03.12.2007/Sayı:164
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak Şükrü Aykutlu

Alışverişimi Türk’ten yapıyorum param PKK’ya gitmiyor

“Nerelisin hemşerim?...”

- İstanbulluyum.

- Yok öyle değil, yani memleket neresi?

- Eh İstanbul işte, dedim ya...

- Yok gardaş, onu sormuyorum, yani doğum yerin nere?

- Yahu İstanbul işte, daha nasıl anlatayım?

- Baban, deden? Yani öz memleketin? Vardır bir geldiğin yer, olur mu öyle şey...

- Allah Allah, fesüphanallah! De git başımdan birader. Onlar da buralı kardeşim, oldu mu şimdi?

- Olmaz abi, sen bir araştır hele. Bir yerden geliyorsundur elbet. Yani Kürt müsün Çerkes misin, onu sordum...

- Türk’üm kardeşim! Niye sorup duruyorsun hâlâ? Ne yapacaksın doğum yerimi, memleketimi? Türk’üm diyorum ya işte. Kabahat mi oldu İstanbulluyuz dedikse?

- Bak hâlâ İstanbulluyum diyorsun aga! Sen yoksa unutmuşmusen toprağını?

- Bak kardeşim! Tamam, doğru söylüyorsun az buçuk. Yarı İstanbullu, çeyrek Kosovalı, çeyrek de Arnavutum. Rahat ettin mi şimdi? Ana tarafından bir atam Priştinalı, diğeri safkan Arnavut. Baba sülalemi sorarsan yedi kuşağa kadar İstanbul çıkıyorlar, Beykoz içlerinden. Dahasını mı soruyorsun? Beykoz’un da Akbaba köyünden. Kan grubumu, kafatası ölçülerimi de soracak mısın?

- Bak abi, gelmişsin biryerlerden işte. Sen hâlâ kalkıp Türk’üm diyorsun bana, bir de kızıyorsun sorduk diye. Ait olduğun yeri unutmuşsun gardaş sen.

- Yarabbi sabır! Türk’üm elbet kardeşim, daha nasıl anlatayım sana? Amerikanım mı diyeyim mutlu olman için? Peki söyle bakalım, adetim değildir ama sorayım, sen nerelisin?

- Kürdüz elhamdülillah!

- Kardeş, farklı dilden mi konuşuyoruz, anlamadım ki... “Ne” olduğunu değil “nereli” olduğunu sorduk birader. Bak şimdi, gider bir Amerikalıya sorarsın “Sen nesin?” diye; “Amerikanım” diye cevap verir. Ama “Nerelisin?” diye sorduğunda, “Floridalıyım” yanıtını alırsın. Bir Amerikandan örneğin ille de “İspanyolum” yanıtını koparmak istiyorsan da soruyu öyle sormazsın. Soracağın şey, “Hangi kökendensin”dir. Hem biliyor musun, o çok beğendiğin bol yıldızlı Amerikan bayrağının ülkesinde “Amerikanım” demeyen Hispaniklere de öyle bizdeki gibi mebzul miktarda rastlayamazsın. Ekmek yedirmezler orada, oradan olmayana.

- Yok aga, biz gene de Kürdüz. Toprağımızı, safımızı biliriz.

- Kardeş, o toprakta bir gün “Amerikanız” dedirtileceğiniz günler gelmesin?

- Ne demek istiyon aga? Türk değiliz diye dışlıyon mu şimdi, hep yaptığınız gibi?

- Kardeş, sen şimdi Marco Aurelio’nun Türk olduğu kadar da mı Türk değilsin? Bir anlayayım...

- Değilim. Ben Kürt doğdum, Kürdü bilirim. Hem o dediğin adam para için Türk forması giymiş.

- Anladım. Para önemli diyorsun yani. Müsait bir yerde dur da ineyim kardeş. Belediye otobüsü neyime yetmiyor? Param Türk forması giyenlere gitsin bari. Sana hayırlı işler.

...

İşte bu ruh hali içindeler “hemşehrilerimiz” hanidir... Benzer muhabbetler günümüz kentlerimizde; takside, minibüste, alışverişte, bakkalda, manavda, kahvehanede, kısacası her yerde. Doğru; Sivaslı Sivaslıyı tutar elbet. Karadenizli Karadenizliyi, Kayserili Kayseriliyi...

Peki ya, silahlı eylem yapıp Sivas’ı, Karadeniz’i, Kayseri’yi alıp gitmek isteyenini duydunuz mu içlerinde? Sivaslı manavınızın, ya da Erzurumlu bakkalınızın köydeki anasından, bacısından başka birilerine para yolladığını gördünüz mü?..

Yıl 99’du. Bir kitle katili, barındığı bir Yunan deliğinden dışarı çıkartılıp derdest edilmezden kısa süre önce, halk düşmanı bu sürübaşını ülkesinde ağırlayıp karnını doyuran İtalya’nın mallarını boykot etmişti Türk halkı. Kentlerimizdeki birçok İtalyan lokantası isim değiştirmek zorunda kalmış, Türk turistler Roma gümrüklerine uğramaz olmuştu. Cüzdanımız, silahımızdı.

Yakın zamanlarda, Ermeni kardeşlerimizin kara gözlerini pek bir seven Fransız mallarına, markalarına yöneldi Türk cüzdanlarının kilidi. Boy boy yayınlandı Fransız marketlerin isimleri, gazozları, sütleri, yoğurtları, tüm markaları. Elbette Fransız ortaklığı kuran Türk holdingleri de aldı payını bu sansürden. Cüzdanımız, silahımızdı.

Zaman zaman kıtalarötesine yöneldi hiddetimiz az da olsa. Ayağımızı kestik, Çin’e de, Sovyet Rusya’ya da ilk giren Amerikan silahı olan hamburger furyasından. Döner-ekmeği liste başı yaptık. İnegöl köftesini Amerikan köftesine yeğledik. Cüzdanımız, silahımızdı.

...

Amerikayı biz keşfetmiyorduk elbet. Bilinen şeydi ekonomik tavırların toplumsal baskı oluşturmada en etkili silah olduğu. Amerika’da Alman otomobiline rastlayamazdınız. Almanya’da da elbette Amerikan markasına... Hele bir deneyin bakalım Frankfurt’un göbeğinde bir Alman olarak Chevrolette’e binmeyi; ya da Fransa’ya yerleşin ve farklı dilden bir tabela asın Paris sokaklarındaki dükkanınızın kapısına. Örneğin İngilizceyi ne kadar hazmedecekler, izleyin. Gözünüzü iyice karartabiliyorsanız Korsika dilinde konuşun Fransız kentlerinde. Tavsiyem odur ki, gene de denemeyin. Dilerseniz İtalya’nın orta yerinde bir lahmacuncu açın ve satmayı deneyin İtalyana... Bir Türk tekstilcisi olarak Avrupa’nın herhangi bir yerindeki bir tekstil fuarından yer isteyin ya da... Atina’nın bir caddesinde “Turkish Coffee” adıyla bir yer açın veyahut. Neden olmasın canım? Hepsi serbest ticaretin hakim olduğu, düpedüz liberal ülkeler değil mi bunlar? Ne sakıncası var?

Tek sakıncası şu: Batarsınız! Çünkü cüzdanları, silahlarıdır.

Hayır canım, ırkçılıklarından değil. Akıllı olduklarındandır. Kapitalizmi keşfedenin, onun tek dinamiği olan “para” denen nesneyi de bir silah ustalığıyla kullanmasına şaşmamalı.

...

Peki biz kapitalist miyiz, sistemin birer “aparatı” olarak? Maalesef öyle. “Para” denen nesne buralarda da var mı, mesela cebimizde? Az da olsa, öyle... Peki, ülkemiz üzerinde türlü çeşit emeller var mı? İşaretler öyle. Sadece birbirini bilenler, birbirine hayrı dokunanlar var mı? Evet var “kardeş”im, maalesef öyle... Güne önce “Nerelisin hemşerim?” sözüyle başlayan var mı çevremizde? Hem de binlerce kere öyle... Peki şiddet, cinayet, ihanet var mı ülkende? Desene gırtlağımıza kadar, hep öyle... Ya peki ele geçirilen esnaf örgütleri; mesela dolmuş durakları, minibüsler, pazarcılar, “hemşehri kardeşliği” dükkanları? Ya evet, öyle...

Peki ya hemşehrilerinin işyerlerinden, kasalarından, ceplerinden şiddete, cinayete, ihanete döşenen hortumlarla dolu bir para trafiği?... Yok yahu! Öyle mi?...

Öyle ya, maalesef öyle...

...

Ya bizde ne var?

Bir elbise, bir gömlek ya da pantolon, üstünde mutlaka bir cebi, içinde zayıf da olsa bir cüzdan. Ya onun içinde? Para!

El konulan, işgal edilen, öz sahibi yerinden yurdundan kovulan “hemşehri” dükkanlarının, dükkan koruyan haraç ağalarının, ilkokul çocuğu zehirleyen uyuşturucu trafiğinin, silah ve mayın ticaretine döşenen yolların gıdası: Para!

Bizde... İşte cebimizde. O silahla onları vurmak elimizde.

O silahı teslim etmemizi bekliyorlar bizden. Salı pazarında alışverişe giden yaşlı başlı teyzeleri dövmekten beter eden pazarcı tezgahlarında, işten eve koştururken bekleştiğiniz minibüs duraklarında, kimi zaman bir tekel bayisinde, kimi zamansa kırk yıllık bakkal Veli Amca’dan bakkal dükkanını bir gecede teslim alan mahallenin yeni bıçkın esnafında..

...

