 200 yıllık ve yabancı uydurması bir kavramı referans alıyorlar demeye getiriyor. Ama hemen alt satırda Göktürklerin kendilerine Türk dedikleri yazıyor. “Resmi” tarihe göre Göktürk devletinin kuruluş tarihi 552 yılıdır. Bilmem bir şey anlatabildim mi?

Son söz olarak Anadolu’yu Türk’ten soyutlamaya çalışanlara en büyük Türk olan Atatürk’ün bir sözünü hatırlatalım: “Bu memleket tarihte Türk’tü, şimdi de Türk’tür ve ilelebet Türk kalacaktır.”

NOT: Geçen hafta bu köşede Abdullah Gül’ü eleştirirken kullandığım “Çankaya noteri” sıfatından dolayı noterlik yapan okurlarımız, “Bizi nasıl Gül’le aynı kefeye koyarsın” diye üzüntülerini ilettiler. Gül’ün sıfatını Çankaya Mühürdarı diye düzeltir, tüm noter okurlarımızdan özür dilerim.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe