| Kuzey Fırat |
Milli Mücadele kime karşı ve ne için? Durum tespiti Türkiye, ölümünden 69 yıl sonra Atatürk’ün bıraktığı yerden farklı bir yerde. Türkiye, bu yüzyılın başında emperyalizme karşı verilen bir bağımsızlık savaşıyla kuruldu. Bu savaş, diğer ezilen uluslara örnek olmuş ve yeni bir dönemi saran bağımsızlık savaşları ateşinin ilk ve en büyük kıvılcımı olmuştur. Türkiye’nin verdiği bağımsızlık savaşından onlarca yıl sonra bile ezilen uluslar aynı yoldan bağımsızlık mücadelesi vermeye devam etmektedir. Ancak, emperyalizme karşı verdiği bağımsızlık savaşıyla tüm ezilen uluslara örnek olan Türkiye’nin bugünkü durumu oldukça değişmiş, o günden günümüze elimizde sadece devrimci bir gelenek, devrimci bir tarih ve o devrime önderlik eden Atatürk’ün devrimci mücadele içinde şekillendirdiği, emperyalizme savaşta uygulanacak devrimci program kalmıştır. Atatürk’ün ölümü Türkiye Cumhuriyeti için, Türk Milleti için bir dönüm noktasıdır ve Atatürk’ün ölümünden sonra girilen Batılılaşma, “çağdaşlaşma” yolu bizleri adım adım bu noktaya getirmiştir. Bu süre içinde devrimci geleneğe sahip çıkan kişiler öldürülerek yok edilmiş; Atatürk, Atatürkçülük, bağımsızlık geleneği, emperyalizme karşı duruş geleneği sağcı iktidarlar tarafından tasfiye edilmeye çalışılmıştır ve büyük oranda da başarılı olunmuştur. Ve şimdi… Cumhuriyet’in ilk yıllarında, arkasına emperyalizmin desteğini olan gerici ve bölücü güruhun liderleri Şeyh Sait, Saidi Kürdi gibi hainlerin bıraktığı geleneğe sahip çıkan Tayyip Erdoğan başbakan, Abdullah Gül cumhurbaşkanı, torunları milletvekili olmuş ve Türkiye’yi yönetmektedir. Meclis’te PKK’lılar, her gün şehit edilen onlarca askerimiz, kurulmak istenen Kürdistan, eli kolu bağlanan Ordu… Tüm bunları topladığınızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Parçalanmaya çalışılan Türkiye, Atatürk’ün Türkiye’sinden her anlamda çok çok uzak bir Türkiye ve yok edilmeye çalışılan bir Türk Milleti! Tasfiye edilen Türkiye Cumhuriyeti, kurulan Kürt-İslam Cumhuriyeti. Emperyalizme karşı Milli Mücadele Şimdi Türkiye’nin durumu Osmanlı’nın durumuyla karşılaştırılmaktadır ve bu karşılaştırma büyük oranda doğrudur. Osmanlı’yı yok olmaya götüren süreç yaşanmaktadır. Atatürk’ün ölümünden sonra güçlenen sağcı-komprador siyaset, ne yazık ki tüm toplumsal yaşama hâkim olmuş; Atatürk’ün tasfiye ettiği, Türk Milleti’ni yok olmaya götüren toplumsal yapı bu sağcılaşma sürecinde adım adım tekrar inşa edilmiştir. Bu süreç uydulaşma süreci, Türkiye’nin emperyalizme bağlanma sürecidir. Şimdi, Milli Mücadele’nin aynı çerçevede, aynı gerekçelerle verilmesi, örgütlenme biçiminin aynı olması kaçınılmazdır. Çünkü bizlere saldıran güçler, onların ülke içindeki uzantıları aynıdır. O zaman, Milli Mücadeleciler, Milli Mücadeleyi örgütlerken o dönemi öğrenmek zorundadır. Atatürk gibi, Türk devrimcileri gibi davranmak zorundadır. Bugün karşı karşıya olduğu sorunlara, o devrimci bakış açısıyla yaklaşmak, o devrimci duruşla karşı koymak zorundadır. O zaman, birincisi, Milli Mücadelecilerin esas düşmanı, Türk Milleti’ni yok etmeye çalışan emperyalizmdir. Ancak bu tespit tek başına yeterli değildir ve soyuttur. Neden? Çünkü emperyalist güçler doğrudan kendi işgal kuvvetleriyle değil, ülke içinde dayandıkları unsurlar ve kendilerine bağlı sağcı iktidarlarca bu saldırılarını sürdürmektedir. Emperyalizme karşı mücadele bu unsurlara ve sağcı iktidarlara karşı mücadeledir. Çok bilinen bu gerçeği tekrarlama ihtiyacı duyuyoruz. Çünkü Atatürkçü kesime karşı yoğun bir psikolojik savaş sürdürülmekte, bu gerçek bulandırılmaya çalışılmakta, emperyalizme karşı duracak güçler suçlu ilan edilerek, esas suçlular aklanmaya çalışmaktadır. Suçlu kim? Biz mi, sağcı iktidarlar mı? Kürt-İslam Cumhuriyeti’ne doğru yol aldığımız şimdi herkes tarafından kabul edilmektedir. Kürt-İslamcılar Şeriatçı ve bölücü uygulamalarıyla toplumsal yapıyı değiştirirken, bir yandan da kendilerine karşı çıkacak güçleri manipüle etmeye çalışmaktadır. Bu amaçla Atatürkçülere karşı yoğun bir psikolojik savaş yürütülmektedir. Bu psikolojik savaşın en büyük propagandası, “Bu duruma gelmemizde hepimizin suçu var” propagandasıdır. Ne yazık ki bu propagandaya kimi Atatürkçülerimiz hemen kanmakta, bir anda kendisini sağcı iktidarın yerine koyarak kendisini suçlu ilan etmektedir. Bu propagandaya kananlar bir anda ne yazık ki Menderes’leşmekte, Tayyip’leşmektedir! Özellikle güçlenen bölücülük karşısında takınılan tavır böyledir. O zaman adım adım ilerleyelim. Şimdi cesur olmak ve belli gerçekleri yüksek sesle dillendirmek gerekmektedir. Türkiye bölünmeyle, toprak kaybıyla karşı karşıyadır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra örgütlenen ve güçlendirilen PKK terörü kendisine toplumsal bir taban yaratmıştır. Bu taban da kendisine “Ben Kürdüm” diyen insanlardır. Bu insanların yaşadığı Doğu ve Güneydoğu illerinde, Türk devletine ve Türk Milleti’ne karşı koyan, Türk iradesini tanımayan, bölücü örgüte öyle ya da böyle destek olan bir insan topluluğu yaşamaktadır. İşte psikolojik savaş tam bu noktada devreye girmektedir. Bu bölgede yaşayan insanları Atatürkçüler kazanamamış, bu bölgeyle yıllarca ilgilenmemiştir! Yatırım yapılmış, okul yapılmamış, insanlar eğitilmemiştir! Bunun sonucu olarak buradaki insanlar PKK’nın kucağına itilmiştir! Suçlu onlar değil Atatürkçülerdir! Meseleyi bu şekilde ortaya koyan Atatürkçü veya kendisine devrimci diyen kesimler gerçekleri tespit edememekle birlikte emperyalizmin de tuzağına düşmektedir. Oraya yatırım yapmadık, eğitim götürmedik, sağlık hizmetleri götürmedik diyen Tükler kendi kendilerine sorsunlar. Hangisinin bölgesinde Türkiye’nin en kapsamlı projesi, en büyük yatırımı olan GAP gibi proje hayata geçirilmiştir? Hangisinin bölgesinde sağlık ocağı açılmış, hangisinin bölgesinde gelen öğretmen, doktor öldürülmüş, okullar, devlet binaları yakılmıştır. Hangisinin çocuğunu, “Atatürkçü” bir dernek tüm masraflarını üstlenerek okutmuştur? Toplumsal yapının şekillenmesinden iktidarlar sorumludur. Eğer Türkiye’de bölücülük güçlenmişse, Türkiye parçalanmaya sürükleniyorsa bundan sağcı iktidarlar sorumludur ve hesabını sağcılar vermek zorundadır. Ancak şimdi öyle bir oyun oynanmaktadır ki, öyle bir psikolojik savaş sürdürülmektedir ki, sağcı iktidarların tüm suçlarını kimi Atatürkçülerimiz, kendisine ilericiyim diyen kimilerimiz hemen üstlenmektedir. O zaman suçlu Atatürkçüler değil, Menderes, Demirel, Özal’dan Tayyip Erdoğan’a tüm sağcı iktidarlardır. Suçlu biziz demek sağcı iktidarları aklamaktır. Onların yaptıklarının hesabını Atatürkçüler vermemelidir. Milli Mücadele hesap vermek için değil, hesap sormak için verilir. Her şeyimizle dışa bağımlıyız, hiçbir şey yapamayız! Psikolojik savaşın ikinci en büyük propagandası “Her şeyimizle dışa bağımlıyız hiçbir şey yapamayız” masalıdır. Ne yazı ki bu propaganda da kimi zaman Atatürkçü çevreler içinde etkili olmaktadır. Devrimci mücadelenin birinci kıstası insanlara alternatif sunabilmektir. Devrimci hareketler mevcut toplumsal, siyasal, ekonomik yapıdan rahatsız oldukları, ezilen ülkelerde emperyalizme karşı oldukları için ortaya çıkarlar. Devrimci mücadelenin birinci kuralı, emperyalizmle işbirliği yapan iktidarların gerçek yüzünü halka göstermek, neden yıkılması gerektiğini halka anlatmaktır. Bunun için devrimci hareketler, halka devrimci politikalar önerirler. Ve bilirler ki, bu politikaların hayata geçirilmesi, devrimci iktidarlar altında olur. Ne yazık ki, ülkemizde Atatürk döneminin ardından günümüze kadar yozlaştırılmayan hiçbir kurum kalmamıştır. Atatürk düşmanı sağcı iktidarlar tüm devlet kurumlarını kendilerine benzetmişlerdir. Savunulacak değil yeniden kurulacak kurumların sayısı artmaktadır. Bu da ancak Atatürk devrimlerinin tekrar uygulanmasıyla olacaktır. Bugün Milli Mücadelecilerin görevi, yıllardır sağcı iktidarlar eliyle yozlaştırılan, ortadan kaldırılmaya çalışılan Atatürk devrimlerinin hayata geçirilmesi için mücadele etmektir. Türk devriminin temel hedefi Atatürkçü Türkiye’yi tekrar kurmaktır. Ancak görüyoruz ki, Atatürkçü kesimlerde bu esas hedef kimi zaman unutulmakta, devrimci çözümlerin dışında, Atatürk devrimlerini yozlaştıran, ortadan kaldırmaya çalışan, Türkiye’yi adım adım emperyalizme bağlayan sağcı iktidarların şekillendirdiği siyasal yapı içerisinde çözümler aranmaktadır. Bir anda devrimci görevler unutulmakta, Atatürkçü devrim için yola çıkmış Atatürkçüler de sağcı partilerin birer militanı haline dönüşmektedir. Önerilen devrimci çözüm karşısında, en çok yapılan sağcı itiraz da “Her şeyimizle dışa bağımlıyız, bu bağımlı halimizle hiçbir şey yapamayız, o zaman devrimci önerilerin de hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur!” uydurmasıdır. Elbette mevcut yapı içinde bu önerilerin bir önemi yoktur. Ancak bu öneriler zaten mevcut yapının değiştirilmesi içindir. Türkiye’nin dışa bağımlı yapısı konusunda herkes hemfikirdir. Türkiye’yi yöneten sağ iktidarlar, ülkeyi her anlamda emperyalizme bağımlı hale getirmişlerdir. Türkiye ekonomik olarak emperyalizme bağımlı olduğu için, Türk halkı her gün “Aman ekonomik kriz çıkar, AKP’ye dokunmayın” diye korkutulmaktadır. Türkiye askeri olarak ABD’ye bağımlı olduğu için, PKK terörünü bitirememekte, bölücülüğün önüne geçememektedir. Bunlar Türkiye’nin şimdiki gerçekliğidir. Ancak bu gerçeklik, devrimci önerilerin önünde engel olarak durmamalıdır. Evet, böyle bir yapımız vardır ancak bizim görevimiz zaten bu yapıyı değiştirmek, bu yapıyı değiştirecek, bu politikaları hayata geçirecek alternatifi yaratmaktır. Yoksa, “Tüm bunları uygulayacak iktidarlar nerede?” deyip işin için sıyrılmak değil. Bunun adı mücadeleden kaçmak, düşmana teslim olmaktır, halka ihanet etmektir. Benzer bir durumda Atatürk ne yapmıştır? Osmanlı’nın bağımlı yapısıyla uzlaşmamış, çözüm göremediği, emperyalizme teslim olan İstanbul’u terk edip Anadolu’ya geçmiştir. Bu gerçekliğin üzerinden atlayarak mücadeleden kaçan Atatürkçü kesimlerin dillerinden hiç düşürmedikleri ve kendi kaçışlarına hep bir bahane olarak sundukları bir başka şey de, “1920’lerdeki halkla şimdiki halk arasında çok büyük fark vardır” yalanıdır. O dönemde televizyonlar, gazeteler yoktur. Halk da onun için kirlenmemiştir. İşte bu bahane de mücadeleden kaçmanın başka bir yoludur. Böyle düşünen kesimler kendi işbirlikçiliklerinden halkı suçlayarak bir anda kurtulmaktadırlar. Onlar için yapacak hiçbir şey yoktur; halkı onların elinden kurtarmanın da. Böyle düşünenler için tek seçenek, mevcut yapıyla uzlaşmak, mevcut yapı içinde önemli bir yer kapmaktır. Milli Mücadeleciler bu tür halk düşmanı anlayışlarla da mücadele etmek zorundadır. Düzenin kalıpları dışına çıkılmadan devrimci olunmaz, devrimci olunmadan da hiçbir şey olunmaz Düzenle, toplumsal yapıyla hesaplaşmayı göze alamayanlar, mücadeleden kaçmak için mutlaka buna benzer birçok bahane üretecekler, devrimci mücadeleden uzak durmaya çalışacaklardır. Onlardan tek istediğimiz, bu tür fikirlerini kendilerine saklamalarıdır. İçinde bulundukları bataklığa başkalarını çekmemeleridir. Milli Mücadele, düşmanın yenilmezliği propagandasına kanmadan, halkla birlikte Atatürkçü devrimci düzeni kurmak için verilmektedir. Milli Mücadeleciler tarihe baktıklarında tek şey görürler: Devrimci Atatürk ve O’nun önderliğinde çok güçlü, yenilemez denilen emperyalist orduların perişanlığını. Osmanlı bugünkü Türkiye’yle karşılaştırdığınızda Batıya çok daha bağımlıdır, filli olarak işgal edilmiştir. Bu şartlar altında bağımsızlık mücadelesine girişen Atatürk’ün önünde, kendisi gibi devrimci bir örnek, devrimci bir gelenek de yoktur. Atatürk daha zor şartlarla karşı karşıyadır. Zaferi getiren düşmanın azlığı ya da çokluğu değil, Milli Mücadelecilerin devrimci kararlılığı, milletine, tarihine olan inancıdır. Yok olmak istemeyen devrimci olur, devrimci olan, devrimci tarihine sarılıp düşmana karşı mücadele eder.
|