10.12.2007/Sayı:165
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

‘Kitap’

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Herkeslerin bir sonbaharı var, ben kendi sonbaharımı yaşıyorum; Istanbul’dan epey uzakta. Ancak Istanbul, öyle bir yer ki, hiçbir yerlerde yok ancak her yerlerde de var. Aynı zaman gibi. Zaten Istanbul bir yer değil, bir zaman, zaman birimi. Değiştiriyor insanı ancak değişmiyor. Geçen günü, Ali Emiri Efendi konuk oldu bana. Öleli 84 yıl olmuş. Eskilerden, yenilerden uzun uzun konuştuk. Başından bir olay geçmiş, bundan taaaa 98 yıl önce. Türk tarihini değiştiren bir olay, bir gerçek. Velhasıl, konuşmanız gerek...

Sene, miladi 1908... Abdülhamit Han Hazretleri devrilmiş, yerine Sultan Mehmet Reşat çoktan geçmiş idi. Ancak hakimiyet Enver Paşa Hazretleri’nde. Hakimiyet artık hakimiyet değil ancak. Çoktan yeller eser olmuş şol saltanatın yerinde. Zaten son 100 senedir esiyordu ya, hadi neyse... Ben de, iyi-kötü, bu senelerin mahsülü bir Osmanlı’yım, Istanbul’luyum. En büyük merakım da Sahaflar. Kitaplardan da çok hatta. O koku, o görünmeyen ses. İnsanların kitaplara olan o sükunlu hürmeti, sankiyse, Sağdıç Bey, tatlı ve huzurlu bir ses ve koku yayar, ben de o koku ve sese bayılırım. Sayfalar yorganım, ciltler gökkubbem. Burada öyle rahatım. Kitaplar olduğu için sahafları değil, sahaflar olduğu için kitapları seviyorum. Bu sevgim dışında da, pek beni keyiflendiren ya da endişeye sevk eden bir hal yok idi. Taa ki o güne kadar. Ben de bilemezdim Sağdıç Bey’ciğim, başıma böyle haller geleceğini... Bir gün evime doğru yürürken bir çığlık duydum. Normal şartlarda korkup kaçardım. Ancak beni o çığlığa çeken bir his hasıl oldu o an. Elleri-kolları kuvvetli olan bir his. Kurtulamadım tesirinden ve çığlık istikametine doğru yürümeye başladım. Yürüdükçe çığlığın derecesi düşüyordu. Düştükçe de, daha bir tatlı korku içreme yuva yapıyordu. Yaklaştım. Yaklaştım ve yaklaştım. Bir de ne göreyim, Sağdıç Bey? 20 yaşlarda bir delikanlı, ortayaşlardaki bir hanımı öldürüyor, hatta öldürmüş. Beni görünce de, haliyle korkarak, koltuğunun altına bir şey alarak oradan uzaklaştı. İçremden: “Ali Bey, gitme” dedim ancak nafile. Durduramadım ve çocuğu takibe aldım. Bu arada, bir adam daha vardı sokak başında. Tuhaf şey, bu hadiseler cereyan ederken orada, beyfendinin o hadiseden uzak kalması imkansız idi. Hatta ve hatta, benden de iyi takip etmiş olmalıydı bu cinayet anını. Gözleriyle görmüş olmalıydı. Ancak hadiseye sessiz kalmış ve kadıncağız oracıkta cinayete kurban gitmişti. Çok ancak çok tuhaf. Bütün bunlar kafamdan geçerken, bir yandan da ağır adımlarla çocuğu takibe devam ediyordum. Ben çocuğu takip ederken, az evvel söylediğimden daha da garip bir şekilde, adam da beni takip ediyordu ardım sıra. Ben çocuğun, adam benim peşimde takriben bir 1 saat yürüdük. Yollar cam gibi aydınlık, gece de mehtap 14 kere maşallah. Rahat bir takip anlayacağın, Sağdıç Bey. Etrafta da kimsecikler yok. Ben, çocuk, o adam ve çocuğun koltukaltındaki çaldığı şey. Henüz ne olduğunu bilmiyorum ancak esrarengiz bir şekilde çekiyor beni kendisine. Zaten çocukla işim yok. İşim, çaldığı o şeyle çocuğun. Öyle böyle derken, epey uzaklaştık ilk mekandan. Bir de baktım ki, çocuk metruk bir haneye girdi. Girip girmeme tereddütü içresinde, karar verdim girmeye. Arkama baktım, adam kaybolmuş. Şaşırdım. Şaşırmaya fazla da süre vermeden, çocuğun peşinden girdim eve. Girer girmez de, biri yere itti beni ve kafama sertçe bir şeyle vurdu. Dünya hafif hafif bulanırken, kalın kaşlı bir yüz ve iki zebercet göz görerek en son, kendimden geçtim.

“Eeeee, sonra?”

Sonrası hatırımda pek yok. Haliyle bir zaman sonrasında, aheste aheste uyandım. Hemen bir saate baktım. Saat öğle. Orama, burama, cüzdanıma baktım. Her şeyler tastamam, yerli yerinde. Şaşırdım aslında. O kurbanla beni ayıran ne idi? O ölmüşken, ben sağlamdım. Hem de paraların kuruşuna dokunulmamış idi. Öyleyse, bu başıma gelen hadisenin izahı ne olabilirdi ki? Düşündüm. Düşündüm. Bir şeyler bulamadım. O metruk haneden çıktım, evime doğru yürümeye koyuldum. Ben böyle baygın yatarken, Istanbul meğersem, çoktan o esrarengiz cinayeti diline dolamış idi. Sokaklarda bu konuşuluyordu. Hadiseyi bildiğimden midir nedir, sankiyse cümrü ben işlemişim gibi insanlar devamlı bana bakıyor yahut ben öyle hissediyor idim. İşte bu kötü bakışların hissiyatı peşinde, kendimi eve zor attım. Atar atmaz da, hizmetlim Makbule Hanım: “Bu gece yine yazıhanenizde mi uyudunuz, Ali Emiri Efendi?” diye sordu. Tereddüte mahal vermeden: “Evet” dedim. “O zaman dün geceki cinayeti işitmemişsinizdir, Efendim” dedi. Ben de “Yok, yok” diyerek geçiştirdim ve “Bana bir az şekerli yapabilir misiniz, Makbule Hanım” dedim. Hemen odama çekildim. Tam üstümü değiştiriyordum ki, Makbule Hanım, sankiyse ben 10 dakika evvel söylemişim gibi, benim az şekerliyi uzatıverdi birden. Akabinde de, dün geceki hadiseyi, konu komşudan duyduklarıyla yalan yanlış bana anlatmaya başladı. Her bir şeyler söylediğinde, ben de kendi kafamda canlandırıyorum yeniden hadiseyi. Güzel güzel canladırırken tam: “Ama kadının parasına puluna dokunmamışlar, Efendim. Hayret!” deyince, iş iyice içresinden çıkılmayacak bir hal aldı benim açımdan: Beni bayılttı, paramı almadı. Kadını öldürdü, parasını almadı; ancak o şeyi aldı. Ancak o şey ne idi? Bir türlü kafam almıyordu olanları. Ancak elimden de ne gelebilirdi ki? Senelerin bademiçi Ali Emiri Efendi’si, ne yapabilirdi ki? Sineye çektim. Sene de kendini çekti ve artık gün miladi bindokuzyüz9 idi...

Kimi zaman az, kimi zaman çok, hadiseyi düşündüğüm oldu. Ancak gün geçtikçe küllenmeye de yüz tuttu. Zaten bir çok şeyler de iyiden iyiye küllenmeye koyulmuş idi. Mesela Osmanlı... Mesela evvel aylarda kaybettiklerimin hüzünleri... Artık iyiden iyiye anlaşılıyordu ki, ne Osmanlı, ne kaybettiklerim geri gelebilirler idi. Memleket ecnebi ve gayrimüslimlerin elinde oyuncak olalı 100 seneyi zaten geçmiş, artık bir müsabakanın fazla anları oynanıyordu sankiyse. Bunu aklı selim her Osmanlı anlayabilirdi artık. Ömrümüz bir askının uçrasındaydı. Belkiyse yarın, bütün Memalik-i Osmaniye vefat edecekti ve bütün bu vefat hezeyanları içresinde yeis ile kıvranan insanlar ve de bir Türk Istanbul. İşte, asıl üzüldüğüm husus bu idi. Ancak elimden ne gelebilirdi ki? Onca paşalar, nazırlar muvaffak olamamışlar da, bir bademiçi Ali Emiri Efendi mi muvaffak olacaktı? Aman gönül, sen de... Hep böyle hayaller kurar zaten! İşte bu hallerde, bir ileri, bir geri giderken hayat, sahaf gezmelerimi aksattığımı farkettim uzunca bir süredir. Pazartesilerden bir Pazartesi, çıktım sokağa ve güzergahımdaki sahafları bitap düşene kadar gezmeye karar verdim. Başladım 1, 2, 3, 4, 5, 6... dolaşmaya. Beni tanıyanlarla ayaküzre iki hoşbeş ve akabinde gezmeye devam. Kervan kervan dolaşıyorum sahaflarını bütün Istanbul’un. Kimi meyhane, kimi de benim gibi sahaf dolaşır, Sağdıç Bey’ciğim. Yalnız dolaşırken, devamlı kulağıma 30 altınlık bir kitap çalınıyor: “Bir kitap var, Ağbi, tam 30 altın. Tam 30...”, “Sihir, büyü kitabı deniyor, tövbe, tövbe... Günah, günah...”, “Kitabı alan çarpılıyormuş... Ahan da böyle...”, “Kimseye kısmet olmamış bu kitap, Sultan Hamid’e dahi...” gibisinden bir sürü mübala. Merakım kabardı tabi. 3-5 sorduktan sonra, hangi sahaf olduğunu öğrendim ve yola koyuldum. Yürüyerek, 30 dakika içresinde vardım. Girdim kapıdan. Selamınaleyküm-Aleykümesselam. Etrafa bakıyorum. Bakınca, 30 altınlık kitabın olacağı bir sahaf değil. Hatta gariban bir mekan. Böyle şaşkın şaşkın bakarken, dükkan sahibi: “Buyrun Beyfendi.” dedi. Lafı bir- iki geveledikten sonra: “Mübala yoksa işittiklerimde, burada 30 altınlık bir kitap var imiş, doğru mudur?” diye sualimi sordum. O da: “Evet, Beyfendi, var.” dedi. Akabinde alttaki sohbet geçti aramızda:

“30 altın... Çok değil mi?”

“Çok değil, Beyfendi.”

“Nasıl çok değil?! Bu paraya kitap değil, kütüphane alırsınız.”

“Bu kitap ehemmiyeti fevkalede bir kitap, Beyfendi.”

“Ehemmiyeti nedir, peki?”

“Beyfendi, istersiniz kendi gözlerinizle görün.”

Böyle de söyleyince, pek bir heyecanlanmış idim. Acaba ne kitabı idi? Meraklanmamış süsü vermek için, az biraz bekledikten sonra:

“Olur, getirin. Bir bakayım.”

“Oğlum Hamdiiiiii! Getiriver bizim kitabı!!!”

Heyecanım öyle bir yerleşmişti ki içreme, nerdeyse dükkandan o an çıkacak idim. Duramıyordum yerlerimde. Dışraya çıkıp, bir bağırmak istiyordu canım, avaz ve avaz. Yahu ne oluyor sana kuzum Ali Emiri Efendi? Ne olabilir ki bu kitap? Değerli bir el yazmaları mı, tefsir, seyahatname ya da Kur’an mı? Hepsinin de en şahanelerini gördün, dokundun ve hatta sahip oldun. Nedir bu telaş... Diye diye sayıklarken içremden, kitap geldi. Ancak, kitap bana değil de, ben kitaba geldimdi sankiyse. Geldim ve o geldi. Geldim ve o geldi. Ellerime, en eski asırların alimleri gibi bağdaş kurdu. Bir yanardağ gibi bağdaş kurdu ellerime. Dondum. Kaldım. Kitabı açmadan, kitabın ne olduğunu anlamadan dahi, kitabın efsunu hayran bırakıyordu insanı. Ellerimde kitap, kitaba bakakaldım. Kafamı kaldıramıyordum. Efsunu üzremden atıp, kaldırdım ve... Benim o çocuğu gördüm. Kalın kaşlı o yüz ve iki koca zebercet göz. Çocuk beni hatırlayamamış olacak ki, hiçbir korku ya da endişeye kapılmadı. Hem çocuk, hem de dükkan sahibi bana bakıyorlar idi; bir şeyler söylemem için:

“Nedir bu kitap?”

