Arama: 
06.11.2003/Sayı:16
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Sunay Akın
Kültür
Batı Express
Şiir

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kültür  Yılmaz Yeşildağ

Şiir, şair, serserilik ve
Nâzım Hikmet

Bu başlık ilk bakışta Nazım Hikmet ve onun şiiri üzerine bir çalışmanın ipuçlarını düşündürüyorsa da, gerçekte böyle bir önyargı ile bu yazıyı okumak için yola çıkıldığında, başka bir yola sapmak gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalınabilir. Ya da asıl söylenmek istenenden uzaklaşıp vurgulanmak istenen kimi öğeler gözardı edilebilir, daha doğrusu gözden kaçırılabilir.

Sanat-sanatçı-okur üçgeninin değişik bir boyutunu günyüzüne çıkartmak için yola koyulduk. Bu üçgende “Ben”deki karmaşanın, üst ben’den geçerek sanatçı kimliğine nasıl yansıdığına, vampirizm gi- bi psikopatolojik bir olguya nasıl dönüştüğüne, sanat (özelde şiir) adlı güzelin nasıl ırzına geçildiğine tanık olacağız.

Şiir

Güzel bir Karadeniz sabahı... Kentlerarası yolculuğun bittiği an... Yorgun ve uykusuzsunuz... Bir an önce taşıyıcı kurumun servisine binip, sizi çağıranlarla buluşmak istiyorsunuz... Tam o anda, insan sıcağını gülüşüne yapıştır- mış birisi yaklaşıyor yanınıza ve adınızı söyleyerek sizi bir araca davet ediyor. Biniyorsunuz. Alışılmış yolculuk söyleşisi... Yüzlerde maske yok... içten ve duyarlı, sözcükler tüm doğallığıyla gülümsüyor size. Karadeniz'in bu minik ama, sevimli kentinin sokaklarını çok çabuk geçiyorsunuz. Altı gün sürecek etkinliğin yapılacağı Belediye Sosyal Tesislerine geldiğiniz zaman, size karşılayan yüzlerdeki sevincin ve dostluğun şiirini ne zaman yazacağınızı soruyorsunuz kendinize. Programı alıyorsunuz. Kendi ala- nınız olduğu için üçüncü gün yapılacak panelin konusu ilginizi çekiyor: Biz şair miyiz?

Gece geç saatlere kadar süren yemekten sonra konuk edileceğiniz, kentin tamanını gören, “misafirhane”ye götürülüyorsunuz. Günün yorgunluğunu atmak düşüncesiyle çarçabuk duş alıp yatağa atıyorsunuz kendinizi. Sessizlik iliklerinize kadar işliyor ve ne zaman, nasıl olduğunu anlamadan derin bir uykuda buluyorsunuz kendinizi...

Sabah olmuş... Uyanıyorsunuz... Lavaboya yönelirken gözleriniz ister istemez pencereye, oradan da kente kayıyor... O da ne!.. Kent yok!.. Gözlerinize inanamıyor; yeniden bakıyorsunuz... Kent yerinde yok! Telaş karışımı bir merakla pencereye yaklaşıyor; daha geniş bir görüş açısıyla bakıyorsunuz... Kent yok ama, bir şiir var orada... Karadeniz’in yeşilini kuşanmış Bartın’ın üstünü bembeyaz bir bulut kaplamış... Sis değil, bir bulut tabakası... Güneş, merhaba dercesine yansıyor bulut tabakasının üstünden ve daha yüksek tepelerde yeşille dans ediyor...

İşte şiir, diyorsunuz... İşte şiir...

Şair

İlk iki gün oldukça coşkulu geçiyor. Salon hınca hınç dolu. Yaşadığınız kenti ve kentteki bu tür etkinliklere katılımı düşündükçe, “Anadolu insanının duyarlılığı”na bir kez daha hayran oluyorsunuz. Bir de bu kalabalık imzaya yansırsa...

Panel saati yaklaşıyor. Koyu bir sohbete dalmanın acısını bir köşeye sıkışarak çekiyorsunuz. Salon yine hınca hınç... Konuklardan ikisinin gelmediğini öğreniyor, hayıflanıyorsunuz. Oysa, şiirlerini seversiniz onların... Diğer üç konuşmacı şair tam zamanında geliyor salona. Eyvah; alkollü bunlar... birden düşünceleriniz uzaklaşıyor oradan... Son kuşak şairlerini, yazarlarını düşünüyorsunuz. Onların arasında uyarıcı kullananlar olduğunu bir kez daha anımsıyorsunuz. Kimi şairlerin şiirlerindeki açık betimlemeleri... Ülkenizde, uzun süre kullanmayan bir iki kişi dışında ilaç alan şair/yazara rastlanmadığı için seviniyorsunuz. Ama, alkolün hep yürürlükte kaldığını da es geçmiyorsunuz. Usunuza “Ya alkol olmasaydı, ya alkol olmasaydı” diyen Edip Cansever’in bile yazabilmek amacıyla alkol almadığı geliyor. Yazarlarımızın yazma süreci ile içme sürecinin çoğunlukla örtüşmediğini düşünerek seviniyorsunuz. Sürekli içen, zaman zaman uyarıcı kullanan kimi yaşlı ve orta kuşak şairlerinin somut durumları ise deney -görmenin, duymanın, bilmenin deneyi- sözcüğüyle karşılanamaz diyorsunuz. Ama, sorunun sürekli bu düzlemde ele alınması sizi üzüyor da. Yapay cennete özenen, buradaki ile ötedeki’ni birlikte kavramayı amaçlayan, dilin açığa çıkaran değil saklayan yanıyla konuşarak bir yeni-gerçek kurmaya çalışan şair, yarı gizemli bir bölgeye mi çekiliyor, sorusu takılıyor kafanıza. Başınızı kaldırıyorsunuz. içlerinden en yaşlı olanı kafasını boynunun içine çekmiş, ağzında sigara arpacık kumrusu gibi düşünüyor (yoksa, başka bir organına mı bakıyor; çünkü bakışları sürekli kendi bedeninde). Dik- kat ediyorsunuz, ortada oturan bayan şair de sigara içiyor; onun yanındaki genç(!) şair de; üstelik bacak bacak üstüne atmış... Saygısızca buluyorsunuz bu davranışı. Katıldığınız onca panel ve söyleşide yetkinliği tartışılmayacak onlarca konuşmacının hiçbirinde görmediğiniz bir davranış biçimi bu. Rahatsız oluyorsunuz... Ne ki...

Bayan konuşmaya başlıyor önce... Şiir ve şair konuşulacak sanıyorsunuz... Ne ki, yanıldığınızı anlamak için çok zaman geçmesi gerekmiyor. Çünkü, bayan kendini anlatıyor... Nasıl uçlarda yaşadığını... Abuk sabuk sözcükler dökülmeye başlıyor ağzından... Salonda bir kıpırdanmadır başlıyor... Tam o sırada yaşlı şair kapıyor mikrofonu bayanın elinden... Önce yadırgıyorsunuz ama, bir şeyleri düzel- tecek diye de sevinmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. Eyvah, o da ne!.. Yaşlı şair de saçmalamaya başlıyor: “Nâzım Hikmet’in Saman Sarısı şiiri çalıntıdır” diye başlıyor söze... Ardından da “zaten o şair bile sayılmaz” diyor. Fırsat bu fırsat diyen bayan şair; “Gün gelecek hepiniz benim ne kadar büyük bir şair olduğumu anlayacaksınız. O, büyük dediğiniz Nâzım’ın ne kadar önemsiz biri olduğunu o zaman göreceksiniz.” Eliniz, ayağınız titremeye başlıyor. Öfkeleniyorsunuz. Salonu terk etmek geliyor içinizden... Ayağa kalkıyorsunuz... En azından duymak istemiyorsunuz bu sözleri ve dışarıya yöneliyorsunuz. Tam o sırada kapıyor mikrofonu genç şair... Mikrofon kapma yarışını kazanmış bir kahraman edasıyla; “Toplumcu geçinen şairler yüzünden bu kadar geri kaldı bu ülkenin şiiri, gerçek şiiri mistik şairler yazıyor” diyerek sözcükleri geveliyor ağzında. Sabrınız taşıyor, bağırıyorsunuz: “Susturun şunları!..” Dinleyiciler arasında dolaştırılan mikrofonu arınıyorsunuz. Yanıbaşınızda öfkeden kuduran Aydın Ilgaz’ı görüyorsunuz. Sizden önce kapıyor mikrofonu: Biz Bartın’da altı yıldır bir şeyler yap- maya çalışıyoruz. Kendi aranızda, alkol masalarında yapacağınız tartışmaları burada insanların içinde yaparak, kimi değerlere saldırarak yapılmaya çalışılanları bir kalemde silip atamazsınız.” diyor.

Serserilik

Şevket, alı moru mor dışarıya çekmeye çalışıyor sizi... Ortalık iyice gergin. Bartınlı olduğunu söyleyen genç şair masayı yumruklayarak ayağa kalkıyor. Tam bir sokak kabadayısı tavrı diyorsu- nuz...

Bağırıyorsunuz; “Varlık nedeni Nâzım Hikmet’e küfretmek olan bu insanların ne işi var burada!..” Sesiniz diğer seslere karışıyor, kimse duymuyor sizi; duyanlar da şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez sağa sola bakınıyor. 1951 tevkifatını düşünüyorsunuz. Masadaki en yaşlı şair o gün arkadaşlarını eleveren kişi değil mi? Üstelik Rıfat Ilgaz gibi yaşamını halkına adamış bir ustayı polislikle suçlayan... Evet, Ta kendisi... Arif Damar...

Yaşadığınız kentteki tv kanallarından birisinde programa çıktıktan sonra karalara bürünüp birkaç hafta türbanla gezen bayan değil mi ortadaki? evet, o: Lale Müldür...

Pek tanımıyorsunuz en genç görüneni, ama masaya attığı yumruk bir tek şeyle açıklanabilir diye düşünüyorsunuz; kabadayılık...

Kısa bir dalgalanmadan sora, mikrofonu yeniden alıyor eline Barikat Arif. Dünyanın en büyük şairi Rimbau'dur. Bunun için, Türkiye'de de onun gibi tek şair tanıyorum: Küçük İskender, Nâzım’ı hiç sevmem zaten... Şair, derbeder bir yaşam sürebilir, bir derviş gibi yaşamayı yeğleyebilir ama, hiçbir zaman serserilik yapamaz, diye düşünmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi. İşi güçü olmayan, şurada burada başı boş dolaşanlara serseri denir. Ama, şairler hiçbir zaman serseri olmamışlardır, diyor ve Edip Cansever'i bir kez daha anımsıyorsunuz: “kalbim serseriliğimdir.” Tüm sanatçıların yüreğinde güzel bir serserilik taşıdığını herkes gibi siz de yadsımıyorsunuz. Rimbau'yu Rimbau yapanın da bu olduğunun bilincinde olarak. Ama, buradaki düşünce serseriliğinden başka bir şey olamaz diyerek yadırgıyorsunuz tüm olanları.

Sözcükleriin altından kalkmaya çabalıyorsunuz. Nâzım’ı sevip sevmemek başka şey, ona küfretmek başka, diyorsunuz. Uğultular, homurdanmalar çalınıyor kulağınıza, masa yeniden yumrak- lanıyor... Bayan şairin kalbi tutuyor, terkediyor masayı...

Ve Nâzım Hikmet

Nâzım usta, daha düne kadar senin ırmağından beslenenler bügün sana küfretmekte buluyorlar kendi varlıklarını. Oysa, tüm dünyanın reddedemediği bir gerçek olarak varsın sen. O nedenle de senin doğumunun 100. yılında sana küfredenler maskelerini takarak konuşuyorlar etkinliklerde. Ve hep bize yaban kalıyor onlar. Gerçekte, ilettikleri anlam yokluğundan ileri geliyor bu. Şimdi de, tüm maskelerinin gerisinde ‘uygarlaşmış’ oldukları yalanının arkasına sığınıyorlar. O nedenle kendi yüz tenlerini sonsuz değişikliklerle kullanıyorlar. Ancak, kaypak yüzleri iğreti, düştü düşücek bir maske bu. Bunlar aynadaki yüze, kendi özyüzüne de maskeliler... Yüzlerinden geçtim, yüreği bile maskeli bunların; kardeşinin önünde, sevgilisinin önünde, dostlarının önünde... .