
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin |
|
Putin istediğini aldı
Rusya’da 2 Aralık tarihinde yapılan Parlamento seçimleri Putin’in zaferi ile sonuçlandı. Putin’i liste başı göstererek tüm stratejisini Putin üzerine kuran Birleşik Rusya Partisi, neredeyse tamamı sayılan oyların yüzde 64’lük kısmını aldı. Komünist Parti yüzde 11.6, Vladimir Jirinovski’nin liderliğini yaptığı Liberal Demokrat Parti yüzde 8.2, Adil Rusya Partisi yüzde 7.8 oranında oy alarak Rusya’daki yüzde 7’lik seçim barajını aşan ve Parlamento’ya milletvekili göndermeye hak kazanan diğer partiler oldu. Eski seçim sisteminde ise ülke barajı yüzde 3’tü ve milletvekillerinin yarısı partiler diğer yarısı ise bağımsız listeler ile seçiliyordu. Bu sonuçlar ve yeni seçim sisteminin yardımıyla Putin, kendisine muhalefet edebilecek büyük bir çoğunluktan kurtulmuş oldu.
Açıklanan rakamların bu şekilde kesinleşmesi durumunda ise 450 sandalyeli Parlamento’da Birleşik Rusya Partisi’nin 306, Liberal Demokrat Parti’nin 45 ve Adil Rusya Partisi’nin 42 sandalye kazanması bekleniyor. Putin’i destekleyen partilerin Parlamento’da kazandıkları 393 sandalye ise Putin’e istediği her konuda anayasa değişikliği yapmanın yolunu açıyor.
Seçim sonuçlarının değerlendiren tüm uzmanların ortak görüşü, BRP’nin oylarındaki bu patlamaya halkın Putin’e verdiği desteğin neden olduğu yönünde. Petrol fiyatlarının sürekli artması, dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından birisi olan Rusya’nın ekonomik anlamda rahatlamasını sağlamıştı. Seçimlerin mutlak galibi BRP de seçim kampanyası boyunca buna vurgu yaparak, ülkedeki ekonomik gelişmenin sürmesi için kendilerine, daha doğrusu Putin’e oy verilmesi propagandasını yaptı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de, elde ettikleri zaferi kendisine duyulan güven olarak değerlendirdiğini söylüyor. Bu sonuçların yükselen bir istikrarın işareti olduğunu söyleyen Putin, sonuçları Rus halkının ülkenin yıkıcı bir yöne gitmesine izin vermemesi olarak yorumluyor. BRP’ye oy veren seçmenler de, oy kullandıktan sonra basına yaptıkları açıklamada Putin nedeniyle bu partiye oy verdiklerini açık açık söylüyorlar.
Seçim sonuçlarının açıklanması ile birlikte KGB eski ajanı Aleksandır Litvinenko’yu zehirlediği gerekçesiyle Londra tarafından iadesi istenen ve iki ülke arasında diplomatik krize neden olan Andrey Lugovoy da Jirinovski’nin partisinden milletvekili seçilerek dokunulmazlığa kavuşmuş oldu. Artık İngiltere’ye iadesi söz konusu bile olamayacak.
Seçim sonuçları Putin için yaşamsal öneme sahipti ve Putin seçimlerden istediğini elde etmiş olarak ayrıldı. Putin belki 2012 yılındaki seçimlere kadar başkan olarak görev yapamayacak çünkü Rusya Anayasası bir kişinin üst üste üç kez başkanlık yapmasına izin vermiyor. Ama herkesin ortak kanaati, Putin’in başbakan olarak ülkeyi perde arkasından yönetmeye devam edeceği. Belki de Parlamento’da yeterli desteğe ulaştığı için Rusya Anayasası’nda ufak tefek değişikliklerle başkanlığın yolunu önceden açabilir. Ancak 2012 yılını beklesin ya da beklemesin, unvanı farklı bile olsa Rusya’yı Putin’in yönetmeye devam edeceği gerçeğinin herkes farkında.
|
|
Yalancının mumu
yatsıya kadar bile dayanamadı
George W. Bush ile Nasreddin Hoca arasındaki benzerlik nedir? İkisi de ya tutarsa hesabıyla hareket ediyor. Yalnız ikisinin arasında yine de ufak bir fark var. Birisi insanları güldürürken, diğeri insanların tüm yaşamını karartıyor. Irak’a kitle imha silahları olduğu savıyla saldırıp işgal eden ABD, aradan yıllar geçmesine karşın hâlâ sinek ilacı bile bulabilmiş değil. Ya tutarsa demişti ama tutmadı. George W. Bush bir kez daha ya tutarsa taktiğiyle elle tutulur bir kanıt olmadan İran’a saldırmaya kafasına koymuştu ki, kendi istihbarat birimlerinin hazırladığı rapor basına açıklanınca bütün planları altüst oldu.
