| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Türk ordusunun çok büyük bölümü Trakya sınırına ve gerisine yığılmıştı. Ama Churchill’in daha sonra yazdığı gibi, sonucu belirleyecek olan yeni silâhlardan yoksundu, hava gücü sınırlıydı, böyle bir savaş için yeterli sayıda tankları ve motorlu araçları yoktu, uçak ve tank saldırılarına karşı topları da yetersizdi. Bu durumda, komşu Bulgaristan’la 17 Şubat 1941’deki Ortak Bildirisi toprak bütünlüğünü karşılıklı olarak koruyor, iyi-komşuluk ve saldırmazlık ilkelerini yineliyordu. Bu açıklama Britanya ile 1939’da yapılmış olan antlaşmadan geri bir adım değildi. Ankara’ya gelen Britanya Dışişleri Bakanı Anthony Eden ile Genel Kurmay Başkanı Sir John Dill de Türkiye’den askerî müdahale istemediklerini belirttiler. Hitler, Papen’in girişimi üstüne, İnönü’ye yolladığı 4 Mart tarihli mektupta da Alman ordularının Türk sınırından altmış kilometre geriye çekildiklerini ve ülkesinin Türkiye’ye karşı saldırgan emeller beslemediğini belirtiyordu. Saracoğlu ile Eden’in Kıbrıs’taki buluşmasından sonra (19 Martta) açıklanan Ortak Bildiri iki ülkenin gene “görüş birliği” içinde olduğunu vurgularken, beş gün içinde (24 Mart) Moskova ve Ankara’da basına verilen bir Sovyet-Türk metni de Sovyetler’in Türkiye’ye saldırmak gibi bir amaçları olmadığını ve Türkiye eğer başka bir devletin saldırısına uğrarsa, Sovyetler’in böyle bir saldırıya destek vermeyeceklerini söylüyordu. Türkiye Bağdat’ta iktidarı bir darbeyle alan Raşid Ali’ye Suriye’den yollanıp güney Anadolu’ya geçirilmesi tasarlanan silâhlarının kendi topraklarından ulaştırılması önerisini reddetti. 6 Nisan 1941’de Almanlar ve Macarlar Yugoslavya’ya, gene Almanlar ve Bulgarlar da (kendi başına askerî eylemler yapabileceğini kanıtlamak isteyen ama çetin cevizle karşılaşmış olan Mussolini’ye arka çıkmak için) Yunanistan’a saldırdılar. Yugoslavya on bir gün sonra ezildi, Yunanlılar da 22 Mayısta teslim oldular. Bu gelişmeler Türkiye’yi daha da güç duruma sokuyordu. Balkan birliği diye bir şey kalmamıştı. Bulgaristan kapılarını Mihver’e açmış, kuzeyinde Romanya güçlü görünen saldırganın yanında yer almak için adımlar atmağa başlamış, Yugoslavya çiğnenmiş, Yunanistan üç devletin askerlerince işgâl edilmişti. Öte yandan, Hitler Türkiye’yi faşist kümeye çekmek için ona Suriye’yi verme gibi düşüncelerini kimi yakınlarına açıyordu.Bir süre sonra, Alman Dışişleri Bakanı Bulgar sınırında Türkiye yararına ufak değişmelere ve kimi Ege adalarının Türkiye’ye verilebileceğine ilişkin Papen’e öneriler sundu. Ama Türkiye’nin Avrupa sınırlarının biraz ötesi, Batı Trakya ve Ege adaları dahil olmak üzere, yabancıların elindeydi. Libya ve çevresinde yenilgiler tatmış olan Britanya, Irak’ta Alman-yanlısı yeni Arap iktidarından başka, Suriye’de ve Kıbrıs’ta kendine karşı akımların güçlenmesinden kaygılar duyuyordu. Bu koşullar altında bile İnönü Yunan Kralı Yorgo’ya (George) “Yunan askerlerinin yiğitliğini” öven bir ileti yollamaktan geri kalmadı. Türkiye’nin kaygısı kendi toprak bütünlüğünü korumaktı. Bu durumda, 18 Haziran 1941’de Almanya ile bu güvenceyi veren bir antlaşma imzaladı. Türk yetkililer antlaşmanın tüm aşamalarından Britanya’yı anında haberli kıldıklarından ve kartlarını açık oynadıklarından, bu antlaşmanın imzalanması Londra’yı şaşırtmadı. Bütün maddeleri ve her sözcüğü daha önce biliyorlardı. Metnin içinde bu antlaşmanın daha önceki sorumlulukları ortadan kaldırmadığına ilişkin maddenin bulunması Türkiye’nin 1939 antlaşmasını o gün de bilinçli olarak ve hukuken üstün tuttuğunu kanıtlıyordu. Bu nedenceyle bir açıklama yapan İnönü İstanbul kapılarına değin dayanmış olan Almanların Sovyetler’le de bir paktı olduğu bir sırada, bize yapılan toprak bütünlüğü ve saldırmazlık önerisini geri çeviremeyeceğimizi belirtmiştir. Gene bu koşullarda ve Kuzey Afrika askerî harekâtının Almanya yararına gelişmeler gösterdiği ortamda, İnönü Ankara’daki geleneksel at yarışlarında Britanya Büyükelçisini kendi locasına çağırarak, Alman diplomasi temsilcilerinin ve kalabalık seyirci kitlesinin gözü önünde, koşuları birlikte izlemelerini istemiş, Sir Hughe cumhurbaşkanının bu özel ilgisine hemen bir anlam verememişse de, iş yerine dönünce Tobruk’un düştüğünü öğrenmişti. Bu olayı zamanında haber almış olan İnönü Britanya’dan yana yakınlık duyduğunu göstermiş oluyordu. Bu sırada, Papen Türklere Azerilerin yaşadığı İran topraklarını (sözle) vermeyi düşlüyordu. Hitler Sovyet sınırları içinde Türkî dillerin konuşulduğu toprakları da (gene sözle) vermeyi birkaç kez ağzına aldığında, Berlin’e sırayla atanmış olan T.C. büyükelçilerinin ikisi de (Hüsrev Gerede ve Saffet Arıkan) bu konuyu konuşmayacaklarını bile söyleyerek tepki göstermişlerdi. Bu sözlü güvencelerin verildiği yıllarda, Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru ve Bolşevik Devriminden sonra Türk askerleri Kafkasya’da ilerlerken karşılarına bağlaşıkları Almanların dikildiklerini anımsayanlar yaşamaktaydı. Öte yandan, Stalin de İngilizler kanalıyla Türklere On iki Ada’yı ve Edirne’ye yakın Bulgar topraklarıyla Suriye’nin kuzeyini önermişti. Papen Suriye, Irak ve İran topraklarından birer bölümünün Türkiye’ye bırakılmasının sözünü bir daha ettiğinde, Saracoğlu “İskoçya’yı da isterim!” diyerek bu sözleri ciddiye almadığını göstermişti. Mussolini de Akdeniz’de küçük Castel Rosso Adasını vermeyi tasarlamıştı Alman Büyükelçisi 24 Şubat 1942’de başkentte Atatürk Bulvarından yukarı doğru iş yerine doğru yürürken patlayan bir bomba çevreyi sarstı. Papen’e bir şey olmadı, ama eline suikastten sonra kolayca kaçabilmesi için verilmiş olan sözde sis bombası aceleyle daha önce patlayınca, tetikçinin parçaları bile zor bulunmuş, onun Sovyet Konsolosluğunda iki Rus ile bir Slovenden atış eğitimi aldıkları saptanmıştı. Moskova’dan gelen baskılara karşın suçlular muhakeme edildi ve hapis cezalarına çarptırıldılar. Başbakan Saydam 8 Temmuz 1942’de ölünce, yerine Almanların dışişlerinden uzaklaştırmak istedikleri Saraçoğlu ödüllendirilerek atandı. Ekim ayı İngilizlerin El-Alemeyn’de, Sovyetler’in de Stalingrad’da zaferlerini gördü. Almanya’nın önüne dizilmiş olanların bu başarılarına karşın, Türkiye’nin kendine göre hâlâ güçlü Almanlara karşı savaşa girmesi gerçekçi bir seçenek olamazdı. Ancak, faşizme ayak direyenlere Almanlara krom satışını durdurma ve İran, Irak ve Hindistan yolunu Mihver’e kapatma gibi işlevleri yerine getirebiliyordu ki, bu da az katkı sayılmazdı. Churchill Sovyetler’in Stalingrad zaferinden sonra batıya yönelişlerinin yolunu Türkiye’nin yardımıyla da kesmeği tasarlıyordu. Türkiye Balkanlar yönünden yukarıya doğru uzanacak bu türlü girişimlerin “anahtarı” gibiydi. Fas’ın Atlantik’e açık Kazablanka kentinde yer alan toplantıda (14-25 Ocak 1943) Türkiye savaşa girmeğe yanaşmazsa, ona Boğazlar konusunda Sovyet dayatmalarına karşı çıkamayacaklarını söyleyeceğini açıkladı. İnönü Churchill’i ve yakın görevlilerini Adana’da kabul ettiğinde (30 Ocak 1943), Türkiye saldırıya uğrarsa “onun yardımına yollayacakları hemen hemen hiçbir güçleri olmadığını” kabul ediyordu. Nitekim, Almanlar başkent Belgrat’ı öç almak için bombalamaktan çekinmemişlerdi. Anadolu demiryolları ve Zonguldak kömür bölgesine de aynı şeyi yapabilirler, Bulgaristan’dan ve denetimleri altındaki Ege adalarından Boğazlar’a ilerleyebilirlerdi. Bulgaristan’da hava üsleri, Selânik’te tümenleri vardı. Churchill Adana buluşmasına ilişkin olarak Stalin’e ayrıntılı bilgi iletti. Bu mektubun yazıldığı gün Alman Generali Paulus Altıncı Ordusuyla Sovyetler’e teslim olmuştu. Churchill 11 Şubat 1943’de Avam Kamarasında yaptığı konuşmada, “Türkiye’yi karmaşa içine atmak gibi bir siyasetleri olmadığını…Türkiye için bir yıkımın Britanya ve tüm Birleşmiş Milletler için de bir yıkım olacağını…bu ülkenin saldırıya karşı sağlam bir temel oluşturduğunu…ve en karanlık günlerde bile, savaşın İran, Irak ve Abadan petrollerine giden yolunu kapayarak çok büyük bir hizmet yaptığını” söylemişti. İtalya’nın altı ay sonra (8 Eylül 1943) teslim olmasıyla Britanya askerinin Ege adalarına yöneldiği sırada gerekli malzemenin bir bölümü Anadolu’dan ulaştırıldı. Alman gücü hâlâ ağır bastığında geri çekilen İngilizlerle sivil Yunanlılar kurtuluşu Türk topraklarında buldular. Savaşın genel akışı Britanya ve onun bağlaşıklarından yanaysa da, Ege Denizi çevresindeki denge henüz hiç de öyle değildi. Alman uçakları Türkiye kıyılarını ateşe verebilirlerdi; Muğla tepelerine (yanlışlıkla dedikleri) bombalar bile düştü. Yeni Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu Kahire’de (4-6 Kasım 1943’de) Eden’le buluştuğunda ülkesinin savaşa katılması isteğinin tek başına ve onunla bağlantılı yeni silâhlar gibi konulardan kopuk biçimde ele alınamayacağını anlattı. Hemen ardından Vatan’da yayımlanan başyazı da yabancıların, savaşın başından bu yana, ülkenin çizgisini şu ya da bu yöne çevirmek istediklerini, oysa Ankara’nın hep kendi anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bundan sonra da böyle olacağını belirtiyordu. Tahran’da “üç büyükler” toplantısında (28 Kasım-1 Aralık 1943) Stalin Türkiye’nin silâhlı katkısının yararını bilmekle birlikte çatışmaların Doğu Akdeniz’de yoğunlaşmasının batıda ikinci cephenin açılmasını daha da geciktireceğini söylüyordu. Başkan Roosevelt de ABD’nin tüm savaş araç ve gereçlerine Japonlara karşı Pasifik’te gereksinim duyduklarını belirtti. Kendi İnönü’nün yerinde olsa, çok sayıda silâh almadan savaşa yanaşmayacağını ekledi. Churchill yalnız kalmıştı. T.C. Cumhurbaşkanı, Roosevelt ve Churchill’le görüşmeye Kahire’ye çağrıldığında Ankara Tahran Toplantısındaki eğilimleri bilmiyordu. Türk tarafı eğer bir karar alındıysa ve İnönü bu kararı dinlemek için çağrılıyorsa, gelmeyeceğini bildirdi. Ancak, Roosevelt ile Churchill’in İnönü’yü Kahire’ye götürmek için ayrı ayrı uçaklar göndermiş olmalarından aralarında bir görüş ayrılığı olduğu da belliydi. İnönü Roosevelt’in uçağını kullandı ve Kahire’de de aralarındaki görüş ayrılığının tanığı oldu. Ankara’dan daha ayrılmadan özel ve gizli bir toplantıda, başka çıkar yol kalmazsa, savaşa katılma onayı almışsa da, böyle bir zorlamayla yüz yüze gelmedi. Hele kendi toprağında üs kullandırıp köşede eli-kolu bağlı kalmaya hiç yanaşmadı. Savaşa girme sözü de vermedi. Papen Britanya Büyükelçisinin (opera aryaları söylemek gibi nitelikleri olan) uşağının gizli belgelerin fotoğraflarını çekip Alman askerî ataşesine satmak üzere ulaştırması nedeniyle, Kahire konuşmalarından da haberliydi. Papen Menemencioğlu’na Türkiye Britanya’nın isteklerine boyun eğecek olursa, İstanbul’un ve İzmir’in hava bombardımanıyla birer yıkıntıya dönüşeceğini söyledi. Bir İngiliz askerî kurulu 28 Aralıkta gelip Ankara’da bir hafta kaldıysa da, Türk silâh istekleriyle Londra’nın verebilecekleri arasında o kadar büyük bir uçurum vardı ki, yabancı görüşmeciler geldikleri gibi döndüler. Türkiye’de özellikle büyük kentler geceleri bir “karartma” uygulamasına girdi. Sokak ışıkları söndürülüyor, her evin her penceresine dışarıya aydınlık sızdırmayan siyah perdeler asılıyor, bekçiler uyarılarda bulunuyor ve kimi geç saatlerde halkı alıştırmak için canavar düdüklerinden sonra uçaksavar topları art arda ve kuru-sıkı patlıyordu. Üç büyükler Türkiye’nin durumunu Moskova, Malta ve Yalta Toplantılarında da görüştüler. Türkiye 2 Ağustos 1944’de Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesti. Bu bir savaş ilânı değildi. Ancak, Yalta’da (1 Ocak 1945) Churchill Birleşmiş Milletler’i kuracak olan San Francisco Toplantısına yalnız 1 Mart tarihine değin Mihver’e savaş ilân edecek olan devletlerin katılması koşulunu önerdi. Türkiye de bu kararın gereğini yaptı, Mihver’e karşı savaş ilânında bulunmuş devletler kümesine katıldı ve Birleşmiş Milletler’in kurucu üyelerinden oldu. Böylece, Türkiye neredeyse son dakikaya dek gerçekte ya da hukuken savaşan devletlerin dışında kalmıştı. Çarpışan her iki kümenin de onu kendi yanında görmek istediğine kuşku yoktu. Türk dış siyaseti ise, ülkenin ulusal çıkarlarının gereğine uyuyordu. Savaşanlar arasında yeğlediği bir yan da kuşkusuz vardı. Daha 1920’li ve 1930’lu yıllarda Avrupa’da ve Akdeniz’de yakın tehlikeler olarak İtalyan ve Alman saldırganlığını görmüştü. İtalya’nın Etyopya’ya saldırısı ve Almanya’nın Avusturya ve Çekoslovakya gibi bağımsız komşularını kendine katması onu İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce Britanya ile Fransa’ya yaklaştırdı. Bu üçünün 1939 antlaşması Ankara’nın savaş boyunca temel tutumunu gösteriyordu. Karşılıklı güvenin imzacı devletlerinden Fransa’nın yenilmesi ve Vichy yönetimiyle karşı yana geçmesi bu antlaşmayı uygulanamaz duruma soktu. Britanya’nın kendi geleceği bile tartışılır durumdayken, Mihver güçleri Balkanlar’ı çiğnemiş, Moskova ve Stalingrad önlerine dikilmiş, Kafkasya eteklerine varmış, Suriye ve Irak gibi komşularda etkinliğini arttırmış, Ege adalarını denetimi altına almış ve Kuzey Afrika’da Mısır topraklarının içine sokulmuşlardı. Gene Mihver’in Bulgaristan, Yunanistan, Suriye, İran ve Sovyet topraklarından parçalar koparıp Türkiye’ye verme sözlerini ciddiye almadı. Çatışan devletler arasında kendine “faşist” değil, “demokratik” diyenleri tutuyordu. Kendi ürettiği kromu da Almanya’ya ön-ceki bir antlaşma gereği ve kısa bir süre için sattı. Britanya tümünü alabilecek durumda olsaydı, ona vermeğe hazır olduğunu zamanında belirtmişti. Almanya ile ilişkileri kesme ve savaş ilânı yoluna son anlarda saptıysa da, bu kararlarının değeri vardı ki, Britanya ve bağlaşıkları bu isteklerini Ankara’ya ulaştırdılar. İkinci Dünya Savaşı boyunca ülkemizin görünümü yabancı büyük güçlerin diledikleri yöne çekebildikleri küçük bir varlık olmadığını, ister yaptığı antlaşmalar ya da ister yansız tavırlarıyla kendi değerini tüm ilgiliklere onaylatan kişilikli bir devlet olduğunu kanıtladı.
|