| Serap Yeşiltuna |
Kürt İstilası İstila... Bu ad ne çok bütçeli Hollywood yapımı bir bilim-kurgu filmine ait, ne de sermaye destekli popüler ve tarihi bir belgesele. “İstila”, 21. yüzyılın en başında, yok edilmeye çalışılan bir milletin var olma mücadelesini harekete geçiren ve ona yön veren bir el kitabının, başucu kitabının adı. “İstila”yı elinize aldığınızda tüyleri diken diken eden renkli bir Türkiye haritası ile karşılaşırsınız. Renkler, aynı Sevr haritasındaki gibi işgal edilen Türk topraklarını göstermektedir Belki de son iki yılın en çok tartışılan yazılarının logosu haline gelen bu harita, Diyarbakır merkezli Kürt istilasının yayılma noktalarını işaret eder “Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası” alt başlığı ise “okudukça şaşırtacak, şaşırttıkça sorgulatacak, sorgulattıkça ayıltacak, ayılttıkça sarsacak” bir yazı dizisi hakkında ilk fikri vermektedir. 2005 yazında gazetemizin başyazarı Gökçe Fırat bu yazıları yazmaya başladığında, “direnişçi kültüre güç vermeye çalışan” bizler, Anadolu’nun dört bir tarafına dağılmış ve il il, ilçe ilçe dolaşır durumdaydık. Elimizde gazetemiz, kapağında istila haritası ile kapı kapı dolaşıyor, herkesin bal gibi farkında olduğu bu gerçekleri bir kez daha anlatmaya çalışıyor, bir yandan da işbirlikçilerin, emperyalist uşaklarının, Kürtçü liberal aydınların, satılmış medyanın çatlak seslerinin çıkmasını, itirazların gelmesini bekliyorduk. Öyle de oldu. Bu yazılar kısa süre içinde yargılanmaya başladı. Kimisi yazılanları faşistlikle suçluyor, kimisi üslubuna karşı çıkıyor, kimisi de savcıları göreve çağırıyordu. TÜRKSOLU’nun reklamını yapmamak için ona yer vermeyen Aydın Doğan medyası yazıları manşete taşımadan edemiyor, “Ulusal Solda Kürt Kebap Krizi” başlığıyla vererek yazıları daha da merak edilir hale getiriyordu. (Öyle ki internette en çok okunan yazılar haline gelen bu yazılar arama motorlarında “kürt” diye girildiğinde hala ilk sırayı almaktadır.) TÜRKSOLU gazetesi ise hâlâ Anadolu’da, “hain erkekler ve namussuz kadınlar şehri” İstanbul’a rağmen devrimci gençler tarafından kapı kapı dolaştırılıyor, satılmamış Türk milletine ulaştırılıyor, okutuluyor, tartıştırılıyordu. Gökçe Fırat’ın bu yazılardan birinde söylediği gibi “her sağlam duruşun bir üslubu vardı.” Üslupsuzluk çağrısı yapanlara sağlam durma çağrısında bulunuyor, bu yazıların “sola” yakışmadığını söyleyenlere ise antiemperyalist olmalarını öğütlüyorduk. Açılan tüm davalara karşı TÜRKSOLU’nun başyazıları da hâlâ aynı üslupta devam ediyordu ve Gökçe Fırat bir yandan eleştirilere cevap yazıyor bir yandan da, “Bizim bu fikirlerimizi savcılar göreve korkutması ile değiştirebileceğinizi sanıyorsanız yine yanılıyorsunuz, bu fikirler için hapis yatmak bize ancak onur verir, şan verir. Ama bu fikirlerimizin de Anayasal çerçeve içinde kaldığını ve suçlanamayacağını başvurduğunuz mahkemelerde hepiniz göreceksiniz” diyerek ağzının suyu akarak sonucu bekleyenlerin hayallerini boşa çıkarıyordu.
