|
Doğan Avcıoğlu’nun mezarı başında 2000’li
yıllarda Türkiye Doğan Avcıoğlu, 4 Kasım 1983 yılında aramızdan ayrılmıştı. 19. ölüm yıldönümünde Türksolu Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erkin Yurdakul, İleri dergisi Genel Yayın Yönetmeni Özgür Erdem, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu Başkanı Özgür Billur, Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şube Yöneticisi İnan Kahramanoğlu ve İstanbul Üniversitesi Öğrenci Konseyi Başkanı Hazar Arısoy, Doğan Avcıoğlu’nun Büyükada’daki mezarını ziyaret ettikten sonra gazetemiz merkezinde biraraya gelerek Türkiye’nin geleceğini tartıştılar. Tartışmayı kısaltarak sunuyoruz. Parlamenter rejim sadece işbirlikçi değil TÜRKSOLU: 20 yıl önce Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin cici demokrasisi 2000 yılında bir duvara toslayacak, bunu yaşayarak göreceğiz” diyordu. Krizlerle başlayan 2000’li yılların ilk seçimini 3 Kasım’da yaşayacağız. Avcıoğlu’nun bu tespiti gerçekten doğrulanıyor mu? ERKİN YURDAKUL: Doğan Avcıoğlu’nu anarken zaten Türkiye’nin içinde bulunduğu rejim krizinden bahsetmemek mümkün değil. Avcıoğlu, cici demokrasi tanımlamasını yaparken, cici demokrasiyi emperyalistler tarafından Türkiye’ye dayatılan ve Batıyla işbirliği yapan güçlerin bir rejimi olarak ortaya koyuyordu. Türkiye’de bugün yaşanan kriz ilk değil. Parlamenter sistem, her seferinde krizi daha da derinleştirerek, halk üzerinde daha da güçlü bir baskı rejimi oluşturarak, Batıya bağımlılığı daha da arttırarak bugüne kadar geldi. Ama bugün yaptığımız önemli bir tespit var: Türkiye’nin önünde bugün bir yol ayrımı var. Müdahale edilmezse, karşısına devrimci güçler çıkmazsa bu sistem kendini tekrar yenileyebilir. Ama bugün bu yenilenmenin Türkiye parçalanmadan mümkün olamayacağını görüyoruz. Türkiye’yi bölünme aşamasına getiren bir noktada sistem. Özellikle 3 Ağustos’ta Avrupa Birliği uyum yasalarının kabul edilmesi ve ABD’nin Kürt devleti kurma planı ile beraber Türkiye’de parlamenter sistemin yeni dönüşümü, eğer halkçı güçler müdahale etmezse Misak-ı Milli sınırları içindeki son parlamenter dönüşüm olacak. İlk önce bunu tespit etmek gerekiyor. Doğan Avcıoğlu’na göre Türkiye’de emperyalizmin taşeronluğunu üstlenen ve adına cici demokrasi denilen bir parlamenter sistem vardı. Ancak Türkiye’nin 20 yıl sonra geldiği noktada parlamenter sistem sadece emperyalizmin taşeronluğunu yüklenmiyor, Türkiye’yi bölme planının da bizzat uygulayıcısı olarak işlev görüyor. Cici demokrasiden ÖZGÜR BİLLUR: Doğan Avcıoğlu o parlamenter sistemin karşısına zinde kuvvetler olarak tanımladığı aydın, halk, gençlik ve orduyu koyuyordu. Bu zinde kuvvetler, işbirlikçi kesimlere karşı Türkiye’nin tam bağımsızlıkçı çizgisini koruyacak ve milli bir çizgide gerçek anlamdaki demokrasiyi -çünkü o eşraf demokrasisi ve gerçek demokrasi arasında bir ayrım koyuyordu- ve cumhuriyeti koruyacaktı. Bugün baktığımızda o dönemki tüccar- ağa işbirliği bugün başka bir biçim aldı, artık eşraf demokrasisinin yerini komprador demokrasisi aldı. Yani bugün parlamentoya da hakim olan tekelci sermaye. Bütün partiler komprador sermayenin elinde ve bu sermaye grupları herşeye hakim durumda. Peki bunun karşısına hangi kuvvetler çıkacak? Doğan Avcıoğlu’ndan aldığımız miras bir Kuvayı Milliye hareketini, bir halk örgütlenmesini yaratmak. Burada ordunun özel bir önemi var. Bugün baktığımızda ordunun özellikle Türkiye’nin sömürgeleştirilmesine ve paylaşılmasına karşı koyduğu ulusal tavır bizim için önemli. Türkiye’nin Kuvayı Milliye’yi örgütleyecek milliyetçi devrimci aydınları ve gençliği için ordunun bu tavrı çok esaslıdır. Ordu ile halk birlikteliğini sağlayamadığımız takdirde bu komprador demokrasisi Türkiye’yi paramparça yapacaktır. Ordu Misak-ı Milli’nin tek savunucusu HAZAR ARISOY: Zaten halk ile ordu arasında bir kopukluk yok. Bize sürekli Batı tarzı bir ordu sisteminin olduğu dayatılır ama Türk ordusunun temellerinde Kurtuluş Savaşı var. Zamanında halkı ile beraber Kurtuluş Savaşı’nı veren yine bu ordu. Aynı zamanda sınıfsal olarak bakıldığı zaman da Türk ordusunun temelleri Türk halkında. Türk halkının her kesiminden insan Türk ordusunun içinde kendisini temsil edebiliyor ve kendine yer bulabiliyor. Bu sebepten de şu an komprador olarak bahsettiğimiz parlamenter sisteme karşı duran ordu aynı zamanda halkın da sesi. ÖZGÜR ERDEM: Aslında ordu son 10-15 yıllık tarihimizde Misak-ı Milli’yi savunan tavırlar almasıydı şu an Türkiye çok daha geri bir noktada olabilirdi. Körfez Savaşı’nın hemen öncesinde bir koyup üç almak stratejisiyle Irak’a girme planlarına ordu karşı koydu. Yine PKK terörünün yükselişe geçtiği dönemlerde, Özal Kürt sorununu federasyon yapısıyla çözelim derken ordu PKK’ya karşı savaşıyordu. 28 Şubat’ta ordu şeriata bir müdahalede bulundu. Ve işte 28 Şubat sonrası ekonomide de çeşitli yolsuzluklara karşı tavır koydu. Yani kritik noktalarda parlamenter sistemin Türkiye’yi götürmek istediği yere ordu sürekli engel olmaya çalıştı. Son olarak Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasının önüne geçmeye çalışıyor. Bu noktada yapılması gereken şey ordu Misak-ı Milli sınırlarını savunan bir tavır alırken onun güçsüzleştirilmesini engellemek, tam tersine siyaset kurumun güçsüzleştirerek ordunun aldığı Türkiye’ci tavrın güçlenmesini sağlamak. Ordu karşıtlığı ile Türksolu geleneğinin hiçbir alakası yok İNAN KAHRAMANOĞLU: Tabi Avcıoğlu döneminde şöyle bir ayrıcalık vardı. 60’lı yıllarda ordu zaten 27 Mayıs’tan çıkmış bir orduydu, gençlik hareketi orduyu destekliyordu. Halk ile ordu arasında belli bir kaynaşma vardı. Fakat sonra 12 Mart’ı ve 12 Eylül’ü yaşamak zorunda kaldı Türkiye. Günümüzde ise özellikle AB tarafından dayatılan ordunun siyasetten elini çekmesi yönünde bir program var. Dolayısıyla bugün artık ordu meselesi 60’lı yıllarda tartışıldığı gibi tartışılmıyor. Sol eskiden ordunun yanında yer alırken şimdi ordunun karşısında geçmiş durumda. Ve dolayısıyla bugün halk ordu birlikteliğini parlamenter sisteme karşı korumak marjinal bir fikirmiş gibi görünüyor. Bunu tabi solun içinde bulunduğu durumda aramak lazım. Sol bugün halkçı bir politikadan uzaklaşılmış, tam bağımsızlık fikri tamamen yitirilmiş, dolayısıyla Batıcı paradigmanın içine hapsolmuş, kendini parlamentarizmle sınırlamış ve en önemlisi emperyalizmin Türkiye üzerindeki politikalarını birebir savunur hale gelmiş. Tam bağımsızlık, Türkiye’nin bütünlüğünü savunmak sol demek, oysa bugün Türkiye’de solun savunduğu şeylerle, örneğin medyanın, ve mevcut işbirlikçi emperyalizmin uzantısı siyasi partilerin savunduğu programlar neredeyse aynıdır. Dolayısıyla bugün ordu karşıtlığı yapan sol anlayışın Türksolu geleneği ile hiçbir alakası yoktur. Bu anlamda ülkenin ulusal bütünlüğünü sağlayacak gerçekten bir halk iktidarı kurmaya yönelmiş Türksolu hareketi bizim komprador sol olarak, sermayenin ve emperyalizmin Türkiye’deki sol ayağı olarak nitelendirdiğimiz sola karşı bir mücadeleyi gerektiriyor. TÜRKSOLU: Doğan Avcıoğlu’nda tutucu güçler koalisyonu saptaması vardı. Bu güçler geleneksel sağ güçlerdi. 60’lı yıllarda buna karşı bir parlamento dışı halk muhalefeti yükseliyordu. Türkiye İşçi Partisi parlamenter bir mücadele verdiği halde bunun dışında yığınlar halinde gençlik hareketi, işçi hareketi parlamento dışında konumlanmıştı. Türkiye’de kim düzenin yanında kim düzenin karşısında dediğimiz zaman bu parlamenter sistem son derece güzel bir dayanak noktasıydı. Gençlik İkinci Kurtuluş Savaşı’nı başlattığını söylüyordu ve bu oyunun dışında yer alıyordu. Fakat günümüze baktığımızda bu konumlanış tümüyle farklılaşmış durumda. Şimdi Türkiye iki gün sonra seçimlere giderken Türkiye’de kendini solcu olarak niteleyen bir çok kesim seçimlere aktif olarak katılıyor, bu seçimlerin orduya karşı yapıldığı bilindiği halde böyle bu. Bunun çok bilincinde olmayan bir kesim de elden ne gelir ki, bari daha gericisi, daha Amerikancısı gelmesin diye yeniden seçimler için bir oy çağrısı yapıyor. Yani bir bilinç bulanıklığı var. Yoksa 60’lı yıllarda çok netti herşey. Bir solcunun, bir devrimcinin aklına düzeni ayakta tutacak bu tür yollara girişmek asla gelmezdi. 60’ların Atatürkçülüğünden İNAN KAHRAMANOĞLU: Burada bir kopuş noktası ararken şuna bakmak gerek. Bugün eleştirdiğimiz Batıcı politik rejime Türkiye yeni girmiş değil. 1946’dan beri bir süreç işliyor. Özellikle Yön Hareketi’nin ortaya çıktığı 1960’lar o Batıcı sistemin her alanda kurumsallaştığı bir dönem. Ama buna rağmen Türkiye’de bu Batıcı politik mekanizmaya ciddi bir karşı çıkış olabilmişti çünkü solda Atatürk devrimlerini ciddi bir şekilde sahiplenme vardı. Burada 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında bir yozlaşma olduğu kesin. Bunu yalnızca baskıya, şiddete, hapislere bağlamamak lazım. Asıl olarak bilinçlerde bir bulanma yaratıldı. Bundan önce baskılar solu ideolojik olarak çok fazla etkileyememişti ama 12 Eylül’ün yarattığı o Atatürk portesi sol içinde çok tahribat yarattı. Bugün sosyalist olmak, anti-emperyalist olmak bir yana Atatürk karşıtı olmakla bir sayıldı. Atatürk’ü eleştirmeden, Türkiye’de Kemalist Devrim’i eleştirmeden sosyalist olamıyorsunuz neredeyse. Dolayısıyla burada Avcıoğlu’nu hatırlamak bu anlamda önemli. Atatürkçülük mücadelesi ile sosyalizm mücadelesinin aslında Türkiye’de içiçe olduğunu savunmayan bir anlayışın Türkiye’de sosyalizm mücadelesi vermesinin mümkün olmadığını gösteriyordu Avcıoğlu. Zaten 68’lilerin, TİP’in ya da Avcıoğlu’nun Yön Hareketi’nin başarı kazanması da Batıcı politik mekanizmaya direnebilmesi, güçlü bir toplumsal alternatif olabilmesinin de, bir halk desteği alabilmesinin kökeninde de bu Atatürkçülüğün devrimci özünü sahiplenme vardı. Solun bugün gelmiş olduğu noktada, sol 12 Eylül’ü sürekli eleştirir ama, politik olarak baktığınızda alınan tavırda sol 12 Eylülün fikriyatını sahiplenmiş durumda. Yani burada sosyalist olarak geçinen ve Türkiye’de sosyalizmi savunuduğunu iddia eden çevrelerin Atatürkçülük diye ortaya koyduğu şey aslında 12 Eylül Atatürkçülüğüdür. ERKİN YURDAKUL: 12 Eylül Atatürkçülüğüne daha gelinmeden, Doğan Avcıoğlu’nun bence Atatürkçülük konusundaki en önemli katkılarından birisi de İnönü Atatürkçülüğüne karşı da mücadele etmesidir. 27 Mayıs’ın hemen sonrasında, herkes sevinç içerisindeyken, Menderes diktatörlüğü kovulmuş ülkeden, ordu gençlik birleşmiş, parlamenter sistem içinde İnönü bir reform programı uygulayacak. Doğan Avcıoğlu’nu ve onun önderlik ettiği geniş bir aydın birikimini İnönü’ye muhalefet ederken görüyoruz. 27 Mayıs’a muhalefet ederken görüyoruz. İnönü diyordu ki; “Biz önemli bir şey yaptık, 46’da çok partili demokrasiye geçerken. Otorite ile büyük reformların gerçekleştirilebileceği dönem bitti.” Yani İnönü açıkça Atatürk’ün aslında tek parti ve ordu gücüyle başlattığı adımları terketmişti. Avcıoğlu, İnönü Atatürkçülüğünün Batının istediği doğrultuda bir tahribat yarattığını, çok partili rejim ile ülkeyi böldüğünü, tutucu güçler koalisyonu altında ülkenin büyük bir bağımlılık süreci içinde perişan hale geldiğini gösteriyordu. Bunun kaynaklarını da sadece Türkiye’nin tecrübesi ile değil tüm ezilen dünyanın tecrübesine dayanarak çıkarıyordu. Batılıların çok partili parlamenter rejimleri ezilen ülkelerde uygulatmaktan vazgeçmeyeceğini örnekleriyle gösteriyordu. Hatta Adnan Menderes’in İnönü’yü toptan tasfiye etme isteğine Amerikalıların bu parlamenter rejimi korumak adına nasıl karşı çıktıklarını da Avcıoğlu anlatıyordu bize. Avcıoğlu’nun bu parlamenter Atatürkçülüğe ve solculuğa karşı tavrı, Türksolu geleneği açısından öğreticidir. Avcıoğlu parlamentarizmin Türkiye’yi getirdiği yeri gösterirken diğer yandan da Atatürkçülüğün ve solun parlamentodaki mutlak hezimetinin de temellerini anlatıyordu. Atatürkçülükle sosyalizmi birleştirmek ÖZGÜR ERDEM: Doğan Avcıoğlu’nun en önemli katkılarından biri de Atatürkçülükle sosyalist fikirler arasındaki duvarı bir anlamda yıkmasıydı. Böylelikle gençlik hareketinin de Atatürkçülükle buluşmasını sağladı. YÖN dergisinin üniversitelerde çok okunması o dönemde gençlik hareketinin doğru bir ideolojik temelde büyümesinin en önemli nedenlerinden biridir. Ve 68 hareketinin de doruk noktasını o şekilde ortaya koymak lazım. Gençlik hareketinin kendi geleneği ve kendi devrimci mirası ile Atatürk’le birleştiği oranda gençlik kitleselleşti. Burada Doğan Avcıoğlu, Atatürk devrimciliğini ortaya koyarken onun zıttını da ortaya koyuyordu. Atatürk devrimciliğinin zıttı da işte Tanzimatçı, Meşrutiyetçi ilericilik anlayışıdır. Bu da Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni ve diğer pek çok yapıtında görülebilir. Özellikle son Pabuççu Muştası yazısında Tanzimatçı Batıya dayanan, Batının kurumlarını Türkiye’ye gelip monte ederek ilerleyebileceğini düşünen anlayışı reddediyor ve Türkiye’nin ilerici geleneğini Atatürk’le birlikte başlatıyor. Tabii bu Tanzimatçılık eleştirisini tekrar doğru düzgün yapmak gerekiyor. Çünkü bugün solun yaptığı şey aslında Tanzimatçı kafaların yaptığından çok da farklı bir şey değil. Sol kendi tarihinden, kendi devrimci geleneğinden, Atatürk’ten, halktan koptukça aslında Batının parlamenter demokrasisine daha fazla eklenmleniyor. İşte 3 Kasım seçimleri bugüne kadar görülmemiş şekilde en sol çevrelerin girdiği ve o at yarışında en öne geçmek için çaba gösterdiği bir seçim haline geldi. Gerçekten şu an Türkiye’deki komprador sol bu cici demokrasinin halk gözünde meşrulaştırılmasında çok ciddi rol sahibi oldu. Aslında siz Atatürk’ten, ordudan mücadeleden uzaklaştıkça doğal olarak bu parlamamenter sistemin cici oyuncakları haline geliyorsunuz Halkı ordudan, solu milliyetçilekten kopartma çabaları HAZAR ARISOY: Burada bir kopmadan bahsediyoruz. Halkın ordudan kopuşundan ya da solun milliyetçilikten kopuşundan bahsediyoruz. Bu kopmanın nedenlerini iyi irdelemek lazım. Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber Türk milletinin bağımsızlık şiarıyla bir araya gelerek emperyalist düzene karşı çıkışı Batı doğru değerlendirdi. Gerek 1923 hareketinde gerekse daha sonraki gençlik hareketlerinde Batı karşıtı halk-ordu-gençlik ittifıkının, bağımsızlık şiarını sahiplenen ilerici devrimci Atatürk’ün emperyalist sistem için ne kadar zararlı olduğunu çok iyi görüyorlardı. Özellikle 68 sonrasında tüm mücadeleyi buna karşı verdi. Zaten 68’den sonra bu ittifak bozuldu. Böyle bir sol da emperyalist sistem için ideal bir sol anlayıştı. Dolayısıyla bağımsızlık için mücadele eden ve halkıyla birleşmiş bir sol yerine tamamen halkından kopuk, tek hedef olarak özgürlük ve demokrasi adına Batı kültürüne biraz daha yaklaşma olan bir sol anlayış çıktı. Bu durumda parlamento giderek meşrulaşıyor. 60’larda ve 68’lerde parlamentoya karşı bir tepki var. Hepimiz biliyoruz bu parlamento eşraf ağa sınıfının ve Batıcı parlamenter yapının uzantısıdır. Fakat son zamanlarda özellikle parlamento dışı muhalefet yokoldu. Batı tipi sol anlayışın ortaya çıkması ve özellikle darbelerle birlikte birlikte örgütsüz olan muhalefet de çözümü parlamenter sistem içinde arar hale geldi. ÖZGÜR BİLLUR: 1960’larda parlamentoculuğa karşı olmak Atatürkçü olmak, sosyalist olmak, milliyetçi olmak kendine solcuyum diyen insanların ortak özellikleriydi. Zaten solu halkla buluşturan bu çizgiydi. Bugün eğer sol darmadağınık ve halktan uzaksa aslında kendi değerlerine küfrettiği içindir. Şimdi büyük bir kompleks içinde solcular. Bu kompleksin düğüm noktası ise milliyeçilik. Yani bir Türksolu tabiri bile solu rahatsız ediyor. O yüzden Avcıoğlu’ndan bizim öğreneceğimiz bir mesele de milliyetçilik. Bizim gibi azgelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde milliyetçi olmak demek, emperyalizmin saldırısına karşı direnmek demektir. Miliyetçilik burada bir direniş ideolojisidir. Ve milliyetçilik aynı zamanda devrimcilik demektir. Bu gün baktığınızda Türkiye’deki bütün işbirlikçi komprador sınıflar Türkiye’nin parçalanması ve sömürgeleştirilmesini hedefleyen sömürgeci saldırının bir parçası. Türkiye’deki bu saldırının ayakları. Buna karşı sosyalistler ve devrimciler milliyetçilik bayrağını yükseltmeleri gerekirken milliyetçiliğe ve millete sırt çeviriyor. O bakımdan biz Atatürkçü, devrimci ve milliyetçi bir çizgide olduğumuzu ve bu anlamda da bir Kuvayı Milliye örgütlenmesine giriştiğimizi söylüyoruz. Zaten milliyetçi olmak devrimci olmak, sosyalist olmak bunlar aynı şeyler, Avcıoğlu’nun da söylediği bu. Sol Atatürkten, Atatürkçüler soldan koparıldı ÖZGÜR ERDEM: Sol Atatürk’ten koparılırken Atatürkçüler de soldan kopartıldı. Aynı operasyonun bir başka yansıması bu. Türkiye’de gardrop Atatürkçülüğü halkın Atatürkçülük anlayışı haline döndürülmeye çalışıldı. 12 Eylül’ün IMF programını Atatürk’le meşrulaştırmaya çalışan anlayış Atatürk’ü devlet adamı ve düzen bekçisine dönüştürdü. Gardrop Atatürkçülüğü olarak tarif ettiğimiz sağcı düzen bekçisi komprador bir Atatürkçülük anlayış oluşturulmaya çalışıldı. Ve bugün biz tekrar Atatürk’ten öğrenmek zorundayız. Atatürk’ün tam bağımsızlıkçılığı, Tanzimatçılığa, Avrupacılığa, Amerikancılığa karşı yeniden bizim bayrağımız olmuştur. Türkiye’yi bugünkü çöküşe cici demokrasi getirdi ERKİN YURDAKUL: Günümüze dönersek, cici demokrasiyi nasıl değerlendirdiğimiz önemli. Cici demokrasiyi, Türkiye’nin siyasal rejimini, çağdaş uygarlığa doğru giden bir süreç olarak mı değerlendiriyoruz, yoksa yeniden sömürgeleşmenin politik düzeni olarak mı değerlendiriyoruz? Bütün ayrım zaten burada oluyor. Türkiye’de bütün siyaset kurumu Türkiye’nin çağdaş uygarlığa doğru gittiğini iddia ediyor. Ama bu çağdaş uygarlığa doğru öyle bir gidiş ki, ülkenin 200 milyar dolar borcu var, çok ciddi bir gelir uçurumu oluşmuş, bunun dışında büyük toplumsal sorunlar var, yani bütün bilimsel göstergeler en kötüyü gösteriyor şu anda. Ama bir yandan da bakıyorsunuz tüm siyaset kurumu da en doğru yolda olduğumuzu, Avrupa’ya en yakın noktada olduğumuzu iddia ediyor. Buna muhalefet etmesi gereken sol, bu cici demokrasiyi “biji demokrasi” diyerek karşılıyor. Başka bir yere savruluyor. Biz eğer marksist bir analize girişeceksek şunu ortaya koymalıyız, eğer bir toplumsal düzen ekonomik yapıda da, tüm göstergeler anlamında da en kötüye gidiyorsa onun siyasal düzeni de en kötüye gidiyor demektir. Biz bunu yeniden sömürgeleşme süreci olarak koyduğumuz andan itibaren işin rengi değişiyor. Bu cici demokrasiyi sahiplenmenin imkanı kalmıyor, o zaman tutucu güçler koalisyonundan da kopacağız demek oluyor. Biz burada gerçek sol anlayışla, Türkiye tarihideki sol anlayışla buluşuyoruz. Doğan Avcıoğlu da burada çok doğru bir noktada halkıyla buluşuyordu. Bağımsızlık anlayışıyla bu cici demokrasiden kopmanın yöntemi de bütün halk kuvvetlerini birleştirmekti. Bugün gündemi tartışırken bu siyasal rejimden kurtulmanın yolunu tartışmak çok önemli. Parlamento dışı muhalefetten parlamentonun cici çocukluğuna TÜRKSOLU: Doğan Avcıoğlu’nun yaşadığı yıllarda bir tarafta parlamenter sistem ve parlamenter sistem içinde Türkiye’yi düzeltme çabaları, diğer tarafta bir tane slogan vardı; o da devrim. Hatta o dönem devrim stratejisinin nasıl olacağının tartışıldığı bir dönemdi. Şimdi geçtik stratejiyi, devrim slogan olarak dahi ağızlara alınmaktan korkuluyor. Çünkü devrim de artık tarihte kalmış bir şey. Günü geçmiş, modası geçmiş bir şey. Halbuki devrim dediğimiz şeyi Doğan Avcıoğlu bir bilimsel analiz olarak ortaya koyuyordu. Ama aynı zamanda Türk toplumunun gelişmesi, kalkınması çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasının tek yoluydu. Şimdi Türkiye seçimlere gidiyor, Türkiye’de devrim lafını ağzına alan bu işin parlamenter sistemle değil de devrimle çözüleceğini söyleyen hiç kimse yok. Kendisine en devrimciyim diyenler dahi devrimi değil de parlamenter sistemi seçiyorlar çünkü devrimin de paralamenter sistemin içerisinden çıkarılabileceğini düşünüyorlar. ÖZGÜR BİLLUR: Doğan Avcıoğlu’nun devrim çağrısı çok gerçekçi ve bilimsel bir çağrıdır. Çünkü Avcıoğlu tarihi çok iyi biliyordu. Osmanlı’nın Tanzimatla başlayan Batılılaşma sürecinin ekonomik ve siyasi uydulaşmanın karşısında devrim diyen birisi vardı. O da Mustafa Kemal’di. Tanzimat’la birlikte yabancı sermayenin ve emperyalist güçlerin Osmanlı’yı sömürge haline gtetirmek istediğini görüyordu. Osmanlı İmparatorluğu yerleştirilen parlamenter sistem sayesinde ayakta tutuldu. Mustafa Kemal, Meclisi Mebusan’la başlayan parlamenter sisteme karşı ne yaptı? Anadolu’ya geçti ve devrimi örgütledi. Yani Doğan Avcıoğlu’nun 1946’dan sonra cici demokrasi olarak tanımladığı o parlamenter çok partili sistemi Mustafa Kemal de görüyordu. Tanzimat’tan, Meşrutiyetlerden beri gelen süreci Mustafa Kemal biliyordu ve hedefi siyaset yapmak değil devrim yapmak olarak koydu. Bugün devrim çağrısının, devrim sloganının atılmaması solun kendi tarihinden kopmasının ürünüdür. Bugün Türkiye yeniden sömürgeleştirme sürecini yaşadığı için bilimsel bir gerçek varsa o da buna karşı devrimdir. Bugün Doğan Avcıoğlu’nu tekrar hatırlıyorsak o devrim çağrısını hatırlamamız gerekiyor. Sömürgeleştirme ve paylaşılmaya karşı parlamenter sistem değil devrimci mücadele diyoruz biz de Atatürkçü gençler olarak. Karşımızda gömülmemiş bir cenaze var İNAN KAHRAMANOĞLU: Avcıoğlu 60’larda Türkiye’nin düzenini tahlile girişirken, daha 27 Mayıs üzerine yaptığı tahlillerde bile Türkiye’de var olan siyasal mekanizmanın çöktüğünü ve sistemin iflas ettiğini, 46’lardan beri uygulanan parlamenter yapının Türkiye’yi çöküşe götürdüğünü, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi anlamda sömürgeleştiğini ifade etmişti. 2000’lere geldiğimizde biz hala Türkiye’nin düzenini tartışıyoruz. Geçen 40 yıllık süreçte Türkiye’nin düzenini değerlendirdiğimizde karşımızda bir cenaze var zaten. Ama gömülmemiş bir cenaze. Onu gömmek lazım. Bu anlamda Türkiye’de devrim zaten bir zorunululuk. Seçimlerle olayın çözülemeyeceği ortada. Türkiye’de bunu ifade edebilecek, bu cenazeyi gömecek, halk hareketini örgütleyebilecek bir siyasi hareket yok. Olmadığı için düzen bir şekilde ayakta durabiliyor. Bu anlamda Avcıoğlu’nun devrim çağrısını, seçimin bir tuzak olduğunu, parlamenter sistemin artık çoktan iflas ettiğini ve Türkiye’yi yokoluşa götürdüğünü önemsemek ve yeniden devrimci örgütlenmeye girişmek bir zorunluluk bizler açısından. HAZAR ARISOY: Tabi Doğan Avcıoğlu’nun ortaya koyduğu devrim modelinde çok önemli noktalardan bir tanesi de milliyetçilik. Dünya üzerinde yapılmış gerek ulusal devrimler olsun gerek sosyalist devrimler olsun hepsi de milliyetçilik temelinde olduğunu söylüyor. Gerçekten çok doğru bir analiz. Şu an Türkiye’ye baktığımız zaman Batının da etkisiyle sağından soluna herkes milliyetçilikten koparılmış durumda. Milliyetçilikten koparılmış bir Türkiye aynı zamanda kendi halkından ve kendi kültüründen koparılmış bir ülke haline geliyor. Toplumların zaten kültürsüz yaşaması gibi bir olanakları yok. Geri kalmış bir Türk ve Türklük yerine Batı ve Batıcılık ikame ediliyor. Bunun için Mustafa Kemal’i de Türkiye’yi Batı yoluna sokmaya çalışan bir lider olarak gösterilerek Atatürk’ün halktan kopuşu da sağlanıyor. Türkiyeyi bölünmekten kurtarmak için de devrim zorunlu TÜRKSOLU: Türkiye’de devrim sadece siyasal sistemden Türkiye’nin kurtarılması açısından bir zorunluluk değil, aynı zamanda Türkiye bölünürken bu ancak bir devrimle engellenebilir. 1919’da da devrim değil başka şey olsun diyenler kurtarmadı bu ülkeyi. Devrim olsun diyenler kurtardı. Bugün Türkiye’nin bölünme aşamasında bölünmenin alternatifi yeniden devrim. Aslında bu bilincin yaratılması lazım. Türkiye’de hala bölünmenin bir şekilde, az veya çok bir mandacılıkla aşılabileceği yönünde bir görüş aşılandı. Şimdi bu mandacı anlayışa karşı Türkiye’yi yeniden bölünmekten, paylaşılmaktan ve parçalanmaktan kurtarmak gerek. ÖZGÜR ERDEM: Türkiye’de artık milli kimliğin de ortadan kaldırıldığını, bu AB yasalarıyla birlikte milli bütünlüğü sağlayan her şeyin temeline dinamit konulduğu görülüyor. Şimdi vatan bir bölünme noktasına geldi. Bu, yalnızca Kuzey Irak tehlikesi ile sınırlı bir şey değil. AB’ye uyum yasaları azınlıkları büyütecek, Ermeni sorununu getirecek, Kıbrıs bir Türk adası olmaktan çıkacak, Bu tehlikelere karşın Türkiye’de bir devrim çağrısı aynı zamanda milli kimliğin ve milliyetçi karşı çıkışın yeniden inşasıyla mümkün olabilir. Bunu bu şekile ortaya koymak lazım. Devrim Mustafa Kemal’in çağrısı ÖZGÜR BİLLUR: Bugün ilkokula giden bir çocuk bile şunu biliyor: Mustafa Kemal vatanı kurtardı. Ama bir şey öğretilmiyor: Mustafa Kemal İstanbul’da kalarak değil devrim yaparak vatanı kurtardı. Yani devrim yapmakla vatanı kurtarmak eşdeğer. Mustafa Kemal dönemi de öyle bugün de öyle. Bugün de bir çok insan vatanın tehdit altında olduğunu görüyor ama vatanın tehlikede olduğunu görenler, kurtarmak isteyenler bunun bir devrim olması gerektiğini görecektir. Devrimciyim diyenler de devrimin vatanın kurtarılması olduğunu görecekler. İNAN KAHRAMANOĞLU: Bugün Türkiye yine işgal altında yani silahlı bir işgal yok gibi görünüyor belki ama bir yanda AB’nin PKK terörünü destekleyerek kurmaya çalıştığı Kürt devleti tehlikesi, onun dışında ABD’nin Kuzey Irak saldırısıyla ortaya koyduğu bir bölünme planı var ki bu neredeyse uygulanma noktasında. Dolayısıyla bugün de yine mandacılarla milliyetçiler arasında bir karşıtlık var. Şimdi burada halkın gözünü açmak çok önemli. Seçim aşamasına gelmişken seçimde mandacıların dışında Türkiye’nin bütünlüğünü savunabilecek bir hareketin, Türkiye’nin bütünlüğünü sağlayacak bir hareketin çıkması mümkün değil. Seçim sadece hangi ülkenin mandası altına giriceğimize, Türkiye’yi AB mi parçalayacak, ABD mi bunu belirlemek için yapılıyor. Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü savunanların yapması gereken mandacılığa karşı bağımsızlıkçı bir devrimci seçenek ortaya koyabilmek olmalıdır. Devrim için Kuvayı Milliye ERKİN YURDAKUL: Doğan Avcıoğlu bir devrim stratejisi oluştururken devrim toplumsal ve ulusal bir savaştır, diyordu. Bizim de oluşturucağımız devrim stratejisi bu ulusal ve toplumsal savaşın koşullarına göre olmalı. Biz bugünkü koşullar içinde Atatürk’ün geldiği noktadayız. Bizi himaye edecek emperyalisti mi seçeceğiz, yoksa devrim yaparak vatanı mı kurtaracağız? Atatürk’ün Meşrutiyet rejiminin sonunda karşılaştığı bu soruyla bugün tekrar karşı karşıyayız. Meşrutiyet rejiminin ve manda arayışının sonu ülkenin parçalanması ve paylaşılmasıydı. Atatürkçülük ise bunun karşısında devrim yapmak için milli iradeyi örgütlemeyi gerekli kılmaktadır. Sadece bu önümüzdeki seçim süreci değil siyaset mekanizması içinde tüm yer alma çabaları devrimcilik değil bir emperyalist arayışıdır. Biz bir emperyalistle değil, halkla birleşme arayışı içinde olmalıyız. Milli iradeyi örgütleme savaşın toplumsal boyutuna da doğru yaklaşmayı gerektirir: Sermaye’nin yanında mı olacağız emekçilerin yanında mı olacağız? Halkla birleşmenin tek doğru yolunu da Atatürk gösteriyor. Bu Kuvayı Milliyeciliktir. Doğan Avcıoğlu’nun da Deniz Gezmişlerin de Kuvayı Milliye yolundaki önemli tecrübelerini ve yanılgılarını değerlendirmeliyiz. Ancak tek yolun Kuvayı Milliye yoluyla gerçekleşecek bir devrim olduğu gerçeğini akıldan çıkarmadan. Doğan Avcıoğlu’nun halk-aydın-ordu-gençlik ittifakı temelinde kurduğu devrim stratejisinden daha çok şey öğreneceğiz. Avcıoğlu, hakkında yazılan bir kitapta söylendiği gibi bir “Jön Türk” değil de Kuvayı Milliye’nin öncü bir neferiydi. Kuvayı Milliyeci olduğu için de devrimci güçleri Atatürkçülük temelide birleştirmeyi seçti. Atatürk, “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” derken düzenin tüm kayıtlarını ve şartlarını ortadan kaldıran devrimci gücü örgütlemek için çalışıyordu. Düzen emekçi halkın, aydınların, gençliğin ve ordunun siyasal yapıya müdahalesinin önüne bir çok kayıt ve şart koyuyor. Tüm bunların Atatürk’ün dediği gibi “paçavradan ibaret” olduğunu göstermek gerekli. Gençlik bunları kaldırmaya girişmek için en “zinde” kuvvet!
|