Hazırlanan raporun yalanlanma şansı da yok; çünkü raporun hazırlanmasında görev alan o kadar çok istihbarat kurumu var ki! Merkezi Haberalma Kurumu (CIA), Federal Araştırma Bürosu (FBI), Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA), Hava Kuvvetleri İstihbaratı (AF ISR) gibi birçok kişinin bildiği kurumların yanında, adını sanını duymadığımız on altı ABD’li istihbarat kuruluşu tarafından hazırlanan rapora göre İran nükleer silah geliştirme çabalarını 2003 yılında bırakmış. İran artık yalnızca uranyum zenginleştirme çalışmalarını sürdürmekteymiş. Raporda İran’ın 2003 yılı sonunda nükleer silah programını durdurduğu yolunda “yüksek derecede güvenilir” ve bu programın 2007 yılı ortasında yeniden başlatılmadığına dair de “orta derecede güvenilir” istihbarat elde edildiği bildiriliyor. Güvenilir istihbaratın kaynağının ise geçen yıl Türkiye’ye geldikten sonra esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolan İran eski Savunma Bakanı ve Devrim Muhafızları Komutanı General Ali Asgari olduğu iddiaları ortaya atılıyor. Guardian gazetesinin iddiasına göre CIA İran’ın nükleer programını dünyaya duyuracak bilgileri vermesi için Asgari’yi kaçırdı ama General’in verdiği bilgiler tam aksi istikamette olduğu için rapor bu şekilde yayınlanmak zorunda kaldı. Ortaya atılan diğer çarpıcı iddia ise, İran’ı bir savaşla yola getiremeyeceğini anlayan Başkan Bush’un raporu bizzat kendisinin hazırlattığı. Tabiî ki bunların hepsi şu an için kanıtlanamayacak iddialar.
AP Ajansı’na bilgi veren bir ABD’li yetkili, “İki yıl önceki kanımız, İran’ın nükleer silah yapmaya kararlı olduğu şeklindeydi. Ancak durumun farklı olduğu görülüyor. Nükleer silah elde etme programını durdurmuş olması, bu silahlardan yapma konusunda eskisi kadar kararlı olmadığını ortaya koyuyor” diyerek Bush’un elinden saldırı için yasal(!) tüm kozları almış oldu. Açıklanan raporun Bush cephesinde soğuk duş etkisi yarattığını tahmin etmek güç değil. Çünkü açıklanan rapor doğrultusunda İran’a uluslararası yaptırım uygulamak artık eskisi kadar kolay olmayacak.
Fakat huylu huyundan vazgeçmeyecek gibi görünüyor. Ortada bunca açık bir kanıt olmasına karşın Bush, “İran’ın hâlâ bir tehlike olduğunu hissediyorum. Rapor İran’ın ciddi biçimde, barışa bir tehdit olarak değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Benim fikrim değişmedi. İran tehlikeliydi, İran tehlikeli ve İran nükleer silah yapabilme bilgisine sahip olduğu sürece tehlikeli olmaya devam edecektir” diyerek saldırma içgüdüsünden vazgeçmeyeceğinin sinyallerini veriyor. Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da Bush’a katılarak, “İran’ın nükleer silah programını 2003’te durdurduğuna” ilişkin son raporunun, bu ülkenin artık tehdit oluşturmadığı anlamına gelmediğini açıkladı. Ne diyebiliriz ki, yenilen pehlivan bir türlü güreşe doyamıyor.
Açıklanan bu raporun aynı biçimde İsrail’i de memnun etmediği bir gerçek. raporu kabullenemeyen İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın “Büyük olasılıkla İran, nükleer bomba imal etme programına devam ediyor” açıklaması, Reuters’ın da manşete taşıdığı gibi İsrail’in kanadını kırmışa benziyor.
İran tarafında ise şu anda kazanılan bir zaferin coşkusu yaşanıyor. Halka seslenen Ahmedinejad, “Bu rapor, İran halkının zafer bildirisidir. Bu rapor, nükleer program konusunda İran halkının dünyadaki büyük güçler karşısındaki büyük zaferinin ilanıdır” dedi. Bu raundu kazanan Ahmedinejad ve İran oldu. Fakat elbette ki ABD ve İsrail’in İran’ı vurmak konusundaki düşüncelerinde en ufak bir değişiklik yok. Bu rapor en fazla zaman kaybetmelerine neden olacak. Eğer amaç gerçekten nükleer silahların yayılmasını engellemek olsaydı, zaten yaptırıma uğrayacak ilk ülkenin İsrail olması gerekirdi. İran’ı nükleer silah üretmeye çalışmakla suçlayan ABD’nin önce bir tarihe bakması gerekiyor. Tarihte acaba kaç tane ülke sırf denemek için bir nükleer bombayı sivil insanların üzerine bırakmış? Eğer bir kitle imhacısı aranıyorsa tarih hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bunun adresini gösteriyor.
|
|
Sonuna kadar Chavez
Soluklarımızı tutup sonucunu beklediğimiz halk oylaması sonunda belli oldu. Evet, Chavez siyasi yaşamındaki bir oylamadan ilk kez yenik ayrıldı. Venezüella Ulusal Seçim Konseyi anayasa reformu için yapılan referandumda yüzde 51 “hayır”, yüzde 49 “evet” oyu çıktığını açıkladı. Yalnızca 125.000 oy farkı, ya da Chavez’in dediği gibi “mikroskobik bir fark”, Chavez’e uzun soluklu bu savaşımındaki ilk yenilgisini tattırdı.
Chavez’in kazanmasını gerçekten çok istedik ve kazanacağına kendimizi inandırdık. Venezüella halkının geleceği için ve aslında tüm hepimizin geleceği için bu halk oylamasının sonucu çok önemliydi ne de olsa. Chavez şimdilik başaramadı ama bu sonsuza kadar böyle gideceği anlamına gelmiyor. Chavez’in önünde halkına adayacağı daha çok uzun yılları var.
Oylamadan önce yapılan Chavez yanlısı son mitingler ne kadar coşkulu geçmişti oysa. Meydanları dolduran 500.000’i aşkın Chavez taraftarı, bir gün öncesinde muhalefet tarafından yapılan 200.000 kişilik gösteriyi gölgede bırakmıştı. Üzerinde “Reforma evet” yazılı tişörtlerin kapladığı meydanlar bir anda Chavez kırmızısına bürünmüştü. Aklımıza hüzünlü de olsa Cumhuriyet mitinglerindeki milyonlarca Türk bayrağının göğe yansıyan o kızıllığı geliyordu. Türkiye’de olmamıştı tamam ama Venezüella’da neden olmasındı?
Üstelik Chavez halkına bizdekiler gibi sahte umutlar değil gelecek vaat ediyordu, insanca bir yaşam vaat ediyordu. Günlük çalışma saatinin 6’ya indirilmesi, herkes için ücretsiz sosyal güvenlik, halkın gıda güvenliği için gerekirse işletmelerin kamulaştırılması, petrol gelirlerinin sosyal programlara aktarılması... Evet, Venezüellalılar bizden daha şanlıydılar bu konuda. Onlar halkı peşinden sürükleyebilecek, kendileriyle aynı dili konuşan bir lidere sahiptiler. Chavez’in tek düşmanı ise, Batılı medyanın bile kabul etmek zorunda kaldığı şekilde yalnızca iş çevreleri idi. Çünkü Chavez’in planladığı değişikliklerden bir tanesi bile işlerine gelmiyordu. Ama olmadı… Neden? Seçime katılanların oranına baktığımız zaman bile göze çarpan bir gerçek var. Yapılan halk oylamasına Venezüella halkının yüzde 44’ü katılmamıştı. Neredeyse yarı yarıya bir oran. Oylama öncesi meydanlardaki kalabalığın coşkusunu görenler için Chavez’in halk oylamasını kazanması garanti görünüyordu. İşte bu görüntü Chavez’i destekleyenlerin rehavete kapılmasına ve Chavez yandaşlarının sandığa gitmesini engelledi. Ne de olsa halk oylamasından evet sonucunun çıkması garantiydi. Daha geçtiğimiz Aralık ayındaki seçimlerde Chavez yüzde 63 gibi bir oranla başkan seçilmemiş miydi? Üstelik uyguladığı programların son derece başarılı olması Chavez’e verilen desteğin gün geçtikçe artmasını sağlıyordu. Ama karşıdevrimciler hiç öyle düşünmediler ve oylama zamanı geldiği zaman sandık başındaki yerlerini aldılar; Chavez’in destekçileri olsun ya da olmasın.
Evet, oylamaya katılan insanlar çalışma saatlerinin haftada 44’den 36’ya indirilmesini kabul etmedi. Ya da herkes için ücretsiz sosyal güvenlik hakkını. Oysaki getirilmek istenen değişikliklerin hepsi kendileri içindi. Chavez yanlısı olsun ya da olmasın, sandığa giden insanlar neden kabul etmediler günlük çalışma saatinin 6’ya indirilmesini?
Hakkını vermek lazım, karşıdevrim Venezüella’da da hiç boş durmadı; seçim gününe kadar aralıksız çalıştı ve insanların dikkatini bu konulardan uzaklaştırdı. Bu konuda en büyük yardımcıları ise tabiî ki medyaydı. Halk oylaması yalnızca tek bir maddenin üzerine yoğunlaştı: Chavez’e 2012 yılı sonrasında da devlet başkanlığının yolunu açan madde. Amerikancı darbelerle anılan bir kıtada insanlar her ne kadar destekleseler bile bu dezenformasyonun etkisi altında kaldılar. Beyinlerinde hemen diktatörlük denemelerinin sonucu canlanıverdi; ve korktular. Venezüella Devlet Başkanı diktatördü ama medyayı denetim altına almayı unutuvermişti. Bizdeki en Chavez yanlısı gazetelerde bile göremedik onu desteklemek için yapılan mitingleri. Muhalefetin yaptığı gösterileri çarşaf çarşaf yayınlayan, Chavez karşıtı gösterilerden sonra “Chavez şimdi sıkıntıda” diye haberler yapan o pek solcu gazetelerimiz, “bir gün” bile olsa onu destekleyenlerinin düzenledikleri mitingleri sayfalarına taşımadılar.
Oysa görmezden gelinen bir gerçek vardı. O diktatör olmak için değil, halkına gelecek vermek için başkan olmak istiyordu. Uyguladığı ve sonuçlarını yeni yeni vermeye başlayan Bolivarcı programını sürdürmek, yarıda bırakmamak için başkan olmak istiyordu. Her devrimci gibi ne koltuk peşinde ne de şöhret peşindeydi. Arkasında, başlattığı programı ara vermeden sürdürecek bir kişinin olduğuna inansa başkanlık koltuğunu hiç düşünmeden bırakırdı. Che öyle yapmamış mıydı? Birçok insanın ancak düşünde görebileceği bir makamı arkasında bırakmış, hiç düşünmeden Bolivya’ya giderek yaşamını Latin Amerika ulusuna adamıştı. Che’nin Chavez’e karşı şanslı olduğu tek nokta belki de buydu. Ne de olsa geride Fidel vardı, Raul vardı... O yüzden Che bir kez bile arkasına bakma gereksinimi duymadı. Başlattığı devrimin süreceğine inancı tamdı. Mektubunda da Fidel’e böyle sesleniyordu: “Senin halkına karşı sorumlulukların var...” Chavez’in de halkına karşı sorumlulukları vardı ve devrimi sürdürmesi gerekiyordu. İstediği olmayınca Chavez’in yapacağı tek bir şey kalmıştı: 2013 yılında görevini başkasına devretmek. Ve kendisine diktatör diyenlere inat, Caracas’ta kendisini sevenlere seslenerek beklenilen o açıklamayı yaptı: “Reformlar onaylanmadı, o halde 2013’de hükümetten ayrılmalıyım, ancak son güne kadar durmaksızın çalışacağım...”
Evet böyle bir diktatördü Chavez. Böyle bir diktatöre karşı karşıdevrimciler halk oylamasından aylar önce propagandaya başlamışlardı: “Chavez diktatör olmak istiyor, kendisi sonsuza kadar başkan olacak...” Venezüella İletişim Bakanı Jesse Chacon seçimlerin hemen öncesinde belgelerle ortaya çıkmıştı. Kör gözüne parmağım misali, muhalefetin seçimlerden evet sonucu çıkması durumunda siyasi kriz çıkartmaya hazırlandığı, ele geçirilen belgelerden açıkça belli oluyordu. Chavez’in dediği gibi, “Muhalefet sadece kazanırsa sonuçlara ikna olacağını söylüyor ve sokaklarda yerlerini almaya hazırlanıyor. Çok iyi, o zaman sokaklarda görüşürüz, bizler korkmuyoruz!” Diktatörlükle yönetilen bir ülkede muhalefet pervasız bir biçimde yalnızca hayır sonucunu geçerli kabul edeceğini, evet sonucu çıkması durumunda bunu kabul etmeyip sokaklara döküleceğini söyleyebiliyordu. Muhalefetin en işbirlikçisinin olduğu bir ülkede diktatörlükle suçlanan Chavez ise, “Seçim sonuçlarından evet de, hayır da çıksa halkımın kararına saygılıyım” diyordu. Dediği gibi de yaptı. Kendisi için evet oyu verenlere “Üzülmeyin” derken, hayır diyen yurttaşları için de demokratik bir biçimde “İstediğiniz gibi zaferi kutlamakta serbestsiniz” diyordu. Gerçekte kim diktatördü peki?
Oysaki oylamadan evet çıkması durumunda halkı galeyana getirmeye niyetli olan muhalefete karşı Savunma Bakanı Gustavo Rangel Briceno Silahlı Kuvvetler’in ülkenin düzenini korumaya hazır olduğunu söylüyordu. Yani ordu, Chavez’in istediklerini yerine getirmeye hazırdı. Peki, diktatör olmaya çalışıyor diye suçladıkları o Chavez bilmiyor muydu emrinden çıkmayacak olan orduyu halkın üstüne sürmeyi? İstese, halkoylamasından çıkan sonuçları hiç dikkate almadan, ya da halkoylaması bile yapmadan kendi diktatörlüğünü kuramaz mıydı?.
Fakat Chavez ne Pinochet’ti ne de Evren. İçlerinden birisi olduğu halkına karşı nasıl güç kullanabilirdi? Halkına yalnızca gelecek ve umut vermek için başkanlığa talip olan birisi, nasıl olur da halkına işkence, acı ve yıkım vaat edebilirdi; evet oyu versin ya da vermesin halkına karşı nasıl güç kullanabilirdi? Chavez halkının daha hazır olmadığını gördü ve kendi ulusuna karşı güç kullanmaktansa geriye çekilmeyi kabul etti: “Bugünlük kaybetmiş olabiliriz, ancak sosyalizmin kurulması yolundaki mücadelemiz devam edecektir. Benim anayasa değişikliği önerim, Venezüella halkına adanmıştır. Bu öneri ölmeyecek, yaşayacaktır.” Acaba Chavez’i diktatör olmaya çalışmakla suçlayanlar şimdi ne düşünüyor? Kendini halkına adamanın adı artık diktatörlükse, yaşasın böyle diktatörlük! Bakın bir diktatör ne diyor: “Belki de ben önerilerimi gündeme getirmek için yanlış bir zamanlama yaptım, belki de siyaseten henüz yeterince olgun değiliz. Bu bizim için aşılması gereken bir zorluk. Sosyalizm konusunda şüpheleri olan ya da korkuları bulunan yoldaşlarımızı ikna etmeliyiz.” Ne bir tehdit, ne gaz odaları, ne darağaçları ne de mahkemeler… Bir tek korkan yoldaşların ikna edilmesi. Hangi tarih kitabında bir diktatörün sorunları çözmek için kaba kuvvet yerine halkını ikna etmeye çalıştığı görülmüş? Bolivya Devlet Başkanı Başkanı Evo Morales de Chavez’i diktatör olmaya çalışmakla suçlayanlara gerekli yanıtı veriyor: “Chavez eğer bir diktatör olsaydı bu reformları halkının dikkatine sunmazdı.”
Belki bu kez kazanan oligarşi ve emperyalizm oldu. Bolivarcı devrimin daha alması gereken çok uzun yol var. Chavez yalnızca “bugünlük” kaybetti ve erdemli bir biçimde halkının kararına saygı gösterdi. Fakat bu devrim yolunda karşısına çıkan küçük bir engel. Tıpkı Fidel’in Moncada Kışlası’na yaptığı baskındaki gibi. Bugün tarih kitapları bir grubun Moncada Kışlası’na düzenlediği başarısız bir saldırıyı değil, Fidel’in öncülüğünde bütün dünyanın yazgısını değiştiren büyük Küba Devrimi’ni yazıyor, Küba halkının Batista’ya karşı kazandığı zaferi yazıyor. Bu küçük yenilgi elbette Chavez’i durdurmayacak. Dediğimiz gibi, ne de olsa Chavez’in de halkına karşı bir sorumluluğu var. Eminiz ki, 2013 yılı hakkındaki kararlarını bu sorumluluğundan dolayı bir kez daha gözden geçirecektir.
|