Kavganın sebebi, solun ilk kez Türk’ü savunuyor olması Zaten kitabın önsözünde Fırat’ın dediği gibi bu kadar büyük kavga kopmasının sebebi yazıların yanlışlığı ya da üslupsuzluğu değildi. Bu fikirleri TÜRKSOLU’nun; solcuların savunuyor olmasıydı “Türk’ün değil Kürdün temsilciliğine soyunan solun” kendi özüne dönüyor olmasıydı. Solun Türk’le, Türk’ün solla buluşuyor olması, Atatürkçü özüne dönüyor olmasıydı. “Bizim dediklerimiz uygulanırsa Türkiye’de solun güçleneceğini, gelişeceğini biliyor” olmalarıydı. Bu yazıların ve bu yazıları destekleyen diğer yazıların uzun zamandır beklenen “İstila” kitabına dönüşmesinin bir sebebi, açılan davaların sonuçlanması ve verilen beraat kararı. Ancak ne büyük talihsizliktir ki bir nedeni de burada yazılanların haklılığını yalnızca mahkemelerin değil tarihin kanıtlıyor olması. Buna talihsizlik diyoruz, çünkü Türkiye her gün şehit haberleriyle sarsılırken, şehit cenazeleri isyana dönüşürken bu kitapta yazılanlar tüm çıplaklığıyla ortaya seriliyor, öngörülenler gerçekleşiyor. Türkiye yalnız PKK terörü ile değil, hayatın her alanında hissedilen bir “Kürtlük ve “Kürtleşme” sorunuyla baş etmeye çalışıyor. “İstila”, bu nedenle de didaktik bir ağıta dönüşmüş durumda. Asıl sorun: Kürt istilası Türkiye’nin Kürtçülük sorunu değil Kürtlük sorunu ile baş etmeye çalışıyor olması bu kitabın en önemli tezlerinden biri. Kitabın ilk bölümü olan “Kürt İstilası”ndaki dört yazı bu gerçekliği tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. “Mazlum Kürdün zalim ve zorba Kürde dönüşmesi” de bu gerçekliğin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Birinci bölümün ilk yazısı, Tayyip’in Diyarbakır gezisinin ardından Kürt sorunu olduğunu kabul etmesi üzerine asıl sorunun ne olduğunun tartışılmasıyla ilgilidir. Gökçe Fırat, “ Kürt Sorunu Yok, Kürt İstilası Var” başlığını atarak ilk tartışmayı açmıştır: “Türkiye başbakanının tersine biz Türkler Türkiye’de bir Kürt meselesi değil bir Kürt istilası olduğunu düşünüyoruz. Yaşadığımız en önemli sorun budur. PKK terör eylemlerini 15 Ağustos 1984’te başlatmıştı. Terör örgütünün arkasında emperyalist bir güç bulunmakla birlikte terörün sonuç alınacağı toplumsal dokunun yaratılması da önemli bir meseleydi. Yani bölücülüğün sosyal, siyasal ve her şeyden önce de demografik zemininin yaratılması gerekiyordu. Bu amaçla Özal iktidarı ile birlikte Türklere yönelik doğum kontrol kampanyası başlatılırken Kürtlerin nüfusunun arttırılması için özel bir çaba harcandı…” Bundan sonra da yazıların, yazılarla birlikte haritaların, grafiklerin devamı gelmeye başlayacaktır. Sahil şeridine, büyük şehirlere ve sanayi merkezlerine yönelik başlayan göçün sebebi buraları Kürtleştirme, PKK’nın ekonomik gücünü artırma ve toplumsal tabanına yer açma planıdır. Kürtlerin nüfuzunu artırmak isteyen güçler nüfuslarını da arttırmaya çalışmaktadır. Kürt istilası Türkleri uyandırmaya başlamaktadır Bu gerçekliğin ortaya konduğu dönem tam da, Gönen’de Çerkezköy’de, Bursa ve İstanbul gibi yerlerde başlayan gerginlikler ve bayrak yürüyüşleridir. İstila hareketi Türkleri rahatsız etmekte ve uyandırmaktadır: “Yıllardır topraklarını, mahallelerini, evlerini bu istilacılara açan Türkler, bu komşuların hiç de iyi niyetli olmadığını görmekte, gördüğü yerde tepkisini ortaya koymaktadır.” Gökçe Fırat bunları yazmakta, birileri de Türk- Kürt kardeşliği masallarıyla feryat etmektedir. Bu masallara karnı tok olan Türk evlatlarına yazılan “Türk Oğlu Türk Kızı Türklüğünü Koru” başlıklı ikinci yazı daha da fazla olay yaratmıştır. Çünkü sorunu ortaya koymakla kalmaz aynı zamanda reçetesini de sunmaktadır. “Kürtleşme”den güç alan PKK’ya karşı yapılacak tek şey Türkleştirmedir. “Gerçek sorun Kürtlerin Türkleşmesi, bu istilaya karşı Türkün Türklüğünü korumasından başka çözüm yoktur” diyerek çözümü sıralamaktadır: Türk alışverişini Türk’ten yapacak, Kürde para aktarmayacaktır. Türkçe konuşacaktır. Bunu da Kürt şivesiyle değil İstanbul şivesiyle yapacaktır. Kürtçe müzik dinlemeyecek, dizi izlemeyecek, Kürtçe konuşulan bara girmeyecek, yemeklerine sahip çıkacak ve görev bilinciyle üreyen Kürtler karşısında o da üreyerek güçlenecektir. En iyi Kürt ben Türk’üm diyen Kürttür TÜRKSOLU’nun bunları dile getirmesiyle daha da çılgına dönen gizli-açık tüm Kürtçüler, bunun artık son bulmasını beklerken Gökçe Fırat yazmaya devam edecektir. Başyazılar uzamakta, Kürtçüler huylanmakta, Anadolu çalışmaları sürmektedir. Üçüncü yazı gelir, hem de Kürtlerin gemlik yürüyüşünün, Bozüyük’te durduruluşlarının ardından: “Kürt varsa Sorun Var.” Bu yazı her Kürt, Kürtçü değil anlayışının yanlışlığını ortaya koymaktadır: “ Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kalacaksa, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesin kendisine ben Türk’üm demesini isteyecek, Türkçe konuşmasını isteyecektir. Bu aynı zamanda tarihsel açıdan da bir gerçekliktir. Çünkü bugün kendisine Kürdüm diyenlerin çok büyük bir bölümü Kürt değil, has be has Türk’tür ama zorla Kürtleştirilmişlerdir.” Zorla Kürtleştirilen bu Türkler artık her yerdedir. Sokakta, üniversitede, şehirde köyde, Meclis’tedir. Mesele, Türk kimliğinden ayrı bir Kürt kimliğinin kabul edilmiş ve güçlendirilmiş olmasıdır. Bu gerçeklik ilk kez bu yazıyla bu kadar net tartışılacaktır. Sorunun salt bir terör sorunu değil, çok geniş kapsamlı bir kimlik sorunu olduğu anlatılmaktadır. “O kimlik, otobüslere bindirilerek Gemlik’e yürüyüşe götürülmektedir, O kimlik, eline molotof tutuşturulup karakollara saldırtılmaktadır. O kimlik eline silah verilip mafyalaştırılmakta, ekonomiyi esir etmektedir. O kimlik eline mikrofon verilip Türk televizyonlarını Kürtçeye boğmaktadır. Yani sorun o kimliğin ifade edilişidir.” Türk çocuklarına “safları sıklaştırma çağrısı” Gerçekten de bu kimliğin ifade ediliş biçimleri hızla değişmektedir ve çok açık biçimde her Kürt, Kürtçü olmaya doğru gitmektedir. Tüm bunların yazılmasının ardından ne Doğan Medya dayanabilmiştir ne de Kürt işadamları, savaş ağaları, liberal kalemler. Gökçe Fırat’ın tüm yazıları sulandırılmaya, olay sığ bir “Kebap- lahmacun” tartışmasına çevrilmeye çalışılmıştır. Ancak TÜRKSOLU, bu sululuğa karşı tüm ciddiyetle cevap verir. Dördüncü yazı, “Aman iç savaş mı çıkaracaksınız” diyerek bölücülüğün savunuculuğu yapanlara cevaben yazılmıştır. “Safları sıklaştırın, safları sıklaştırın çocuklar, uzaktan duyduğunuz çakalların ulumasıdır” diyen Gökçe Fırat, Türk’ü susturup, Kürdü koruma altına almaya çalışan bu “çakalların” niyetlerini ortaya koymaktadır. İç savaş korkusu yayan bu çevreler aslında iç savaşın zeminini hazırlamaktadırlar: “Türkiye üzerinde esas oynanan oyun Türkiye’ye Irak modelinin dayatılmasıdır. Bugünkü Irak nasıl Sünni, Şii ve Kürt olmak üzere üç parçalı bir etnik boğazlaşma sahası ise, Türkiye için de benzer bir senaryo hazırdır. Senaryoya göre Türkiye, Sünni, Alevi ve Kürt olmak üzere üç parçaya bölünecektir. Bu nedenle Batı, Alevi kimliğine ve Kürt kimliğine özgürlük istemektedir. İşte Türkiye’de iç savaş olacaksa bu şekilde olacaktır. Etnik ve mezhepsel parçalanma kaçınılmaz olarak iç savaşı getirir. İç savaşı önlemenin ise tek bir yolu vardır; etnik ve mezhepsel özgürlük alanı yaratmamak, ulus tanımını korumak!” Tüm bu planlara karşı TÜRKSOLU’nun önerisi ise çok nettir. İç savaş çıkmasın da rahatımız bozulmasın seçeneğini tercih etmek yerine gerektiğinde savaşmak. Ancak bunu yaparken de sabırlı olmak ve doğru zamanı beklemek. Acele ederek yanlış akımlara kapılmamak. “Yalnız olmaktan değil, hain ve namussuz olmaktan” korkuyoruz Kitabın asıl özünü oluşturan tüm bu yazıların yazılmasının üzerinden iki yıl geçti. Türk-Kürt kardeşliği propagandasını yapanlar, güçlenen Kürtçülüğe karşı Türklerin birleşmesine ve uyanmasına engel olmaya çalıştılar. Türkleri sessiz olmaya, susmaya, oturmaya çağırdılar. Sessiz olmayanları provokatörlükle suçladılar. Bu iki yıl boyunca PKK sokaktaydı, susmadı. Dağdaydı, susmadı. Televizyondaydı, susmadı. Üniversitedeydi, susmadı. Bugün Meclis’te, hiç susmuyor. Hapisteydi, çıktı susmadı. Pasif destekçiler aktif oldu. Silahsız bölücülük savunulur hale geldi. Başbakanları var, Cumhurbaşkanları var hâlâ susmuyorlar. Meclis’e girerlerse en azından silahları susacak dendi, onların sesi daha da çok çıkıyor. Her gün yeni bir şehit, yeni bir cenaze. Türkler susturulmaya devam ediliyor. Yalnızca tek bir sese izin veriliyor: Şehit ailelerinin ağlamasına, ağıt yakmasına, bağırarak hıçkırmasına. Yine Gökçe Fırat’ın ifadesi ile “Kanla Kirleniyoruz.” Türk milletinin ağlamasını seyretmek istiyorlar. Bu durumda iki yıl önceki o yazılara yine dönüp bakıyoruz: “Yalnız Olmaktan Değil, Hain ve Namussuz Olmaktan Kork!” Yapmaya çalıştıkları tam da bu: Türkleri yalnızlık ve çaresizlik psikolojisinin içine sokarak hainleşmelerini sağlamak. O nedenle biz şehit aileleri için, şehitlerimiz için ağlamıyoruz. Gururla seyrediyoruz geçişlerini. Bu gurur, buna izin verenlere, önünü açanlara karşı kinimizi artırıyor ve mücadele etmemiz için yüreklendiriyor. “İstila” kitabının ilk bölümü bu anlamıyla hem gerçekleri ortaya koyan, hem de Türk evlatlarını mücadeleye çağıran yazılardan oluşmaktadır. “Kürtlüğe” karşı Atatürkçü Türkleştirme politikası Kitabın ikinci bölümü olan “Atatürk ve Kürtler” Atatürk dönemi Kürt politikasını tartışmaktadır. Kürtçülüklerini Atatürk’e yamamaya çalışan, Atatürk’ü Kürtçü göstermeye çalışan, onu uzlaşmacı yapan çevrelere cevaben hazırlanmıştır ve “Kürt İstilası” bölümündeki yazıları desteklemektedir. Atatürk’ü yalnızca laik bir devlet adamı olarak gören ikinci cumhuriyetçi çevrelerin görmek istemedikleri, görmemek için de bakmadıkları bir taraf vardır. Bu bölümde bu taraf, en duru haliyle ortaya konmuştur. Kürt isyanlarıyla nasıl mücadele edildi, Kürt vekillerle nasıl mücadele edildi, Türk kimliğini kabul etmeyen Kürt vekiller sonra nasıl isyancı oldular, Atatürk, isyanları bastıran Paşaları nasıl savundu gibi soruların cevabını bu bölümde bulmak mümkün. Birilerinin iddia ettiği gibi Atatürk’ün Kürtlere özerklik vaadinde bulunduğu tezleri de, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiği tezleri de belgeleriyle çürütülmektedir. “Kürt istilası” sözünden rahatsız olanlara İnönü’nün Şark Seyahati Raporu’nu okumalarını tavsiye eden Gökçe Fırat, Kürtleşmeye karşı Atatürk’ün aldığı önlemleri sıralamaktadır. İskan Kanunu, Soyadı Kanunu gibi uygulamaların başlaması, Umumi Müfettişliklerin kurulması, yalnız ve yalnızca Kürtlükle ve aşiret yapısıyla mücadele etmek içindir ve hızla artmakta olan Kürt nüfusunun bu artışını da çok başarılı bir şekilde yavaşlatmıştır. Atatürk’ün Kürtlere karşı verdiği mücadele hayatı boyunca sürmüştür ve TÜRKSOLU’nun önerdikleriyle birebir örtüşmektedir. “Kürt İstilası” yazılarının hemen ardından yazılan bu bölüm, Fırat’ı faşistlikle suçlayan, linç kampanyaları başlatan tüm çevreleri susturmuştur. Belgeleri yalanlayabilecek dayanakları olmadığı gibi, aynı eleştiriyi Atatürk’e yapacak cesaretleri de yoktur. O nedenle “Atatürk ve Kürtler” yazısı, hem Atatürk’ü hem de TÜRKSOLU’nun felsefesini anlamak ve doğru Atatürkçü politikayı tahlil edebilmek için dikkatle okunmalıdır. Emperyalizmin etnik bölücülük fikri yerine mazlumların ulusal kurtuluşçuluk stratejisi Üçüncü bölüm, PKK’yı emperyalizmin güdümü içinde ele almakta ve AB’nin, ABD’nin planlarını ortaya koymaktadır. ABD’nin “Büyük Kürdistan” projesi tartışılmakta, Apo ile Barzani arasında bir seçim yapmanın yanlışlığı vurgulanmaktadır. Türkiye’nin PKK’yı bitirmek için sınır ötesi operasyon yapmasının dışında bir seçenek yoktur ve bunun için de ABD ile karşı karşıya kalmaya cesaret edecek, “müttefik kuşatmasını” yaracak bir irade gerekmektedir. Bu bölümde, bu iradeyi ortaya koymanın devrimci yöntemleri tartışılmıştır. Dördüncü bölümde sağın Kürtçü kaynakları ortaya konmakta ve solun Türkçü, milliyetçi özü tartışılmaktadır. Burada Türklük, Türkiyelilik kavramları irdelenmekte, solcuların milliyetçi, sağcıların dinci-etnikçi geleneği soy ağaçları ile ortaya konmaktadır. AKP iktidarı ile birlikte daha da belirginleşen Kürt-İslam faşizminin tarihsel kaynakları bu bölümde işlenmiştir. Beşinci bölüm PKK’yı sadece bir terör örgütü olarak gören anlayışla mücadele etmek için hazırlanmıştır. Silahlı ya da silahsız her türlü bölücülük yanlıştır ve “ateşkes” çağrıları yapan hükümetin tek bir amacı vardır; o da bölücülüğün önünü açmak. Aydınların silah bırak çağrısı, PKK’yı şehirlileştirme çabası tam anlamıyla bölücülere ve Kürtçülere hizmet etmektir. Kürtten neden millet olmaz? Altıncı bölümdeki yazılar ise kitabın ve yazılan tüm yazıların ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Millet ve milliyetçilik tanımı, ırk kavramının ortaya çıkışı, ulusal kurtuluşçuluk gibi kavramlar irdeleniyor. “Milletin temeli uygarlıktır” diyen Gökçe Fırat, Batılı sosyologların, teorisyenlerin tüm ırkçı ve bilim dışı teorilerini çürütmektedir: “Bir şeyi zorlarsanız onu bölmek kolaydır. Mesela belli bir ısı altında belli metaller dahi moleküllerine ayrılırlar. Hatta bazı ısıda maddeler hal değiştirirler. Ama bu moleküllerine ayrılan maddenin bir bütün olmadığı, mozaik olduğu anlamına gelmez. Bugün yaşadığımız dünyada olan şey de budur. Doğal madenler emperyalist zor yoluyla moleküllerine parçalanmaktadır. Bunun yolu ise ırkçılıktır, etnikçiliktir” diyen Gökçe Fırat, herhalde Kürtlüğün yapaylığını ve emperyalizmin güdümünde oluştuğunu anlatmanın en sade tanımlamasını da böyle yapmaktadır. Bu bölüm, Kürtten neden millet olmayacağını bilimsel bir şekilde ortaya koymaktadır. Etnik bölücülüğü değil, ulusal kurtuluşçuluğu önermektedir. “Sıklet merkezi: Atatürkçülük” Son bölüm ise Amerikancılığa, Avrupacılığa, Avrasyacılığa karşı Türk tezini anlatmaktadır. Milliyetçilik, Türklük, Üçüncü Dünyacılık ve antiemperyalizm bir bütün olarak ele alınmıştır ve Türk tezinin ideolojik altyapısını oluşturmaktadırlar. Gökçe Fırat, Türk tezini harekete geçirmek için Dumlupınar Savaşı’ndaki stratejiyi önermektedir. Yani sıklet merkezinin, savaşçı kuvvetlerin en fazla olduğu yerde değil, ideolojik merkezde kurulması. Çünkü direniş kuvvetlerinin yanlış ideolojik görüşlerine engel olmak için toparlanma gerekmektedir “Sıklet merkezi Atatürkçü harekettir. Sıklet merkezinin öncelikli görevi hazırlık ve kuvvetleri organize etmektir. Bu nedenle her tür hayalcilikten ve her tür erken teşhisten uzak duracak zamanı kollayacaktır” diyen Fırat, “İstila” kitabını milli mücadele çağrısı ile bitirmektedir. Her Türk’ün okuması gereken bu kitabı elinize aldığınızda yine Fırat’ın ifadesi ile “Okudukça şaşıracak, şaşırdıkça sorgulayacak, sorguladıkça ayılacak ve ayıldıkça da sarsılacaksınız.” Çünkü bu kitap doğmalarla ya da şablonlarla değil halkın diliyle konuşmaktadır. Bu nedenle de üslup kaygısı olmayan, sağlam duruşlu Türk evlatlarını ister istemez harekete geçirecek, hayatlarını değiştirecektir. |