| Gökçe Fırat |
Türk Ordusu’nu sınır ötesinde teslim alma planı Ulusal güçlerle işbirlikçi güçlerin
Türkiye sınır ötesine doğru giderken herkesi bir daha bir daha uyarmakta yarar var. Çünkü Türkiye’nin siyasal düzenini toptan değiştirecek, tuzaklarla dolu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu dönemin 22 Temmuz sonrasında başladığını öncelikle belirtelim. Oysa 22 Temmuz öncesinde durum oldukça farklıydı. 22 Temmuz öncesi Türk siyasi hayatında bir kamplaşma vardı. Bu kamplaşma ulusal güçlerle Kürt-İslamcı güçler arasındaydı. Cumhuriyet mitinglerinde meydanlara dökülen milyonlarca insan Atatürkçü ve antiemperyalist bir Türkiye isteğini dile getiriyordu. Ordu ulusal güçler için hem bir çekim hem de toparlanma odağı görünümündeydi. Özellikle Genel Kurmay Başkanının açıklamaları, ulusal bir bakış açısını ortaya koyuyor ve bu özlemi taşıyan milyonlara güç veriyordu. Aynı zamanda PKK ile savaşan Ordu sınır ötesine geçmek istiyor, şehit cenazeleri AKP ve PKK karşıtı gösterilere, Ordu lehine sevgi gösterilerine dönüşüyordu. Ulusal güçlerin karşısında ise işbirlikçi güçler vardı. Bu güçlerin başında ABD piyonu Kürt-İslamcı AKP vardı. AKP’nin bu dönem temel politikası Ordu’nun sınır ötesindeki operasyonuna engel olmaktı. AKP’nin bu tür çabaları Türk milletinde büyük tepki yaratıyor, milliyetçi yükseliş AKP karşıtlığına yöneliyordu. Üstelik geniş yığınlar açısından AKP PKK’nın koruyucusu bir parti olarak görülüyordu. Dolayısıyla bir yanda Halk-Ordu birlikteliği ile temsil olunan Ulusal Güçler diğer yanda ise AKP-PKK ittifakı ile temsil olunan işbirlikçi güçler çarpışıyordu. Bu çarpışmada 22 Temmuz seçimleri ile işbirlikçi güçler bir zafer kazandılar. Bu zafer AKP ve PKK koalisyonunu Meclis’e taşıdı. Ve en sonunda Cumhurbaşkanlığını ele geçirdiler. Genelkurmay’a da AKP’li başkan Ve hemen ardından AKP sınır ötesi talep etmeye başladı. AKP bu amaçla bir tezkere kabul etti. Dün PKK’yı koruyan, Ordu’ya engel olan AKP sanki Türkiye’nin milli güvenliğini, ulusal bütünlüğünü düşünen bir güçmüş gibi terörle mücadelenin başına geçti. 22 Temmuz’a kadar ulusal güçlerin merkezi olarak hareket eden Ordu ise ilk önce Cumhurbaşkanlığı konusunda geri adım attı ve Çankaya’nın Şeriatçıların eline geçmesine ses çıkartamadı. Ama daha büyük bir mevzi kaybı bu terörle mücadelede yaşandı. Ordu sınır ötesi mücadele inisiyatifini de bu dönemde AKP’ye kaptırdı. Dolayısıyla Çankaya’yı Şeriatçılara teslim eden dönüşüm terörle mücadelenin de Kürtçülere teslim edilmesiyle tamamlandı. Geldiğimiz noktada Türkiye bir Kürt-İslam devletine yavaş yavaş dönüşmekte ve 22 Temmuz’a kadar buna karşı çıkan Ordu da bu rejim içine dahil edilmektedir. Ordu da sistem içine çekildiğinde tüm süreç tamamlanmış olacaktır. Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı ve Başbakandan sonra Genel Kurmay Başkanı’nın da AKP’li biri olacağı bir gelecek ufukta belirmiştir.
Sınır ötesi: PKK’yı legalleştirme operasyonu Bu noktada sınır ötesi çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu olayın yarattığı tüm tehlikeyi göstermek gerekir. İlk tehlike PKK’yla mücadelede inisiyatifin AKP’ye bırakılmış olmasıdır. Oysa AKP’nin başındaki adam zaten Kürtlerin ayrı bir devlet kurabileceğini kabul etmektedir. AKP ile PKK arasında Kürt meselesine bakış açısında da çözüm konusunda da bir farklılık bulunmamaktadır. İkinci tehlike ise PKK’yla mücadelede inisiyatifin ABD’ye bırakılacak olmasıdır. Oysa ABD bu bölgede PKK’nın hamisidir. PKK’nın tek görevi de Ortadoğu’da Amerikan çıkarları doğrultusunda bölge ülkeleri ile çatışmaktır. Böylesi bir ortamda çıkılacak sınır ötesinin PKK’ya bir zarar vermesini beklememek gerekir. Daha çok PKK’nın legalleştirilmesinin bir adımı olacaktır bu operasyon. Yani Türkiye sözde PKK’yı bitirecek veya büyük bir darbe vuracak ama dağda ezdiği güçlerin silahı bırakarak yasal zeminde şehirde politika yapmasına izin verecektir. Ama bunun ötesinde sınır ötesine çıkıp PKK’yla savaşıp da oradaki kukla Kürt devletçiği ile mücadele etmeyen bir Türkiye, o devletçiği tanımış olacaktır. Yani sınır ötesinin ikinci sonucu kukla Kürt devletinin Türkiye’ye kabul ettirilmesidir. ABD’nin Türk Ordusu’nu yıpratma kampanyası Tabii tüm bu süreçte gelişen olayları da iyi analiz etmek gerekir. Ne oldu da tablo bir anda bu kadar değişti? Öncelikle 22 Temmuz sonrası tablo karşısında Ordu’nun geri çekildiğini, mücadeleyi bıraktığını ya da en iyi ifadeyle mücadeleyi daha uygun bir zamana ve zemine ertelediğini tespit etmemiz gerekir. Ancak bu noktada AKP’nin iyi bir taktikle sınır ötesi kozunu Ordu’yla ilişkileri düzeltmek için ustaca kullandığını, Ordu’nun belli konulardaki muhalefetini bu şekilde engellediğini görmemiz gerekir. Sonuçta sınır ötesine kadar Ordu açısından her türlü mücadele ertelenmiştir böylelikle. Ama daha önemlisi ABD merkezli Ordu’yu yıpratma çabalarıdır. Bu çabaların ilk adımı Süleymaniye’de Türk özel birliğinin kafasına çuval geçirilmesiyle başlamıştı. ABD böyle yaparak tek bir şeyi gösteriyordu Türk Ordusu’na; sizin benim karşımdaki konumunuz en fazla Guantanamo üssüne götürdüğüm Taliban militanları gibidir. Gerçekten de çuval önemliydi. Çünkü ABD savaştığı güçleri teslim alırken kafasına çuval geçirirdi. Yakın dönemde bunun iki örneğini yaşadık. Biri Afganistan’da Taliban kuvvetleri, diğeri ise devrilen Saddam rejiminin komutanları. Seçilen örnek son derece manidardır. ABD Türk Ordusu’nu zaten Baasçı, Saddam tipi bir Ordu olarak görmekte ve bu durumdan hoşlanmamaktadır. Ortadoğu’daki planlarına engel olacak böylesi bir ordunun burnunun sürtülmesi gerekmektedir. Süleymaniye işte böylesi bir sürecin ilk adımıydı. PKK saldırıları da bu çerçevede işlev kazanmaktadır. PKK’nın Türk Ordusu’na büyük zararlar verdiği, hatta askerlerini bile kaçırdığı bir dönemde, Türk Ordusu’nun prestiji sarsılmaktadır. Sonuç olarak kendisini korumaktan aciz bir Ordu tablosu yaratılmakta ve bu tablo Ordu’ya izlettirilmektedir. Bu noktada Ordu’nun önünde iki seçenek vardır. Birinci seçenek tüm bu tablonun ABD’nin eseri olduğunu görmek ve buna göre konumlanmak. Yani kendi gücünü göstermek ve bunu ABD Ordusuna izlettirmek. Bunun yolu çok basittir. Örneğin Hakkari Dağlıca’da o saldırı olduğu anda Türk Ordusu’nun komutanı jetleri havalandıracak ve kukla Kürt devletçiğinin sınır karakollarının tümünü yerle bir edecekti. Bu, Türk Ordusu’nun ABD’ye en anlamlı cevabı olurdu. O zaman ABD, Türk Ordusu’nun gücünü görmüş olurdu. İkinci seçenek ise tabloya razı olmaktır. Yani bugün gelinen geri noktadır. Madem ki terörle mücadelede bu kadar başarısızız, gidelim ABD ordusundan yardım isteyelim. Türk Ordusu’nun ABD’den istihbarat istemesi böylesi bir acizliğin ortaya konulmasıdır. Nasıl bir ordu bizi bekliyor? Ama aynı zamanda Türk Ordusu’nun bölgede ABD çıkarlarına artık karşı çıkmayacağının da taahhüdüdür. İşte bu taahhüt tüm tabloyu farklılaştırmaktadır. Önümüzdeki dönemde 1-)ABD’nin Kuzey Irak’ta kuracağı Kürt devletine ses çıkartmayacak bir Ordu, 2-)ABD’nin İran saldırısına destek olacak bir Ordu, 3-)İçerde PKK’ya siyasallaşma yolunun açılmasına ses çıkartmayacak bir Ordu ve 4-)AKP’ye eşgüdüm halinde çalışacak bir Ordu, tablosu ile karşı karşıya kalacağız demektir. O zaman 22 Temmuz öncesinde Ordu’nun açıklamalarına inanan ve meydanları dolanan milyonlar ne düşünecektir? Meydan muharebesinde askerlerini bırakıp kenara çekilen bir komutan ne demekse, böylesi bir meydan muharebesinde halkı sokakta terk eden bir komutanın durumu da odur. Türk milleti Başkomutanlık Meydan Muharebesini kazanan Mustafa Kemal Paşa’nın anıtını dikmişti. Elbette böylesi komutanları da hak ettikleri şekilde anıtlaştıracaktır. PKK’nın dediklerini diyen komutanlar Fakat Ordu’nun içine girdiği geri pozisyonu görmek açısından son derece önemli bir sınama daha yapabiliriz. Geçtiğimiz hafta boyunca Milliyet gazetesinde eski Genel Kurmay Başkanları dahil olmak üzere bazı üst düzey komutanların Kürt meselesi üzerine görüşleri yayınlandı. İnsanın kanını donduran ifadeleri ibretle okuduk. Örneğin Kenan Evren: Kürtçe konuşulmasını yasakladık, 12 Eylül’de bir hatamız da oydu. Güneydoğu’da hizmet verecek memurun Kürtçe bilmesi gerekir. Katı tutumla olmaz bu iş. Kürtçeyi kurslarda filan öğrenmeliler. Diyarbakır Cezaevi denilince çok üzülüyorum. Orada gardiyanlar, 12 Eylül öncesi kendilerine çektiren mahkumlardan hınç aldı. Örneğin Hilmi Özkök: Sınır ötesiyle PKK bitirilemez. Örneğin kamuoyunun ulusalcı olarak bildiği ve Cumhuriyet gazetesinde ulusal strateji üzerine yazıları yayınlanan Kara Kuvvetleri eski Komutanı Aytaç Yalman: Kürtler dilini konuşmak, şarkısını söylemek istiyordu ama biz Kürt yoktur diye eğitilmişiz. Sosyal talepleri bile yıkıcı faaliyet saydık. Hem sosyal sorunu hem de terörün başlayacağını fark edemedik. Gördüğümüz gibi Türk Ordusu’nda yıllarca PKK’ya karşı mücadele ile görevlendirilmiş isimlerin düşünceleri aslında PKK’nın yaptığı propagandadan farklı değil! Burada bir tek eski Genel Kurmay Başkanlarından İsmail Hakkı Karadayı’nın Kürtçü propagandaya kapılmadan, Türkiye’nin bölgesel konumunu dikkate alan açıklamasını ayrı tutmak gerekiyor. Biliyoruz ki o komutan da ABD’ye karşı tavrı ile bilinmektedir! Yaşar Paşa’ya iki soru Kısacası taşlar yerine oturmaktadır. Bu noktada Aytaç Yalman’ın “biz Kürt yoktur diye eğitilmişiz yıllarca” ifadesinin altını çizelim. Evet Türk komutanlarının hepsi bu şekilde eğitildi, çünkü Cumhuriyet’in bu soruna bakışı budur ve bu da Atatürk’ün politikasıdır. O zaman Atatürk’ün Kürt politikası ile eğitildik ama bu yanlışmış diye açıkça söyleyin de millet herşeyi daha net görsün! Kaldı ki burada da son sorularımızı şimdiki Genel Kurmay Başkanımıza yöneltmemiz gerekiyor: 1-)22 Temmuz öncesinde Ne mutlu Türküm diyemeyen herkes bu Cumhuriyet’in düşmanıdır ve öyle de kalacaktır diyordunuz, hâlâ bu görüşte misiniz? 2-)ABD Temsilciler Meclisi Irak’ın üçe bölünmesi tasarısını onayladı. Demek ki yakında güneyimizde bir Kürdistan kurulacak. Bu konuda ne diyeceksiniz? 14 Nisan’daki görüşlerinizi hatırlıyor musunuz?
|