Yeter! Enayilik buraya kadar. Şimdi can kulağıyla dinleyin:

Cüzdan nasıl kullanılır uygar bir ülkede? Benim kriterlerim çoktan belli. Bundan böyle bu kriterler işler. Parama talip olan esnaf “kardeş” yazsın bir kenara:

Biiir: Düzgün Türkçe kullanacaksın arkadaş! Bana sempatik görüneceksin önce. Tabelanda Türkçe kelimeler isterim; öyle İngiliz, Frenk ağızları, Amerikanca bozması ıvır zıvır pespaye sözcüklerden ya da Mezopotamya ağzından anlamam ben. Bana “bence” hitap edeceksin, düzgün Türkçeyle.

İkiiii: Allahın Brezilyalısının göğsüne takmaktan gocunmadığı o hilal ve yıldızı, dükkanının girişine bir yere koyacaksın ki anlayayım İngiliz misin, Frenk mi, Amerikan mı; veyahut Amerikancı mı?... Vatanını sana teslim ederken doğum yerini bile sormamış önderinin bir resmini asacaksın ki mütevazı bir duvara, bilelim birbirimizi. Anlayalım bir, Ada’lı mıyız, Moda’lı mıyız... İmralı’dan mıyız, yoksa Mudanya’dan mı?... Yani önce bir ispat edeceksin bana kendini; İngiliz misin, Frenk mi; yoksa Allah korusun İrlandalı mı içimizdeki...

Üüüüüççç: Dükkanında haraçcı görmeyeceğim. Yani ne demek mi? Sana verdiğim kuruşun yüzde bilmemkaçına ortak bir koruyucu, döşeyici, hortumlayıcı, yani hasılı senden başka bir “kardeş” kokusu almayacağım dükkanında. Uzak diyarlarda gümbürdeyen İtalyan mayınlarının düşmanıyım ben... Para yollamak istemem oralara.

Ayrıca söylemeyi unutmayalım da “hemşehrilik” ya da ırkçılık güttüğümüz sanılmasın: Ben bisküvi isterken raflarda “Eti” aranırım; Türklüğümü hatırlatır zahir, bazı muadillerinin tadını pek sevmem... Gazete alırken Hocaefendi paçavralarına kuruş koklatmam. Dışarıda yemek yerken alışkanlığımdır; tencere yemeklerinden halis Türk mutfağına para öderim; ille et yiyeceksem de, Bursa’nın kebabını medeniyetten sayarım... Markete gireceksem, holdinginin şeceresini sorar öğrenir, sepetimi öyle doldururum. Ha bir de, canım simit çektiğinde, kırk yıllık sokak simitçilerimi arar gözlerim. Modernlik görüntüsü verilen şiddet besleyicilerinin zincir mağazalarını her alanda sorar, öğrenirim. Yerli malı severim huyum kurusun. İster milliyetçilik de, ister tutuculuk; paramı ‘benden’ olana harcarım. Yalnız sanma ki ne pahasına olursa olsun Türk olana... Bak sana ipucu işte: Kendinden utanan Türk’e de kapalıdır cüzdanım. Yobazına... Yozuna... Satılık’ına...

Gördüğün gibi, fazla bir şey istediğim yok senden. Düzgün Türkçe, düzgün insanlık, düzgün namus! Bayrağımı, yani bayrağını da tuttun mu ucundan köşesinden, cüzdanım sana ardına kadar açık “kardeş.” Doğum yerin mi? Geç öyle teferruatları. İlgilendirmez beni. Sen kalbinin yerini söyle.

...

Beyazıd’da bir Rum ayakkabıcıya uğrardım çoğu kez, alışveriş ederdim. Her gittiğimde, bayrağımı dükkanının kapısında görürdüm. Mahmutpaşa’da bir handa, kırk yılın başında alışveriş ettiğim, değme Türk’e taş çıkartacak güvenimi sağlamış Süryani dostuma pazarlıksız emanet ederim cüzdanımı. Türk bayrağını birlikte asarken yanıbaşımda; “Bu bayrağı indirecek daha anasından doğmadı...” diyen Kürt Hayrullah’ı her zaman işimde baş tacı ederim. ASALA terörü zamanlarında gözlerindeki yaşlara tanık olduğum İranlı çocukluk arkadaşımın dükkanını ziyaret ederim her Mercan Çarşısı’na çıkışımda. PKK zulmünü bilen Hollanda emekçisi Kürt Mustafa’yla, komşu topraklarda kurdurulan İsrail yedeği kukla devletçiği, fikir birliğiyle hasbıhal ederim yazları bir Ege sahilinde. Pendik’in Boşnak mahallesinde, Mostar’dan göç etmişlerin o sıcak meyhanesinde demlenirim kırk yıllık dostlarımla buluştuğumda. Hepsi sapına kadar Türk’tür gözümde.

Ben Türk’ten alışveriş ederim.

Afedersiniz, tam duyamadım. “Ben değilim” mi dediniz? Öyle mi? Türk değil misiniz? Öyle hissetmiyor musunuz?...

Kusura bakmayın.

Vazgeçtim, ben almayayım...

Yoksa cüzdanıma da mı hükmedecektiniz?


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe