03.12.2007/Sayı:164
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Paris’in kuzeyindeki Villiers Le Bel ve yakınlarındaki Arnouville’de Muhsin (15) ve Larami (16) adlı iki göçmenin bindiği motosiklete bir polis aracının çarpması sonucu göçmenlerin yaşamını yitirmesi yeni isyan ateşini başlattı. Paris’te isyan başkadır

Paris’i eskiden romantizmin ve aşkın kenti olarak anlatırlardı. Ya da Paris bu imgeyle belleklerimize kazınmaya çalışıldı. Fakat Paris’in adı artık ne romantizmle ne de aşkla anılıyor. Olsa olsa ırkçılıkla ve ona karşıt olarak ortaya çıkan isyanlarla anılmaya aday. Daha 2005 yılındaki alevlerin görüntüsü beynimizden silinmezken Paris bir kez daha alevlere ve isyan ateşine teslim oldu. 2005 yılındaki olaylardaiki göçmen gencin polisten kaçarken girdiği trafoda elektriğe çarpılarak ölmesi sonucu Paris savaş alanına dönmüş, ardından tüm ülkeyi saran isyan dalgasının sonunda 50.000’i aşkın araç tahrip edilmişti. Olayları bastırmayı bir türlü başaramayan hükümet sonunda valilere olağanüstü hal ilen etme yetkisi vermek zorunda kalmıştı.

Evet, yıl 2007 ve Paris bir kez daha aynı görüntülerle karşı karşıya. Değişen yalnızca zaman ve kurbanların adları. Paris’in kuzeyindeki Villiers Le Bel ve yakınlarındaki Arnouville’de Muhsin (15) ve Larami (16) adlı iki göçmenin bindiği motosiklete bir polis aracının çarpması sonucu göçmenlerin yaşamını yitirmesi yeni isyan ateşini başlattı. Olayın duyulmasının ardından başlayan gösteriler sonucunda güvenlik güçleri ile göstericiler karşı karşıya gelirken yine onlarca araç ateşe verildi, 80’i aşkın güvenlik görevlisi de yaralandı. Polis zaman zaman plastik mermi kullanmak zorunda kaldı.

Fransız hükümetinin başı bu kez 2005 yılındakinden çok daha fazla dertte. Çünkü göstericiler bu kez yalnızca arabaları ateşe vermekle yetinmiyor, gerekirse silaha da başvuruyor. Yaralanan güvenlik görevlilerinden birinin pompalı tüfekle vurulmuş olması bunun kanıtı.

Fransız polisinin olayla ilgili olarak yaptığı açıklamanın yalan olduğu da çok geçmeden amatör bir kameramanın çektiği görüntülerle anlaşıldı. Polis yetkilileri ilk yaptığı açıklamada geçiş kurallarına uymayan motosikletin polis aracıyla çarpıştığını ve olayın ardından toplanan protestocuların polis aracını tahrip ettikleri iddiasında bulunmuşlardı. Fakat amatör video kayıtları, olayın ardından toplanan insanların polis aracını tahrip etmek bir yana aracı kanıt olarak kullanmak amacıyla çembere alıp koruduklarını gösteriyor. Kayıtlardan polis aracını göstericilerin tahrip etmediği ortaya çıktığına göre akıllara bir soru geliyor: Kanıt olarak kullanılabilecek bir polis aracını kim ve neden tahrip etti!

Olayın görgü tanıklarının verdiği diğer bilgiler de tüyler ürpertici. Kazanın gerçekleşmesinin ardından polisin acil yardım duyan göçmenlere hiçbir biçimde yardım etmediği gelen iddialar arasında. Bir başka iddia ise polislerin motosikletli gençlere bilinçli olarak çarptığı ve ölmelerine neden olduğu. Fransız polisi ise bu iddiaları reddediyor. Yetkililer kuralları ihlal eden gençlerin kullandığı motosikletin polis otosuna çarptığını ve kask takmadıkları için öldüğünü iddia ediyor. Zaten çok kısa sürede sonuçlandırılan ön soruşturma raporuna göre polis memurlarının bu olayda hiçbir kusuru bulunmuyor.

Resmi bir ziyaret için bulunduğu Çin’den apar topar dönmek zorunda kalan Nicolas Sarkozy de ayağının tozuyla yaptığı açıklama ile ateşin üzerine körükle gitmeye kararlı olduğunu gösterdi. Olaya karışanların Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacağını söyleyen Sarkozy, olayları yatıştırmak için gerekirse sert önlemler almaktan çekinmeyeceklerini de dile getirdi. Göstericilerin polise ateş açmasının kabul edilemez bir davranış olduğunu söyleyen Sarkozy suçluların en kısa zamanda yakalanarak adalete teslim edileceğini belirtti. Anlaşılan Sarkozy, tüm bu gösterilere neden olan olayların kökenine inmek yerine sert önlemlerle konuyu kapatmaya çalışacak. Fakat bunun uzun vadeli bir çözüm getirmeyeceği, 2005 yılındaki olayların ardından alınan sert önlemlerin işe yaramamış olmasından belli. Eylemlerin giderek şiddetlendiği düşünülürse, bir sonraki eylemin Fransız hükümetini çok daha fazla sarsacağı kesin.


Başkent Madrid’de sokağa dökülen binlerce İspanyol askeri, ETA ile masaya oturmaya hazırlanan Başbakan Jose Rodriguez Zapatero’ya karşı ellerinde İspanyol bayraklarıyla protesto gösterisi düzenlemişler.Yaşasın demokrasi!

Avrupa Birliği ülkeleri her ne kadar başka ülkelere demokrasi adına farklı yöntemleri dayatsalar da, iş kendi ülkelerine gelince gördüğümüz uygulamalar nedense bir başka oluyor. MGK’yı işlevsiz hale getirmeyi başaran, askerin Türkiye’nin geleceği ve bütünlüğü hakkında fikir belirtmesini demokrasiye karşı bulan Avrupa ülkelerini galiba iyi takip etmek gerekiyor.

Ülkemizde yaşanan son terör olaylarının ardından Tayyip halkı sağduyulu olmaya ve provokasyona gelmemeye, PKK’yı da masaya çağıradursun, Avrupa ülkelerinde her nedense demokratik olmayan gösteriler düzenleniyor. Örneğin İspanyol askerlerinin yaptığı şu son provokasyon cidden de dikkat çekici nitelikte.

Başkent Madrid’de sokağa dökülen binlerce İspanyol askeri, ETA ile masaya oturmaya hazırlanan Başbakan Jose Rodriguez Zapatero’ya karşı ellerinde İspanyol bayraklarıyla protesto gösterisi düzenlemişler. Savunma Bakanlığı önünde toplanan askerler Zapatero hükümetini protesto ederek ETA ile masaya oturmamasını istemişler.

Hükümetin ülkeyi bölen bir örgütle masaya oturmasını kabul edilemez olduğunu söyleyen askerler aynı zamanda sivil bir gösteriye askeri kıyafetle katıldığı için tutuklanan İspanyol Askerleri Birleşik Derneği (AUME) Başkanı Jorge Bravo’nun da serbest bırakılmasını istemişler.

Askerler bu kez gerçekten çizmeyi aşmışlar. Ülkenin bölünmesinden size ne! Bu konu ancak milletvekili olanları ilgilendirir. Bakın Türkiye’ye! Bırakın askerleri, sıradan yurttaş bile terörü protesto etmek için sokağa çıktığında demokrasinin gereği olarak Tayyip gereken yanıtı anında veriyor. Anlaşılan birisi İspanya’da askerleri provokasyona getirmiş. Gelsinler, Türkiye’de demokrasinin nasıl tıkır tıkır işlediğini bizzat görsünler. Hep biz Avrupa’dan öğüt alacak değiliz ya!


Pervez Müşerref ve ABD’nin yeni Genelkurmay Başkanı Peter Pace
Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref ve
ABD’nin yeni Genelkurmay Başkanı Peter Pace

Pakistan’da bir devir kapandı(mı)?

Pakistan’da Pervez Müşerref’in Genelkurmay Başkanlığı dönemi nihayet sona erdi. Yüksek Mahkeme’nin başkanlığını onaylamasının ardından Genelkurmay Başkanlığı görevini bırakacağını açıklayan Pervez Müşerref verdiği sözü tutarak üniformasını çıkardı ve sivil kıyafetlerini üzerine geçirdi. Görevini düzenlenen bir törenle General Eşfak Kayani’ye devreden Müşerref, Pakistan ordusuna veda etmekten üzüntü duyduğunu çünkü ordunun Pakistan’ın kurtarıcısı olduğunu belirtti.

Müşerref’in verdiği sözü tutarak Genelkurmay Başkanlığı görevini bırakması Pakistan’daki muhalefet ve ABD açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendiriliyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice bunun güzel bir başlangıç olduğunu belirterek sıranın olağanüstü hal uygulamasının kaldırılmasına gelmesini istedi. Benazir Butto da Müşerref’in Genelkurmay Başkanlığı görevini bırakmasından duyduğu memnuniyeti dile getirirken, Müşerref’i devlet başkanı olarak tanıyıp tanımayacakları konusunda partisinin henüz bir karar almadığını belirtti.

Müşerref Genelkurmay Başkanlığı görevinden istifa etse bile yine de çok güçlü yetkilere sahip olacak. Örneğin Devlet Başkanı sıfatıyla hükümeti azledebilme yetkisini elinde tutmayı sürdürecek. Yani her ne kadar 43 yıllık askerlik yaşamını sona erdirip ülkedeki en güçlü kurumun denetimini başkasına bıraksa da yetkisinde aslında henüz bir azalma yok. Müşerref aslında bu sayede hem uluslararası hem de iç baskılardan kurtulmuş oluyor. Yerine gelen yeni Genelkurmay Başkanı Kayani de zaten Müşerref’in yıllardır bu görev için hazırladığı bir isim. Kendisine karşı gelen yargı mensuplarını görevden aldığını da düşünürsek şimdilik bir sorun bulunmuyor. Yani Müşerref’in askeri yaşamı sona erse de ülkedeki egemenliği henüz sona ermiş değil.

Filistin'de Annapolis konferansını protesto etmek için binlerce Filistinli sokaklara döküldü
Aşırı Yahudiler de Annapolis konferansını protesto ettiler
George W. Bush, Ehud Olmert ve Mahmud Abbas Annapolis konferansından önce birarada
Ehud Olmert Mahmud Abbas'ı neden alkışlıyor? Yoksa Annapolis konferansında işlerini zorlaştırmadığı için mi?
Barış konferansından bir kez daha yol haritası çıktı. Biz daha önce de birçok kez yol haritası görmüştük. 1991 Madrid, 1993 Oslo, 1998 Wye River, 2000 Camp David, 2001 Taba, 2003 Akabe?

Madrid, Oslo, Camp David, Annapolis, .....?

ABD’nin öncülüğü ile Ortadoğu’da kalıcı barışı sağlamak, Filistin ve İsrail’i uzlaştırmak amacıyla ABD’nin Maryland eyaletinin başkenti Annapolis kentinde başlayan görüşmelerden beklenildiği üzere kesin bir sonuç çıkmadı. Konferansın açılışında konuşma yapan ABD Başkanı George W. Bush’un İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın yalnızca ikili görüşmelere başlamak için anlaştıklarını duyurması, beklenen çözümün bir kez daha başka bahara kaldığını gösteriyor. Yapılacak ilk görüşme için belirlenen tarih ise 12 Aralık. Ondan sonraki toplantının tarihi ise 17 Aralık. Ondan sonrakinin tarihi... Bu sahneyi daha önce de yaşamıştık gibi geliyor değil mi?

50’yi aşkın ülkenin temsilcisinin ve 700’ü aşkın gazetecinin bir araya geldiği konferansta barışın iki tarafı olan Filistin ve İsrail ellerinden gelen tüm çabayı göstereceklerini açıklamakla yetinmesi aslında işin bir kez daha iyi niyete kalmış olduğunun göstergesi. Ortada ne bir icraat, ne de atılan somut adımlar var. Bunun yerine daha önceki barış görüşmelerinde olduğu gibi yalnızca vaatler havada uçuşuyor. Daha iki taraf yazılı açıklamanın başlığı konusunda bile uzlaşamıyor. Filistinliler “ortak belge” konmasını isterken İsrail tarafı “ortak açıklama”da diretiyor. Daha başlığında bile anlaşma sağlanamayan bir görüşmenin içeriğinden zaten nasıl bir sonuç çıkabilirdi ki?

Önceki barış görüşmeleri sırasında İsrail’in uzlaşmaz tutumu düşünüldüğünde Filistin yönetiminin işinin hiç de kolay olmayacağı aslında çok önceden belliydi. Örneğin daha toplantı başlamadan İsrail tarafı sürpriz bir biçimde “Yahudi devlet” olarak tanınmaları gerektiği şartını Abbas’ın önüne sürüverdi. İsrail’in elindeki kozları dış politikada çok iyi kullanmasını biliyor. Çünkü karşılarında bu kez Yaser Arafat gibi ne ödünsüz bir devrimci ne de tüm Filistin halkını tek bir bayrak altında toplayabilecek bir lider bulunuyor. Mahmud Abbas tüm Filistinlileri değil, en iyimser tahminle ancak yarısını temsil eden bir konuma sahip. Barı Şeria dışında Filistin’de Abbas’ı takan yok ne de olsa!

İsrail adına konferansa katılan Ehud Olmert’in bile İsrail halkını tam olarak temsil ettiğini söyleyebilmek olanaksız. Ehud Barak’ın başında bulunduğu koalisyon hükümeti paramparça olmuş durumda. Ehud Olmert daha yakın zamanda Doğu Kudüs’ün bir bölümünü Filistinlere bırakmayı teklif ettiğinde, Knesset anında toplanıp Doğu Kudüs hakkındaki kararın ancak üçte iki çoğunlukla verilebileceğine dair bir yasayı bir çırpıda çıkartmıştı. Olmert’in gerçekten barış getirecek bir çözüm konusunda içten davrandığını varsaysak bile koalisyondaki aşırı dincilerin elini kolunu bağlayacakları kesin. Zira Olmert’in Annapolis görüşmeleri için ABD’de bulunduğu sırada açıklama yapan Yeşa Hahamlar Konseyi Başkanı Haham Dor Lior, İsrail’in Araplardan temizlenmesi gerektiğini, bunun maliyetine katlanmaya hazır olduklarını söylüyordu. Bunları bir din adamının radikal çıkışları olarak düşünmemek gerekir. Çünkü bu söylemler İsraillilerin büyük çoğunluğu tarafından benimseniyor. Yani gerçekte bu açıklamaların tersini düşününler İsrail’de azınlıkta.

Belki de bu yüzden konferanstan net bir sonuç çıkmayacağı çok önceden belli olmuştu. Çıkan sonuca bakıldığında da farklı bir gelişmenin olmadığı görülüyor. Topal ördek bile diyemeyeceğimiz liderlerin bir araya geldiği toplantıdan ne Kudüs’ün gelecekteki statüsü, ne yurtdışına gitmek zorunda kalan 5 milyonu aşkın Filistinlinin durumu, ne de sınırların nasıl olacağı hakkında bir sonuç çıktı. İyi de, bir sonuç çıkmayacağı belli olan bu konferans neden düzenlendi? İyi niyet teatisi için ABD’ye gitmeye gerek yoktu ki!

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın, ABD’nin düzenlediği bir barış konferansına katılmasını anlamak da pek kolay değil. Ne de olsa ABD sorunun başlangıcından bu yana sürekli olarak İsrail’in tezlerine destek veriyor. Yalnızca tezleri desteklemekle kalsa da iyi, yapılan onca Arap-İsrail savaşında kimin tarafında yer aldığı ve kime silah yardımı yaptığı bir sır değil ki! Daha doğrusu Ortadoğu’daki tüm karışıklığın baş sorumlusunun ABD olduğunu artık tüm dünya biliyor. Ama Mahmud Abbas’ın bundan haberi yok gibi görünüyor. Mahmud Abbas’ın ABD yönetiminden ya da Başkan George W. Bush’tan ne beklediğini bilmiyoruz ama Filistin halkının konferansı protesto etmek için sokaklara dökülmüş olması onların bilmem kaçıncısı olan bu konferanstan bir şey beklemediğini bize gösteriyor. Mahmud Abbas Bush’u hâlâ tanımıyor olabilir ama biz yalnızca 22 Kasım 2007 tarihli The Economist’ten küçük bir alıntı yaparak George W. Bush’un Filistin’e nasıl baktığını anımsayalım: “... Araplar yanlış kişilere oy vermeye başlayınca demokrasi amaçlayan özgürlük gündemini bir yana bıraktı, iktidardaki iki döneminin büyük kısmını Filistinlileri az ya da çok görmezden gelerek geçirdi...”

İşte, Mahmud Abbas’ın çözüm için umut olarak gördüğü George W. Bush tam olarak bu. Başkanlık dönemini Filistinlileri görmezden gelerek geçiren kişi. Başka söze gerek var mı?

Bush’un, İsrail’in uyguladığı devlet terörünü görmezden gelip Mahmud Abbas’a, “İsrail halkı da çocuklarını, intihar bombacılarından korkmadan otobüslerle okula gönderebilmeyi, roket saldırılarına ve tehditlere son verilmesini, ülkelerinin tanınmasını ve iyi karşılanmasını istiyor” demesi, bu görüşünde en ufak bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Bush bölgedeki tüm karışıklığın nedeni olarak yalnızca Filistinlileri sorumlu görme geleneğinden hiç ödün vermemiş durumda. Bush Filistin halkından terörü (!) bir an önce kesmesini ve İsrail’e karşı direnmeyi bırakmasını istiyor. Siz silahları bırakın, barış anında gelecek. Emredersiniz Sayın Başkanım! Peki siz bu barışı gerçekte kimin adına istiyorsunuz?

Mahmud Abbas’ın ise Filistinlileri teröristlikle suçlayan Bush’a ağzını açıp tek bir laf bile söylememesi Filistin davasının Arafat’ın ölümünün ardından kimlerin eline kaldığını acınası bir biçimde gösteriyor. Bush’un kendisi için kullandığı “Filistin halkına gelecek için alternatif bir vizyon sunan lider” tanımından etkilendiyse Bush’un bu konuda son derece yetenekli birisi olduğunu anımsatmak gerekiyor. Ne de olsa insanların sırtını sıvazlayıp geri göndermek konusunda tam bir deha. Deliğe süpürülecek zaman gelene kadar Abbas bol bol bu övgüleri duyabilir.

Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler. Bush’un İsrail yönetiminden bazı istekleri olmadı da değil hani! Örneğin Bush, Olmert’e rica ederek Yahudi yerleşimlerin daha fazla genişletilmemesini istedi. Olmert herhalde Bush’un bu ricasını kırmaz. Ne de olsa anlaşmaya varılması için iki tarafın da bazı fedakarlıklarda bulunması gerekiyor.

Mahmud Abbas belki farkında değil ama ABD güdümünde gerçekleşecek bir barış görüşmesinden fazla umutlu olmaması gerekiyor. Abbas eğer ABD’nin iki tarafa da eşit davranacağını düşünüyorsa geçmişe bir göz atması yeterli. Bush her ne kadar havuç-sopa politikasını kullanıyor gözükse de, havuç kısmı ancak gücünün yetmediği durumlarda ve ender olarak devreye giriyor. Abbas havuç için fazla heveslenmesin.

Annapolis’ten bir kez daha bir yol haritası çıktı. Etliye sütlüye dokunmayan bir konferans izledik açıkçası. Açıklanan tek somut sonuç, tarafların 2008 yılı içinde bir barışa ulaşma isteklerini ifade eden yeni yol haritasıydı. Biz daha önce de birçok kez yol haritası görmüştük. Bunların sonuca ulaştığını ya da Ortadoğu’ya kısa süreli de olsa barışın geldiğini gören var mı? 1991 Madrid, 1993 Oslo, 1998 Wye River, 2000 Camp David, 2001 Taba, 2003 Akabe? Daha kaç tane barış konferansı göreceğiz? Bir İsrail başbakanının Müslümanlar için kutsal sayılan El-Aksa’ya yaptığı tahrik edici ziyaret bile ortada yol haritası falan bırakmadığı gibi İkinci İntifada’yı başlatmıştı. Bush kendi başkanlığı bitmeden Ortadoğu sorununu çözmek istiyor olabilir ama bunun Filistin halkının istediği biçimde olmayacağı muhakkak.

Toplantıdan herkesin farklı beklentisi vardı. Askeri alanda yaşadığı hezimetin ardından hiç değilse politik alanda bir başarı kazanmak isteyen Olmert, konferans boyunca konferansa katılan tüm Arap ülkelerinin temsilcilerine seslenerek “Bizi artık tanıyın, boykot etmekten vazgeçin” çağrısında bulundu. “Artık ne sizin, ne de bizim, halklarımızın ıstıraplarıyla bağdaşmayan hayallere tutunma ayrıcalığımız var” diyen Olmert artık hiçbir konudan kaçmayacaklarını, kaçınılmaz olan bu sürece hazır olduklarını söylerken aslında yaşadıkları yenilginin kendilerini ne kadar etkilediğinin ipuçlarını veriyordu. Fakat ne yazık ki bu durumu değerlendirebilecek Arafat gibi bir lidere sahip değildi Filistin.

Mahmud Abbas’ın artık anlaması gereken bir gerçek var. Bağımsızlık masa başında ya da emperyalist devletlerin desteği ile kazanılmaz. Hele ki bu emperyalist en başından beri karşı tarafı tutuyorsa. Kazanıldığı sanılan zaferler ise ancak Pirus Zaferi olur. Kazanmanın tek yolu Arafat’ın yaptığı gibi direnmekten ve Arafat gibi gerektiğinde vatan için ölebilmekten geçiyor. Bizim bu konuda Filistin halkından en ufak bir kuşkumuz bile yok. Aksi takdirde bağımsız bir Filistin için yapılacak bundan sonraki konferanslara torunlarınızın katıldığını görürsünüz. Kim bilir, belki de göremezsiniz!



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe