| Doğan Avcıoğlu |
|
Medrese Atatürkçülüğünden Atatürkçü bildiğimiz bazı çevrelerden dahi gelen bir eleştiri var: Neden hâlâ Kemalizm? Kemalizm bugünkü sorunlarımızı cevaplandırmaya yeter mi? Kemalizm geride kalmadı mı? Devrim gazetesi, neden hâlâ ‘Kemalist Devrim’de ısrar eder? Türkiye, politik bağımsızlığını ekonomik bağımsızlık temeline oturtarak, tam bağımsızlığını gerçekleştirmiş, feodalizmin ülke çapında alt ve üst yapılardaki etkilerini kesinlikle silmiş, geniş kitleleri ekonomik özgürlüklerine kavuşturmuş ve kalkınmasını tamamlamış bulunsaydı, bu eleştiriler bir ölçüde geçerli sayılabilirdi; Kemalist Devrim'in amaçlarına eriştiği ileri sürülebilirdi. Oysa bağımsız, kalkınmış, uygar ve gerçekten demokratik bir Türkiye, dün olduğu gibi bugün de bütün halkçı ve ulusçu güçlerin ortak özlemini teşkil etmektedir. Kemalizm, bu ortak özlemin ifadesidir. O halde Kemalist Devrim daha tamamlanmış değildir. Devrimcilerin baş görevi, ulusçu ve halkçı güçlerin bu ortak özlemini bir an önce hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır. Kemalizm, her şeyden önce bazılarının ‘Batılılaşma’ adını verdikleri Tanzimat’la birlikte başlayan uydulaşma ve sömürgeleşme sürecine karşı milliyetçi bir tepkidir. Bu tepki, daha Namık Kemal günlerinde ‘Avrupa neden üstün? Türkiye Avrupa gibi üstün duruma nasıl gelebilir?' sorusuna cevap arama biçiminde ortaya çıkmıştır. Namık Kemaller, Ziya Gökalpler gibi vatansever düşünürler, bu soruyu cevaplandırmaya çalışmışlardır. Namık Kemal,’Kurtuluş Yolu’ olarak, ‘İçerde şeriat düzeninden ayrılmayalım. Avrupa’nın demiryolunu, buhar makinesini alalım’ görüşünü ileri sürmüştür. Ziya Gökalp, ‘Harsa bağlı kalma, medeniyeti ithal etme’ formülüyle bu düşünceyi geliştirmiştir. Fakat her iki milliyetçi düşünürde de, emperyalizmin boyunduruğu altında açık pazar haline getirilmiş bir ülkede, medeniyet ithalinin nasıl mümkün olacağı hususunda açık bir fikir yoktur. Emperyalizm, sömürgeleştirdiği bir ülkenin medeniyet ithaline, yani sanayileşmesine ve kalkınmasına elbette müsade etmeyecektir. Medeniyeti getirebilmek için her şeyden önce, emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak gereklidir. Bugün için de geçerli olan bu gerçek, ilk kez Atatürk tarafından tam bağımsızlık ilkesiyle ortaya atılmıştır. Tam bağımsızlık, duygusal bir milliyetçi talep değil, kalkınmanın ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın vageçilmez ön şartıdır. Peki, bağımsızlık elde edilince kalkınma nasıl gerçekleştirilecektir? Alt ve üst yapısıyla feodal olan bir düzen üzerine, buhar makinesi ve lokomotifiyle medeniyeti ithal edip yerleştirmek mümkün müdür? Namık Kemal ve Ziya Gökalp, bunun mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. İlk kez Atatürk, ‘Feodal yapı üzerine sanayi uygarlığı aşılanmaz. Uygarlığa giden yol, içerde düzen değişikliğini gerektirir’ tezini açıkça ortaya koymuştur. Kısa bir sürede uygarlığa ulaşmak isteyen bir ülke, gerekli düzen değişikliğini nasıl sağlayacaktır?.. Devrimle. İşte Kemalist tez, kısaca bundan ibarettir: ‘Bağımsızlık içinde, devrim yoluyla düzen değişikliğini gerçekleştirmek ve kısa sürede çağdaş uygarlığa ulaşmak.’ Ne var ki, üst yapıda esaslı değişiklikler yapılmakla birlikte, devrim altyapıya indirilmemiştir. Feodalizmi bütün kalıntılarıyla kökünden tasfiye edecek toprak devrimi başarılamamıştır. Bu başarısızlığın nedeni, kişilerde değil, tarihsel şartlarda aranmalıdır. Kurtuluş Savaşımızın, devrimcileri, feodal ve yarı feodal unsurlarla işbirliğine zorlayan şartları, altyapı devrimlerinin başarılmasını önlemiştir. Atatürk’ün devrimleri gerçekleştirme amacı olarak kurduğu parti, halkın değil, eşrafın partisi haline gelmiştir. Devrimci olması gereken parti, bu yüzden kısa sürede tutucu nitelik kazanmıştır. Ama devrimcilerin bütün zorlamalarına rağmen, altyapı devrimlerinin başarılamayışı, Kemalist tezin doğru ve bugün için de geçerli olduğu gerçeğini değiştirmez. Günümüzde çağdaş uygarlığa, halkın ve bütün ulusçu güçlerin elele verecekleri tam bağımsızlık ve düzen değişikliği mücadelesiyle ulaşılacaktır. Bu da, yarıda kalan Kemalist Devrim’in günümüz şartlarında sürdürülmesinden başka birşey değildir. Kemalist Devrim bitmemiştir, devam etmektedir. Kemalizm, Bir ulusal kurtuluş devriminin amacı, yalnızca siyasal bağımsızlığı gerçekleştirmek değildir. Tam bağımsızlığa ulaşabilmek için, sömürge düzeninin ülkedeki bütün dayanaklarının tasfiyesi ve sağlam bir sanayi temelinin kurulması zorunludur. Bu nedenle, Atatürk, askeri zafer kazanılır kazanılmaz, tam bağımsızlığı sağlamak amacıyla, ‘Çağdaş uygarlığa bir an önce ulaşma’ direktiflerini vermiş ve ülkede devrimler yoluyla feodal düzenin tasfiyesine yönelmiştir. Cumhuriyet’in, Atatürk’ün damgasını vurduğu ilk on beş yılı içinde büyük işler başarılmıştır. Fakat Kurtuluş Savaşımızın zor tarihsel koşulları ve sınıflar arası kuvvet dengesinin devrimciler aleyhine oluşu, ulusal kurtuluş devriminin amaçlarına tam ulaşmayı engellemiştir. Prof. Berkes’in şu sözlerinde büyük gerçek payı vardır: ‘Kemalizm devrimi, Mustafa Kemal’in arkasındaki bir avuç ilericilerle, gene bu savaşın içinde bulunan muazzam bir gericiler kitlesi arasında, didişile didişile santim santim koparılmış bir devrimdir.’ Ulusal ve sınıfsal bir devrim Bugün 47 yaşını dolduran Cumhuriyet’in son 25 yılı, Atatürk'ün başlattığı Ulusal Kurtuluş Devrimi’ne ihanet dönemi sayılabilir. Cici demokrasi, çağdaş uygarlığın değil, yeniden sömürgeleşme sürecinin politik düzeni olmuştur. Bunun içindir ki, yarıda bıraktırılan ve yolundan saptırılan Ulusal Kurtuluş Devrimimizi günümüzün şartlarında sürdürmek ve bütün amaçlarına ulaştırmak, her eğilimdeki devrimcinin baş görevidir. Günümüzün şartlarında ve özellikle Türkiye’de bir ulusal kurtuluş devrimi, kapitalist çerçevede gerçekleştirilemez. Kapitalizm, dışa bağımlılık, geri bir tarım, gecekondu, sanayi ve artan toplumsal huzursuzluk demektir. Kapitalizm, büyük arazi sahiplerinden komprador burjuvaziye ve onun Anadolu’da gittikçe genişleyen kollarına kadar uzanan dışa bağlı en geri güçlerin toplumsal düzeni demektir. Tam bağımsızlık ve çağdaş uygarlık gibi Kemalizm'in iki ana hedefine ulaşılması, kapitalist yapıların kırılmasıyla mümkündür. Bu nedenle, bir ulusal kurtuluş devrimi, yalnızca bir ulusal sorun değildir, aynı zamanda sınıfsal bir sorundur ve gücünü bir yarı sömürge kapitalizminden alan tutucular koalisyonunun ekonomik ve politik egemenliğine son verilmesini zorunlu kılar. Eylem birliği Atatürk’ün başlattığı bu Ulusal Kurtuluş Devrimi bütün sonuçlarıyla gerçekleştirilmeden, çok daha ileri aşamalardan mücadele etmek, keskin devrimcilik gibi gözükse bile hayalciliktir. Ulusal Kurtuluş Devrimi başarıya ulaştırılmadan, ülkemizde başka hiçbir şey yapılamaz. Bilmek gerekir ki, ülkemizin içine düşürüldüğü koşullarda ulusal kurtuluş devrimi yolu, tuzaklarla doludur, çok çetin ve dikenlidir. Önümüzdeki engeller büyüktür. Devrim savaşı, uzun bir mücadele içinde, didişile didişile ve adım adım ilerleyerek kazanılacaktır. Bu güç savaş, teorik plandaki görüş ayrılıkları ne olursa olsun bütün devrimcilerin eylem birliğiyle zafere ulaştırılacaktır. Onun içindir ki, Kurtuluş Savaşımızın lideri büyük Atatürk’ü andığımız şu günlerde, bütün devrimcileri, yarıda bırakılan ve yolundan saptırılan Ulusal Kurtuluş Devrimimizi gerçekleştirmek üzere eylem birliğine çağırırız. Medrese Atatürkçülüğü Fetvacılık biçiminde bir Atatürkçülükten artık vazgeçilmelidir. Büyük Atatürk, değişik şartlarda, çeşitli yorumlara elverişli sözler söylemiştir. Bir tarihte, ‘Antikapitalistiz’, demiştir. Bir süre sonra CHP ilkelerini açıklarken, ‘Memleketimizde, milyonerlerin, hatta milyarderlerin de yetişmesine çalışacağız’, demeyi gerekli bulmuştur. Bir yerde, ‘Yabancı sermayenin Türkiye’yi nasıl mahvettiğini’ anlatmıştır. Yeni başbakanın yabancı sermaye hayranlığını haklı göstermek için Senato’da yaptığı Şubat 1923 konuşmasında da, ‘Yabancı sermayelere gereken teminatı vermeye her zaman hazırız’, ifadesini kullanmıştır. Bu sözlerden yalnız birine sarılıp, büyük liderin kapitalizmden yana olduğunu savunmak ne kadar yanlışsa, onun kapitalizme karşı bulunduğunu söylemek de o kadar hatalıdır. Bu karşılıklı fetva yarışı, kısır çekişmelerden başka sonuç vermez. Herkesin oybirliğiyle kabul ettiği üzere, Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bağımsız bir Türkiye kurma yolunda çaba göstermiştir. Cumhuriyet’in kuruluşundan 42 yıl sonra dahi, bu amaca ulaşmaktan baş döndürücü bir uzaklıkta bulunduğumuza göre, laf ebeliğini bırakıp, çağdaş uygarlık düzeyine hangi yoldan hızla erişebileceğimizi araştırmamız gerekir. Günümüzde, en geri ülkeler arasında sayılan Türkiyemizde, başka türlü bir Atatürkçülük düşünülemez. Büyük liderin ilkelerine bağlılıkları, gardrop değiştirmekten öteye gitmeyen ve Atatürkçü olmadıkları yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan smokinli gericilerin dışında, bütün Atatürkçüler, bugünkü durumdan kurtulmak için, toprak reformu, ciddi bir planlama ve halktan yana bir devletçilik gibi köklü değişikliklerin zorunluluğu konusunda birleşmektedirler. Ne var ki politik düzen, her türlü köklü reform düşüncesine karşı çıkan eşraf-komprador çıkarlarını savunanlar, peşlerinde halk çoğunluğunu da sürükleyerek, bugünkü köhne, kalkınmaya engel sosyal ve ekonomik düzeni sürdürmektedirler. Halk, halktan yana olanlarla beraber değildir. Ortada büyük bir terslik vardır. Atatürkçülük yolu, bu tersliğin aşılmasıyla düze çıkacaktır. Atatürkçüler, ilerleme yolunu tıkayan bu en büyük tersliğin nedenlerini, sosyal demokrat tekerlemelerinden kurtularak, derinlemesine araştırmalıdırlar. Atatürkçülerin yanlışları İlk bakışta sezilen bir gerçek vardır: Türkiye’de ilerici hareketin öncülüğünü, subay-memur kadrosunun dinamik kanadı yapmıştır. Ne var ki sosyal orijinleri, ayrıca araştırılması gereken bu ilerici kadronun, köklü bir yenileşme hareketini başarıya ulaştırabildiği ve halkın yaşayışında hissedilebilir bir iyileşmeyi gerçekleştirebildiği söylenemez. Tanzimat ilericileri sarayın gölgesinde, bilerek ya da bilmeyerek, Avrupa emperyalizminin arzuladığı ve onların çıkarına olan reformlara yönelmişlerdir: Anadolu esnafı, Türk imalatçısının iflasına yol açan 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması’nı önlemek için İstanbul’a heyetler yollamış. Fakat Tanzimat ilericileri, Anadolu’nun sefaleti pahasına anlaşmayı imzalamışlardır. 1908 ilericiliği, İngiliz emperyalizminin yerine Alman emperyalizminin dümen suyunda girişilen kanlı bir savaştan ve boş yere verilen yüzbinlerce şehitten öte birşey getirmemiştir. Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra, devrimci subay-memur kadrosu da yeni bir Türkiye yolunda önemli adımlar atmakla beraber, Anadolu halkının kaderinde esaslı bir değişikliği gerçekleştirememiştir. Atatürkçüler, büyük başarılarının yanı sıra büyük başarısızlıkları da apaçık ortaya koymalıdırlar: Türkiye’nin ekonomi politikasını çizecek olan İzmir İktisat Kongresi’ne, kurtuluş yıllarını işgal altındaki İstanbul’da tatlı kâr peşinde geçiren İstanbul Ticaret Odası’nın tüccar temsilcileri hakim olmuştur. İhtilal kadrosunun bir kısmı, İş Bankası yoluyla, iş hayatına atılmıştır. İzmir Kongresi’nde boş çiftliklerin fakir köylüye verilmesi teklifi, toprak ağalarından ibaret olan köylü delegelerin de katılmasıyla reddedilmiştir. 1924 Anayasası’na konan, ‘Bedeli peşin ödenmeden kamulaştırma yapılamaz’ hükmü ile toprak reformu yolu tıkanmış, bu hüküm ancak 1937’de değiştirilmiştir. Bireyci burjuva toplumundan aktarılan Medeni Kanun’un bazı hükümleri, tarımda devrimci devlet müdahalesini imkansız kılmış, üstelik zengin köylülerin miri toprakları yağma etmesine yol açmıştır. Sağlam teminat karşılığı verilen Ziraat Bankası kredileri, sadece ve sadece tüccar ve eşrafa yaramıştır. Tüccar %10 ile aldığı parayı, %80-120 faiz ile fakir köylüye kiralamıştır. Konyalı Mehmet Ağa, 1926 yılında Mustafa Kemal’e, ‘Paşam, banka kredi vermek için bizden tüccar kefil istiyor. Bankanın idare heyetini çiftçilerden yap’, diyordu. 1929 Dünya Buhranı, hububat fiyatlarını feci ölçüde düşürmüş, fakat Toprak Mahsulleri Ofisi ancak 1938’de kurulabilmiştir. Perişan köylü, yetişkin adam başına 8 ila 15 lira yol vergisi ödemek zorunda bırakılmıştır. Yıllık toplam yol vergisi 50 lira olan bir aile, borcunu karşılayabilmek için, okkası 4 kuruştan 1250 okka buğday satma durumundaydı. Yalnız fakir ve orta halli değil, nice ortanın üstündeki köylü ailesi, bu parayı verememiş, ya yorganını sırtına vurup çalışmaya ya da hapse gitmiştir. Köylü ve kasabalı, öğretmenin maaşı da dahil, ilkokul giderlerini karşılamak zorundaydı. Bu ağır yükü kaldırması mümkün olmayan fakir köylü ve esnaf, okul da, öğretmen de istememiştir. Bu tabloya, Osmanlılıktan kalma, yüzyıllar boyu sürüp giden geleneksel jandarma ve tahsildar baskısı eklenince, bir kısım eşrafın da halk çocuğunun da ilerici kadroya neden karşı olduğu kolayca anlaşılabilir.
|