“Biz de bilmiyoruz, Beyfendi. Ancak kıymetli olduğunu biliyoruz, hem de çok.”

“Nereden biliyorsunuz?”

“Sahibi söylemişti bize.”

Sahibi mi, yoksa sahibesi mi? Ayrıyeten, nasıl söyleyebilirdi ki, değil mi, Sağdıç Bey? Sahibesi o gece o cinayete kurban gitmemiş miydi? Yine böyle fikirler, hülyalar geçerken dimağımdan, kitap, bir tavus tüyü gibi beni büyülemeye devam ediyor idi. Dükkan sahibine: “Kitabı, kimselere satma. Bana en fazla bir hafta mühlet ver. O zaman kadar getiremezsem satarsın.” dedim. O da kafa salladı bu duruma. Dükkandan sürü fikirlerle çıktım. Parayı nereden bulabilirdim ki? Ancak paradan önce, şu benim “kalın kaşlı, zebercet gözlü” çocukla bir konuşmam gerekti. Ancak nasıl?

“İş bitiminde çocuğu yakalar konuşursunuz, Ali Emiri Efendi.”

“Nasıl öyle aniden yakalayıyayım ki, Sağdıç Bey? Ömrü hayatımda hiç bu tür mevzularla haşır neşir olmadım ki. Yüzüme gözüme bulaştırırım muhakkak. Oldum olası hafiyelik işlerinden hiç mi hiç anlamam. Hem hatırlamaz mısınız, Sağdıç Bey; o cinayet gününde dahi beni nasıl atlattığını?”

“O da doğru ya...”

“Doğru ya...”

“Eeeeee, ne yapacağız, Ali Emiri Efendi?”

O zaman şöyle düşünmüş idim: Ben çocuğun peşinden gelemiyorsam, çocuğu yanıma getirtirim. Ancak getirtmek için de, illa ki, önce kitabı satın almak icap eder. Şöyle kafa hesabıyla bir baktım ki, hemen elime geçirebileceğim miktar en fazla 5-10 altın arası değişir. Gerisi, ya gerisi? Tam 1 hafta zamanım var idi, tam 1 hafta. Bu ‘1 hafta’ lafını tekrarlayarak, odam içresinde, bir aşağı, bir yukarı gidip geliyor idim. Hatırlarım, Makbule Hanım, nasıl da tedirgin olmuş idi. Hatta sonradan öğrendim ki, benim için büyücü- falcılara dahi gitmiş. Asıl ben Makbule Hanım’a deli muamelesi yaparken, en akıllı teklif O’ndan geldi.

“Nedir?”

“Dostum Mehmet Ziya Bey’den yardım talep etmek.”

“Mehmet Ziya Bey mi, kimdir ki O?”

“Tanırsınız. Mehmet Ziya Bey ya da nam-ı diğer Ziya Gökalp.”

“Hiç bilmiyordum.”

Artık biliyorsunuz, Sağdıç Bey. Meseleye dönersek gene, Makbule Hanım’ın söylediği, güzel fikir idi; çünkü o zamanlar Ziya Bey’in arkasında, kendisinin de içresinde bulunduğu İttihak ve Terakki var idi. O ne yapar eder, parayı temin ederdi muhakkak. Ancak terslik şu idi: Şu an Ziya Bey, Selanik’de hal-i hazırda devam etmekte olan, İttihak ve Terakki Kongresi’nde Diyarbekir delegesi olarak bulunuyor. Bir hafta içresinde, O’na ulaşmak ve parayı temin etmek fazlasiyle zor, Sağdıç Bey. Bakalım neler olacak? İstersen bunu da, yemekte konuşuruz. Zaten Istanbul’u da hayli özlemişim; şu an bir rakı-balık pek kıymete geçer doğrusu.

Bence de Sağdıç. İstersen, Ali Emiri Efendi’yi daha yormayalım. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinde öperim. Kolay ve rastgele Sağdıç. İyi akşamlar, iyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe