



Barış konferansından bir kez daha yol haritası çıktı. Biz daha önce de birçok kez yol haritası görmüştük. 1991 Madrid, 1993 Oslo, 1998 Wye River, 2000 Camp David, 2001 Taba, 2003 Akabe? |
|
Madrid, Oslo, Camp David, Annapolis, .....?
ABD’nin öncülüğü ile Ortadoğu’da kalıcı barışı sağlamak, Filistin ve İsrail’i uzlaştırmak amacıyla ABD’nin Maryland eyaletinin başkenti Annapolis kentinde başlayan görüşmelerden beklenildiği üzere kesin bir sonuç çıkmadı. Konferansın açılışında konuşma yapan ABD Başkanı George W. Bush’un İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın yalnızca ikili görüşmelere başlamak için anlaştıklarını duyurması, beklenen çözümün bir kez daha başka bahara kaldığını gösteriyor. Yapılacak ilk görüşme için belirlenen tarih ise 12 Aralık. Ondan sonraki toplantının tarihi ise 17 Aralık. Ondan sonrakinin tarihi... Bu sahneyi daha önce de yaşamıştık gibi geliyor değil mi?
50’yi aşkın ülkenin temsilcisinin ve 700’ü aşkın gazetecinin bir araya geldiği konferansta barışın iki tarafı olan Filistin ve İsrail ellerinden gelen tüm çabayı göstereceklerini açıklamakla yetinmesi aslında işin bir kez daha iyi niyete kalmış olduğunun göstergesi. Ortada ne bir icraat, ne de atılan somut adımlar var. Bunun yerine daha önceki barış görüşmelerinde olduğu gibi yalnızca vaatler havada uçuşuyor. Daha iki taraf yazılı açıklamanın başlığı konusunda bile uzlaşamıyor. Filistinliler “ortak belge” konmasını isterken İsrail tarafı “ortak açıklama”da diretiyor. Daha başlığında bile anlaşma sağlanamayan bir görüşmenin içeriğinden zaten nasıl bir sonuç çıkabilirdi ki?
Önceki barış görüşmeleri sırasında İsrail’in uzlaşmaz tutumu düşünüldüğünde Filistin yönetiminin işinin hiç de kolay olmayacağı aslında çok önceden belliydi. Örneğin daha toplantı başlamadan İsrail tarafı sürpriz bir biçimde “Yahudi devlet” olarak tanınmaları gerektiği şartını Abbas’ın önüne sürüverdi. İsrail’in elindeki kozları dış politikada çok iyi kullanmasını biliyor. Çünkü karşılarında bu kez Yaser Arafat gibi ne ödünsüz bir devrimci ne de tüm Filistin halkını tek bir bayrak altında toplayabilecek bir lider bulunuyor. Mahmud Abbas tüm Filistinlileri değil, en iyimser tahminle ancak yarısını temsil eden bir konuma sahip. Barı Şeria dışında Filistin’de Abbas’ı takan yok ne de olsa!
İsrail adına konferansa katılan Ehud Olmert’in bile İsrail halkını tam olarak temsil ettiğini söyleyebilmek olanaksız. Ehud Barak’ın başında bulunduğu koalisyon hükümeti paramparça olmuş durumda. Ehud Olmert daha yakın zamanda Doğu Kudüs’ün bir bölümünü Filistinlere bırakmayı teklif ettiğinde, Knesset anında toplanıp Doğu Kudüs hakkındaki kararın ancak üçte iki çoğunlukla verilebileceğine dair bir yasayı bir çırpıda çıkartmıştı. Olmert’in gerçekten barış getirecek bir çözüm konusunda içten davrandığını varsaysak bile koalisyondaki aşırı dincilerin elini kolunu bağlayacakları kesin. Zira Olmert’in Annapolis görüşmeleri için ABD’de bulunduğu sırada açıklama yapan Yeşa Hahamlar Konseyi Başkanı Haham Dor Lior, İsrail’in Araplardan temizlenmesi gerektiğini, bunun maliyetine katlanmaya hazır olduklarını söylüyordu. Bunları bir din adamının radikal çıkışları olarak düşünmemek gerekir. Çünkü bu söylemler İsraillilerin büyük çoğunluğu tarafından benimseniyor. Yani gerçekte bu açıklamaların tersini düşününler İsrail’de azınlıkta.
Belki de bu yüzden konferanstan net bir sonuç çıkmayacağı çok önceden belli olmuştu. Çıkan sonuca bakıldığında da farklı bir gelişmenin olmadığı görülüyor. Topal ördek bile diyemeyeceğimiz liderlerin bir araya geldiği toplantıdan ne Kudüs’ün gelecekteki statüsü, ne yurtdışına gitmek zorunda kalan 5 milyonu aşkın Filistinlinin durumu, ne de sınırların nasıl olacağı hakkında bir sonuç çıktı. İyi de, bir sonuç çıkmayacağı belli olan bu konferans neden düzenlendi? İyi niyet teatisi için ABD’ye gitmeye gerek yoktu ki!
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın, ABD’nin düzenlediği bir barış konferansına katılmasını anlamak da pek kolay değil. Ne de olsa ABD sorunun başlangıcından bu yana sürekli olarak İsrail’in tezlerine destek veriyor. Yalnızca tezleri desteklemekle kalsa da iyi, yapılan onca Arap-İsrail savaşında kimin tarafında yer aldığı ve kime silah yardımı yaptığı bir sır değil ki! Daha doğrusu Ortadoğu’daki tüm karışıklığın baş sorumlusunun ABD olduğunu artık tüm dünya biliyor. Ama Mahmud Abbas’ın bundan haberi yok gibi görünüyor. Mahmud Abbas’ın ABD yönetiminden ya da Başkan George W. Bush’tan ne beklediğini bilmiyoruz ama Filistin halkının konferansı protesto etmek için sokaklara dökülmüş olması onların bilmem kaçıncısı olan bu konferanstan bir şey beklemediğini bize gösteriyor. Mahmud Abbas Bush’u hâlâ tanımıyor olabilir ama biz yalnızca 22 Kasım 2007 tarihli The Economist’ten küçük bir alıntı yaparak George W. Bush’un Filistin’e nasıl baktığını anımsayalım: “... Araplar yanlış kişilere oy vermeye başlayınca demokrasi amaçlayan özgürlük gündemini bir yana bıraktı, iktidardaki iki döneminin büyük kısmını Filistinlileri az ya da çok görmezden gelerek geçirdi...”
İşte, Mahmud Abbas’ın çözüm için umut olarak gördüğü George W. Bush tam olarak bu. Başkanlık dönemini Filistinlileri görmezden gelerek geçiren kişi. Başka söze gerek var mı?
Bush’un, İsrail’in uyguladığı devlet terörünü görmezden gelip Mahmud Abbas’a, “İsrail halkı da çocuklarını, intihar bombacılarından korkmadan otobüslerle okula gönderebilmeyi, roket saldırılarına ve tehditlere son verilmesini, ülkelerinin tanınmasını ve iyi karşılanmasını istiyor” demesi, bu görüşünde en ufak bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Bush bölgedeki tüm karışıklığın nedeni olarak yalnızca Filistinlileri sorumlu görme geleneğinden hiç ödün vermemiş durumda. Bush Filistin halkından terörü (!) bir an önce kesmesini ve İsrail’e karşı direnmeyi bırakmasını istiyor. Siz silahları bırakın, barış anında gelecek. Emredersiniz Sayın Başkanım! Peki siz bu barışı gerçekte kimin adına istiyorsunuz?
Mahmud Abbas’ın ise Filistinlileri teröristlikle suçlayan Bush’a ağzını açıp tek bir laf bile söylememesi Filistin davasının Arafat’ın ölümünün ardından kimlerin eline kaldığını acınası bir biçimde gösteriyor. Bush’un kendisi için kullandığı “Filistin halkına gelecek için alternatif bir vizyon sunan lider” tanımından etkilendiyse Bush’un bu konuda son derece yetenekli birisi olduğunu anımsatmak gerekiyor. Ne de olsa insanların sırtını sıvazlayıp geri göndermek konusunda tam bir deha. Deliğe süpürülecek zaman gelene kadar Abbas bol bol bu övgüleri duyabilir.
Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler. Bush’un İsrail yönetiminden bazı istekleri olmadı da değil hani! Örneğin Bush, Olmert’e rica ederek Yahudi yerleşimlerin daha fazla genişletilmemesini istedi. Olmert herhalde Bush’un bu ricasını kırmaz. Ne de olsa anlaşmaya varılması için iki tarafın da bazı fedakarlıklarda bulunması gerekiyor.
Mahmud Abbas belki farkında değil ama ABD güdümünde gerçekleşecek bir barış görüşmesinden fazla umutlu olmaması gerekiyor. Abbas eğer ABD’nin iki tarafa da eşit davranacağını düşünüyorsa geçmişe bir göz atması yeterli. Bush her ne kadar havuç-sopa politikasını kullanıyor gözükse de, havuç kısmı ancak gücünün yetmediği durumlarda ve ender olarak devreye giriyor. Abbas havuç için fazla heveslenmesin.
Annapolis’ten bir kez daha bir yol haritası çıktı. Etliye sütlüye dokunmayan bir konferans izledik açıkçası. Açıklanan tek somut sonuç, tarafların 2008 yılı içinde bir barışa ulaşma isteklerini ifade eden yeni yol haritasıydı. Biz daha önce de birçok kez yol haritası görmüştük. Bunların sonuca ulaştığını ya da Ortadoğu’ya kısa süreli de olsa barışın geldiğini gören var mı? 1991 Madrid, 1993 Oslo, 1998 Wye River, 2000 Camp David, 2001 Taba, 2003 Akabe? Daha kaç tane barış konferansı göreceğiz? Bir İsrail başbakanının Müslümanlar için kutsal sayılan El-Aksa’ya yaptığı tahrik edici ziyaret bile ortada yol haritası falan bırakmadığı gibi İkinci İntifada’yı başlatmıştı. Bush kendi başkanlığı bitmeden Ortadoğu sorununu çözmek istiyor olabilir ama bunun Filistin halkının istediği biçimde olmayacağı muhakkak.
Toplantıdan herkesin farklı beklentisi vardı. Askeri alanda yaşadığı hezimetin ardından hiç değilse politik alanda bir başarı kazanmak isteyen Olmert, konferans boyunca konferansa katılan tüm Arap ülkelerinin temsilcilerine seslenerek “Bizi artık tanıyın, boykot etmekten vazgeçin” çağrısında bulundu. “Artık ne sizin, ne de bizim, halklarımızın ıstıraplarıyla bağdaşmayan hayallere tutunma ayrıcalığımız var” diyen Olmert artık hiçbir konudan kaçmayacaklarını, kaçınılmaz olan bu sürece hazır olduklarını söylerken aslında yaşadıkları yenilginin kendilerini ne kadar etkilediğinin ipuçlarını veriyordu. Fakat ne yazık ki bu durumu değerlendirebilecek Arafat gibi bir lidere sahip değildi Filistin.
Mahmud Abbas’ın artık anlaması gereken bir gerçek var. Bağımsızlık masa başında ya da emperyalist devletlerin desteği ile kazanılmaz. Hele ki bu emperyalist en başından beri karşı tarafı tutuyorsa. Kazanıldığı sanılan zaferler ise ancak Pirus Zaferi olur. Kazanmanın tek yolu Arafat’ın yaptığı gibi direnmekten ve Arafat gibi gerektiğinde vatan için ölebilmekten geçiyor. Bizim bu konuda Filistin halkından en ufak bir kuşkumuz bile yok. Aksi takdirde bağımsız bir Filistin için yapılacak bundan sonraki konferanslara torunlarınızın katıldığını görürsünüz. Kim bilir, belki de göremezsiniz!
|