10.12.2007/Sayı:165
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin dış siyaseti(1)

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarının başında, Britanya ve Fransa ile bir karşılıklı güvenlik ve sonra Almanya ile bir toprak bütünlüğüne saygı (yani, saldırmazlık) antlaşması imzaladı, fakat savaşa eylemsel olarak hiç katılmayıp Mihver’e son yıl resmen savaş ilân ederek Birleşmiş Milletler’in kurucu üyelerinden biri oldu. Sınırlarından ve kurduğu düzenden memnun olan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kaygısı Avrupa’da yükselen faşizm, özellikle Mussolini İtalya’sının Doğu Akdeniz’de genişleme düşleriydi. Küçük ve orta büyüklükteki devletlere gerçek tehlikenin çok güçlü olanlardan gelebileceğini bildiğinden, Balkanlar’da ve Orta Doğu’da ortak savunma girişimlerine öncülük etmiş, Avrupa’da bu bileşimlere katılmayan Bulgaristan (ve Macaristan) gibi devletler acılar yaşamak zorunda kalmışlar, Türkiye ise tüm çevresi yangın yerine dönmüşken bile böylesine bir cihan çatışmasından burnu kanamadan sıyrılmasını bilmiş, ama sonunda genel barış toplantısına kuruculardan biri olarak katılmıştır.

Lozan (Lausanne) Antlaşması (24 Temmuz 1923) yeni Türkiye’yi tanımış, Musul sorunuyla Türk Boğazları’nın savunmasını ileriki bir tarihe ertelemişti. Karşılıklı silâh bırakışımını öngören Mondros (Mudros) Antlaşmasının (30 Ekim 1918) imzalanmış olmasına karşın askerini Basra’dan kuzeye sürüp petrol zengini Musul’u ele geçiren Britanya Milletler Cemiyeti içindeki etkisini kullanarak Irak’ın bu verimli toprağını bırakmamış, ama 1936’da Türkiye’nin İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına kendi askerini sokmasını (Lozan’ı imzalayan tüm öteki devletler gibi) kabul etmiş, T.C. egemenliğini sınırlayan Uluslararası Boğazlar Kurulu da ortadan kaldırılmıştı.

Balkan Paktı’nı imzalayan dört Dışişleri Bakanı, Atina’daki bir toplantı esnasında (en solda Tevfik Rüştü Aras)
Balkan Paktı’nı imzalayan dört Dışişleri Bakanı, Atina’daki bir toplantı esnasında (en solda Tevfik Rüştü Aras)

İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da patlama olasılığı gün geçtikçe artıyordu. Dışişleri Bakanı T. R. Aras’ın büyük Atatürk’ün yönlendirmesiyle Milletler Cemiyeti toplantı odalarında ve Avrupa başkentlerinde günbegün ustalıkla yürüttüğü siyaset Türkiye’yi Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’la (Balkan Antantı, 9 Şubat 1934) bir araya getirdi. Türkiye açısından ülkemizle İran, Irak ve Afganistan arasında yapılan Sa’adabat Paktının da (8 Temmuz 1937) amacı buydu. Bulgaristan’ın Romanya ile Dobruca, Yunanistan’la da Ege Denizi’ne çıkış arama sorunları, ayrıca Yugoslavya ve Yunanistan ile olan ilişkilerini etkileyen Makedonya sorunu vardı. Bu sorunları genişlemeci Almanya’nın yanında yer alıp kendi yararına ancak o zaman çözebileceğini düşlemeyi sürdürdü ve Balkan Antantına katılmadı. Ancak, olaylar Bulgaristan’a acılı sonuçlar getirdi. Gene Balkanlar’da Adriyatik Denizi’ne ve İtalya’ya bakar biçimde yerleştirilmiş olan Arnavutluk da Mussolini rejiminin sultası altına düştü. O da bu yolun bedelini sonra ağır ödedi.

Milletler Cemiyeti Konseyi’nin Musul’u (daha gerçekçi bir deyişle, altındaki petrol yataklarını) Irak görünümünde Britanya’ya bağışlaması üzerine, Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, bu karardan hemen sonra (17 Aralık 1925), Paris’teki Sovyet Büyükelçiliğinde dört gün sıkı bir biçimde çalışarak Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin’le yeni bir Sovyet-Türk Yansızlık ve Saldırmazlık Antlaşması imzaladı. Britanya ile olan Musul anlaşmazlığı sırasında güney-doğu Anadolu’nun kimi yerlerinde çıkan Kürt başkaldırmasının altında da o zaman İngiliz parmağı vardı. Ancak, ortak İtalyan faşizmi tehlikesi Türkiye ile Britanya’yı yakınlaşmaya itti. İkisi arasındaki 5 Haziran 1926 tarihli antlaşmanın nedeni buydu.

Roma’da iktidara 1922’de oturmuş olan Mussolini’nin dış siyaseti (önce İzmir ve çevresine, daha sonra Antalya yöresine göz dikmiş olan) Baron Sonnino kuşağının yayılmacılığından farklı değildi. Giderek, daha saldırganlaştı. Bir yanda, İtalya’nın Afrika’da sömürgeci girişimine hız verişi ve sonunda (1935) Etyopya’ya saldırısı, öte yandan da Almanya’nın silâhlanmaya başlaması ve Rheinland’a oldubittiyle askerini sokması (1936) Milletler Cemiyeti’nin zayıflatmıştı. Lozan Antlaşmasında Türk Boğazlarını etkin biçimde savunmağa yarayacak bir madde yoktu. Almanya ile İtalya’nın sınırları dışına taşan tavırları ve eylemleri bir silâhlanma yarışı başlatmış, kurulu Avrupa (ve giderek dünya) düzeni sarsılmağa yüz tutmuştu. O denli ki, faşist İtalya Ege’deki Türk kıyılarına yakın On iki Ada’nın kimilerini (örneğin, Leros’u) silâhlandırmıştı. Türkiye tüm bu gelişmeleri göz önüne sererek, Almanya’nın Rheinland’da yaptığı gibi, askerini Türk Boğazlarına sokabilir, bu eylemi dışarıda günün koşullarında anlayışla da karşılanabilirdi: Öyle yapmadı ve inandırma yolunu seçerek (hukuken yansız İsviçre devleti kentlerinden) Montrö’de (Montreux, 23 Haziran-20 Temmuz 1936) Lozan’ı imzalamış olan öteki devletlerle buluşup anlaşarak kendi Boğazlarına askerini soktu ve uluslararası kurulu sona erdirdi. Bu antlaşma Boğazlar’dan aynı anda geçecek yabancı savaş gemilerinin tonajını da sınırladı. Elde edilen sonuç, “Türkiye, Balkan Antantı ve bölgesel antlaşmalar siyaseti için açık bir zaferdi.”

Türkiye büyük devletlerin karşısına orta ve küçük ülkelerin ortak gücünü koyabilmek için özellikle Balkanlar’da saldırı kurbanı olabilecekleri bir araya getirme siyaseti izledi. Önce, Ulusal Kurtuluş Savaşımızda işgâlci düşman Yunanistan’la arasını düzeltti. Bu komşusuyla 20 Ocak 1923 ile 10 Haziran 1930 tarihlerinde imzaladığı antlaşmalarla (İstanbul’daki Rumlarla Batı Trakya Müslümanları dışında) her iki ülkedeki bu çerçevedeki azınlıklar değiş-tokuş edildi ve Lozan’dan arta kalan birtakım sorunlar temizlendi. Atina’da yer alan Birinci Balkan Toplantısını (1930) İstanbul’daki (1931) ve Bükreş’teki (1932) izledi. İstanbul’dakine Cumhurbaşkanı Atatürk ve Başbakan İnönü hitap ettiler. Bu arada, Yunanistan Başbakanı E. Venizelos Atatürk’ün Nobel Barış Ödülüne aday göstermek gibi olağanüstü beğenisini açığa vurmuş oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da patlama olasılığı gün geçtikçe artıyordu. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın büyük Atatürk’ün yönlendirmesiyle Milletler Cemiyeti toplantı odalarında ve Avrupa başkentlerinde günbegün ustalıkla yürüttüğü siyaset Türkiye’yi Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan’la (Balkan Antantı, 9 Şubat 1934) bir araya getirdi. Türkiye açısından ülkemizle İran, Irak ve Afganistan arasında yapılan Sa’adabat Paktının da (8 Temmuz 1937) amacı buydu. Bulgaristan’ın Romanya ile Dobruca, Yunanistan’la da Ege Denizi’ne çıkış arama sorunları, ayrıca Yugoslavya ve Yunanistan ile olan ilişkilerini etkileyen Makedonya sorunu vardı. Bu sorunları genişlemeci Almanya’nın yanında yer alıp kendi yararına ancak o zaman çözebileceğini düşlemeyi sürdürdü ve Balkan Antantına katılmadı. Ancak, olaylar Bulgaristan’a acılı sonuçlar getirdi. Gene Balkanlar’da Adriyatik Denizi’ne ve İtalya’ya bakar biçimde yerleştirilmiş olan Arnavutluk da Mussolini rejiminin sultası altına düştü. O da bu yolun bedelini sonra ağır ödedi.

İtalya’nın Etyopya’ya saldırısı Türkiye’nin endişelerini daha da arttırdı. Ankara dikkatlerini daha çok Roma’ya yoğunlaştırmak zorundaydı. Bu arada, saldırgana silâh satış engeli ve ticarete kısıtlama koyan Milletler Cemiyeti kararlarını etkin biçimde destekledi. Türkiye için Almanya da Avrupa’daki düzeni yıkmak isteyen saldırgan gücü simgeliyordu. Türk-Alman ticareti zayıflamağa yüz tuttu ve Alman-Hollanda görevlilerinin Gölcük’te yaptığı liman ve tersane gibi işler kuraldışı olarak kaldı. Savaşın başladığı 1939’a girildiğinde Türkiye’deki hava 1914’dekini hiç anımsatmıyordu.

Bu ayrım 1939 yılının sonuna doğru bir Britanya-Fransa-Türkiye Antlaşması doğurdu. Savaş Nazi Almanya’sının Polonya’ya 1 Eylül 1939 tarihli saldırısıyla başlamış olduğundan, Türkiye bu antlaşmayla yansız tavrını geride bırakıyordu. Ancak, bu noktaya birtakım dürtüler ve ona bağlı aşamalarla ulaştı. En önemlisi, İtalya 7 Nisan 1939’da Arnavutluk’a askerleriyle girmiş, orada toplanan (her biri 15.000 kişilik) beş tümen bu ufak ülke için gereksiz olduğundan İtalya’nın Yunanistan’da Korfu’ya sarkacağına ilişkin yorumlar yayılmağa başlamıştı. Kimi Türkler Yunanistan’a böylesine bir tehlikenin Türkiye için de dolaylı değil, doğrudan bir tehdit olduğu görüşündeydiler. Romanya Dışişleri Bakanı Gregoire Gafencu İtalyanların Arnavutluk’a müdahalesinden bir gün sonra (8 Nisan) İstanbul’a gelip yeni Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu ile konuştuktan sonra yayınlanan ortak bildiri, son Balkan Toplantısından bu yana, Avrupa’da hegemonya eğiliminin gittikçe artmakta olduğuna dikkat çekmiş, buna ortak ve örgütlü biçimde karşı koymanın gereğini vurgulamıştı. Gafencu’da uyanan kanıya göre, Cumhurbaşkanı İnönü saldırının yalnız Almanya’dan ve yandaşlarından geleceğine inanıyordu.

Ankara’nın önce Britanya ve hemen ardından Fransa ile başlayan görüşmelerinin Saracoğlu-Gafencu anlaşmasından öteye gideceği belli oluyordu. Bu ilerlemeyi sezmiş olan Nazi Almanyası T.C. başkentine sıradan birini değil, Hitler’den önceki şansölye olan Franz von Papen’i büyükelçi olarak atadı. Bir yoruma göre, Papen için daha Mart 1938’de Ankara’dan onay (agrément) istenmiş, ancak o sırada sağ olan Atatürk Avusturya’nın Almanlarca işgâlinde ve kendine zorla katılmasında bu Alman devlet adamı ve diplomatının parmağını gördüğünden, onayın verilmesini engellemişti. Özellikle Britanya ile görüşmeler öylesine gelişmişti ki, İnönü Papen’ın gelişinin bile bundan geriye adım attıramayacağı kanısındaydı. Gerçekten, saldırgana karşı ortak yaklaşımın ne denli ileri noktalara vardığını gerçekçi ölçüler içinde ne Papen, ne de Berlin kestirebilmişti. Başkente 27 Nisanda ulaşan Papen birkaç kişiye “çok geç kaldığını” söylemişti. Saracoğlu ile yaptığı ilk konuşmasında Almanya’nın Balkan Antantını desteklediğini söylemiş, ülkesinin Balkanlar’da “hiçbir zaman” (jamais de la vie) ilerlemeyeceğine ve savaşı Doğu Akdeniz’e asla (jamais) sıçratmayacağına ilişkin söz vermişti. Hemen sonraki olaylar bu sözlerin değersiz olduğunu kanıtladı. Berlin bir baskı ögesi olarak Türklerin ısmarladıkları modern topların sudan nedenler ileri sürüp gönderilmemesi yollarını da araştırıyordu.

Bu koşullarda 12 Mart 1939’da bir Anglo-Türk Bildirisi açıklandı. Bildiri her ikisinin uzun erimli bir antlaşma yapacaklarını ve saldırı Akdeniz bölgesine sıçrayacak olursa birbirlerine yardım edeceklerini belirtiyordu. Bunu 23 Haziran tarihli ve aynı içerikte Fransız-Türk Bildirisi izledi. Bu ortamda, İtalyan Dışişleri Bakanı (ve Mussolini’nin -sonra kurşuna dizdirdiği- damadı) Kont Galeazzo Ciano (Türkiye’nin de üyesi olduğu) Balkan Antantı devletlerinden Romanya ve Yugoslavya’yı (İtalya’nın onayıyla) Bulgaristan ve Arnavutluk cephesine çekmeyi denedi. Almanya’nın da Türkiye’ye ilişkin memnuniyetsizliği gitgide artıyordu. Ankara’nın ısmarladığı Krupp ve Skoda toplarıyla Messerschmidt ve Heinkel uçakları gibi savaş araçlarının teslimi savsaklanınca, İnönü Alman Büyükelçisine (7 Haziran 1939 tarihinde) Birinci Dünya Savaşı başında parası ödenmiş olmasına karşın verilmeyen savaş gemilerinden ötürü Türkiye kamuoyunun şiddetli tepki gösterdiğini ve bunun yinelenmesini istemediğini söylemek zorunda kaldı.

Alman tavrı yumuşama yerine daha da gözdağı verirken, Türkiye Britanya’dan da savunması için gerekli top ve uçakları zamanında ve yeterli ölçüde alamadı. Orgeneral Kâzım Orbay başkanlığında Londra’ya özel olarak giden Türk askerî kurulu işbirliğini ancak biraz hızlandırdı. Ama Türkiye gene de, saldırıya karşı bir “Anglo-Fransız-Sovyet-Türk” açıklamasından yanaydı. Ancak, 23 Ağustos 1939 Sovyet-Nazi Paktı Türkiye için de şaşırtıcı oldu. Türkiye bir yanda Batılılar, öte yanda Sovyetler olmak üzere, denge işlevini artık oynayamazdı. Resmî Sovyet basını Türkiye’nin de içinde olduğu (ve Moskova’nın 23 Ağustostan bir gün önce de övdüğü) Britanya, Fransa ve Balkan Antantı kümeleşmesini “savaş kışkırtıcıları” gibi sunmağa başlamıştı. Saracoğlu’nun 26 Eylülde Moskova’ya gidişi de koşulları değiştirmedi. Türk temsilci 17 Ekimde ülkesine döndüğünde, Ankara ile Moskova’nın ilişkileri eskisine göre başka bir yolda gelişiyordu. Bunun önemli bir sonucu 18 Ekim 1939’da Britanya-Fransa-Türkiye Karşılıklı Yardım Antlaşması oldu. Antlaşmaya göre, özet bir anlatımla, imzacı iki Batı Avrupa devleti Türkiye başka bir Avrupa devletiyle savaşa tutuşacak olursa, Türkiye’nin yardımına gelecekler, Türkiye de savaş Akdeniz’e taşacak olursa, bu iki Avrupa devletine yardım edecekti. Antlaşmanın parçası olan “2 Sayılı Protokol” bu belge çerçevesindeki sorumlulukların Türkiye’yi Sovyetler Birliği ile silâhlı çatışmaya sürükleyemeyeceğini belirtiyordu.

Bu antlaşma faşist başkentleri Berlin ve Roma’da şiddetle kınandı, ama Moskova’da da soğuk rüzgârlar estirdi. Örneğin, İzvestiya Britanya ve Fransa’nın Türkiye’yi “savaş ekseni”ne çektiğini yazdı. O tarihte başbakan ve dışişleri bakanı olan V.M. Molotov Yüce Sovyet’in 31 Ekim 1939 tarihli toplantısında yaptığı konuşmada “Türkiye’nin bu eyleminden pişman olacağını” söylüyordu. Alman basını da Türkiye Polonya gibi kör ise ilerisini görememenin sonuçlarına katlanması gerektiğini yazıyordu. Alman, İtalyan ve Sovyet eleştirilerine karşın, TBMM antlaşmayı 8 Kasım 1938’da onayladı.

Bu antlaşma bir yana, Türkiye’nin Almanya’ya krom satışı Britanya ile ilişkilerinde bir süre çıbanbaşı oldu. Ankara Almanya ile daha önce yapmış olduğu ve 31 Ağustos 1939’da sona erecek olan ticaret antlaşmasını yenilemek istemediğini ve krom satışını da durduracağını Londra’ya bildirdi. 3 Şubat 1940’da başlayarak bağlaşıklarıyla imzaladığı bir dizi antlaşma sonrasında, tüm kromunu onlara yollamayı önerdi. Bunun için 22 Kasım 1939’da Londra’ya giden Türk heyeti krom konusunda açık öneriler sundu. Krom üretimini Britanya’ya verecek, bir de Amerika’ya satacaktı. Bunlara zamanında ve süre yönünden kapsamlı, kısaca doyurucu yanıtlar alamadığı için Almanya’ya dışsatım bir süre daha sürdü. Bu arada, Hollanda, Belçika ve Fransa’nın çiğnenip teslim bayrağını çekmeleri Türkiye’yi ve Balkan Antantını art arda güç durumlara soktu. 2-4 Şubat 1940’da yer alan yıllık Balkan Antantı toplantısında Saracoğlu’nun ortak savunma tasarısı Yugoslavya’nın geri adımları nedeniyle bir sonuca bağlanamadı.

Bir yanda 1939 antlaşmasının üç imzacı devletinden biri olan Fransa’nın 22 Haziran 1940’da yenilgisi, yarısından fazlasının Alman askerlerince işgâli ve güneydeki geri kalan topraklarında da Mihver-yanlısı Vichy yönetiminin kurulması, öte yanda da İtalya’nın (Il Duce’nin 10 Haziran 1940’da Piazza Venetia balkonundan aşağıdaki kalabalığa açıkladığı gibi) savaşa Alman bağlaşığı olarak katılması Türkiye üstündeki baskıyı ve güvenlik sorunlarını arttırdı. Türkiye güney kıyılarına yakın On iki Ada’daki İtalyan üslerinin adamakıllı silâhlandırıldığını biliyordu. Fransa’da Almanlarla işbirlikçi Vichy’nin egemen olması üzerine, Fransız mandası olarak yönetilen güney komşumuz Suriye’de de Mihver’den yana eğilimler iktidara taşınıyordu. Gene komşu Irak’ta da, bir süre sonra (4 Nisan 1941), eski başbakanlardan (ve Britanya’ya karşı olduğu için Alman yanlısı) Raşit Ali iktidarı ele geçirdi. İmzacılardan Fransa’nın yenilip güvencesinin ortadan kalkmasıyla, devletler hukukuna göre “koşulların değişmesi” (rebus sic stantibus) kuralı geçerli olmuştu. Öteki imzacı devlet olan Britanya’nın kendi de yardım elini uzatamayacak biçimde ağır savaş baskısı altındaydı. Ayrıca, 1939 antlaşmasının içindeki “2 Sayılı Protokol” Türkiye’nin seçenek özgürlüğünü onu Sovyetler’le karşı karşıya getirmeyecek biçimde sınırlıyordu. Bu durumda, Almanya Saracoğlu’nu başbakanlıktan uzaklaştırma yollarını araştırırken, İnönü 12 Temmuz 1940’da TBMM’nde yaptığı konuşmada Kemâlist Türkiye’nin Osmanlı vezirler topluluğu olmadığını ve bakanların yabancı devletlerin istekleri doğrultusunda değiştirilmeyeceklerini vurguladı. Ankara Radyosu da 11 Ekim 1940 günkü açıklamasında ülke topraklarını iki milyon süngünün korumağa hazır olduğunu belirtti.

28 Ekim 1940’da, Arnavutluk’ta üslenen İtalyan ordusu Yunanistan’a saldırdı. Bu koşullarda da, Britanya Türkiye’den savaşa girmesini değil, yansızlığını (Mihver’i ya da Sovyetler’i kışkırtmadan) 1939 antlaşmasının temel anlayışı içinde sürdürmesini istedi. Yunanistan’a saldırıya tepki olarak, Ankara Atina’ya ortak sınırlarındaki askerlerini güven içinde başka yerlere çekebileceğini söyledi ve komşu halka et ve buğday yardımı yaptı. Bir yoruma göre, Yugoslavya Kralı Paul Türkiye’nin ittifak önerisini gizli tutmayıp gereğini yapsaydı, bu saldırı ve çatışmalar belki önlenebilir, Bulgaristan Kralı Boris’e de Alman baskısına dayanma gücü sağlayabilirdi. Saracoğlu’nun sözleriyle, Türkiye yansız değildi, savaş-dışıydı - o kadar.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe