22.10.2007/Sayı:158
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Yarım milyon kişi kredi kartı mağduruDevletimizden sonra
halkımız da borç batağında

Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği (TÜBİDER) Genel Başkanı Fuat Engin’e göre Türkiye’de 1 Ağustos 2007 tarihi itibariyle yarım milyon (548.800) kişi kredi kartı mağduru... Kredi kartı temerrüt faizi % 74,4, yıllık enflasyon oranının 10 katı! Hane halkının bankalara olan toplam borcu son bir yıl içinde 59 milyar YTL’den 74 milyar YTL’ye (74 katrilyon TL’ye) tırmanmış bulunuyor. Söz konusu borçlar şu işlemlerden kaynaklanıyor: -Mevduat ve katılım bankaları ile finansman şirketlerinden çekilen tüketici kredileri, -bireysel kredi kartlarıyla yapılan taksitli alışverişler, -yasal takipteki kart borçları. Başka bir dokümana göre tüketicilerin bankalara olan toplam borcu 81,9 milyar YTL. Bu dokümana göre borcun dökümü şöyle: Konut kredileri 27,5 milyar YTL, Taşıt kredileri 5,7 milyar YTL; diğer tüketici kredileri, 24,5 milyar YTL, kredi kartı borçları 24,2 milyar YTL. Kredi kartı borçlarının sadece 46 milyon YTL’si yabancı para cinsinden.

Demek ki yalnız devletimiz değil, halkımız da borç batağında. Devlet Turgut Özal zamanında, halkımız Recep Tayyip zamanında bu duruma düşürüldü. Türk halkının geleceği ipotek altına alındı.

Yukarda çizdiğim tablonun içerdiği gerçek, yani bireylerin ağır ve yaygın borçlanma durumu, sosyal dramlara yol açıyor. Bu durumu yaratan bankalar türlü soyma yöntemleri uyguluyor. Bireylerin borçlanması ayrıca önemli bir siyasal sonuç da doğurmaktadır.

I) Halkımız nasıl soyuluyor?

A) Fahiş kredi faizleri uygulayan bankalar; işsizlikten, geçim sıkıntısından -denize düşen yılana sarılır misali- kredi kartına sığınmış olan halkımızın kanını emiyor. Yaptıkları haksız uygulamalarla bunalımlara, intiharlara yol açıyor, yuvalar yıkıyorlar. Şikâyetler karşısında oralı olmuyor, mahkemelerin kararlarını dinlemiyor, marifetlerine bütün hızlarıyla devam ediyorlar.

Tüketici mahkemeleri, bankaların haksız olduğuna, tüketiciyi soyduğuna dair kararlar alıyor. Ancak buna rağmen yüksek faiz ve haksız ücret almayı sürdürüyorlar. 2006 başı itibariyle kredi kartı borcu yüzünden intihar eden insan sayısı 85... Kredi kartı borcu başlarda gelen boşanma sebeplerinden biri. Eşler haciz korkusuyla anlaşmalı olarak boşanıyor! Bankaların kredi kartı tuzağına karşı -neden tuzak olduğunu aşağıda açıklayacağım- ne yazık ki halkımız da gereğince tepki göstermiyor, hakkını aramıyor. 31 milyon kredi kartı sahibinden hukukî yollara başvuranların sayısı sadece 200 binle sınırlı [Gülçin Günay, Tercüman, 1.9.2007].

Bankalar 2001 krizinin ardından düze çıkıp, bir yandan da yabancıların eline geçtikçe halkımızı -af buyurun- kazıklamaya başladılar. Acaba nasıl gerçekleştiriyorlar bunu? İşte bir kaynağa göre bankaların halkımızı yolma ve kandırma yöntemleri:

i)Dünyada en yüksek kredi kartı faiz oranı uygulaması Türkiye’de.

Bankalar kredi kartlarından akdî faiz olarak yüzde 93’e varan faizler alıyorlar. Gecikme durumunda faiz oranı, yüzde 106’ya kadar çıkabiliyor. Bu oranlar tefeci faizinden de yüksektir (İstanbul’da tefeci faizi, teminat olursa yüzde 30, teminat olmazsa yüzde 50’dir).

Merkez Bankası ve BDDK sanki devleti değil, halkı değil, bankaları temsil ediyor. Bilindiği gibi bankaların kredi kartı faiz oranlarını Merkez Bankası belirler ve kontrol eder. Yüzde 106 gibi çok yüksek olan kredi kartı gecikme faizi de bu kuruluşun ilan ettiği faizdir. Merkez Bankası’nın, gecelik faizleri yüzde 17.50 olarak ilan ederken, kredi kartları faizini yüzde 106 olarak belirlemesi anlaşılmaz bir tutumdur. Burada bir yetki istismarı ile, vatandaşa karşı işlenmiş bir suçla karşı karşıyayız. BDDK’ya gelince, o da bankaların vatandaşı istismarına yalnızca seyirci kalmaktadır [Esfender Korkmaz, Tercüman, 25.8.2007].

ii)Bankalar yasal olmadığı halde kredi kartlarından “yıllık ücret” alıyorlar.

iii)50 YTL’lik bir havale için bile 20 YTL komisyon alıyorlar.

iv)Bankalar faizleri aylık olarak ilan ediyor. Bu uygulama tüketicinin gözünü boyamaya, onu kandırmaya yöneliktir. Çünkü tüketici yıllık bileşik faizi kolayca hesaplayamaz. Dünyanın hiçbir ülkesinde aylık faiz oranı yoktur, faiz oranı denilince yıllık faiz anlaşılır.

v)Kredi kartlarında asgarî ödeme uygulaması da tüketiciyi aldatmaya yöneliktir. Çünkü borçluluğun sürdürülmesine, borcun hızla artmasına, başka vahim durumların ortaya çıkmasına zemin oluşturmaktadır.

B)Bankaların halkı yolma yöntemlerinden bildiklerimi yukarda saydım. Bunlardan “asgarî ödeme” uygulaması üzerinde biraz daha geniş olarak durmakta yarar var. İki sebepten dolayı: Bir, sinsi ve etkisi geç fark edilir bir yöntem olması; iki, etkilerinin çok daha ağır ve geniş çaplı olması.

Hemen belirtmeliyim ki “asgarî ödeme” uygulaması tüketiciyi yanıltıyor; giderek daha fazla borçlanmaya itiyor, âdeta bir “tuzak” işlevi görüyor. Çünkü miktarı başlangıçta çok küçük olduğundan geri ödeme sorunu yaratmıyor. Önce toplam borcun yüzde 6’sına tekabül eden bu miktar, sonra yüzde 10’a, daha sonra yüzde 20’ye çıkıyor. Ancak bu son oran bile cazip gelebiliyor müşteriye. Dolayısıyla tüketici zincirleme, kat kat borçlanmayı sürdürüyor. Oysa büyük hatâya burada düşmektedir! Şundan ki borcu sadece asgarî ödeme ile kapatmak son derecede zordur. Hesabı şöyle: Diyelim ki 1000 YTL kredi kartı borcu yaptınız. Borcu geri ödeme gücünüz asgari ödeme ile sınırlı. Acaba borcun tamamını kaç yılda kapatırsınız? Yanıt: Tam 11 yılda! Tabiî faiz ödüyorsunuz. Yapacağınız toplam geri ödeme ise dudak uçuklatıcı cinsten: Tamı tamına 15.500 YTL! Yani 1000 YTL’lik borcunuzu, yaklaşık 16 katını ödeyerek kapatabiliyorsunuz. Söyleyin bana, kaç kredi kartı sahibinin bundan haberi var?

İşte böyle muzır ve tehlikeli bir ödeme şekli, tüketiciye kolaylık gibi sunulmaktadır. Gerçekte bankanın niyeti, kart sahibini daha yüksek faiz ödemeye sevk etmektir. Şöyle: Banka, kredi kartı uygulamasıyla tüketiciye aslında 1 aylık faizsiz kredi sunuyor. Kredi kartı sahibinin bir ay boyunca 500 YTL harcama yaptığını kabul edelim. Ay sonunda bankaca gönderilen ekstrede toplam borç 500 YTL olarak görünür. Asgarî ödeme tutarı ise 50 ya da 100 YTL olarak belirtilir. İşin püf noktası tam da buradadır: 500 YTL harcama yapan tüketici sadece 50 YTL geri ödeme yükümlülüğünü kendisine sağlanmış büyük bir kolaylık zanneder; oysa yanılmıştır. 50 YTL geri ödedikten sonra, daha 450 YTL borcu olduğu gerçeği ve bunun sonuçları dikkatinden kaçar. Halbuki kalan 450 YTL’ye de faiz işleyecektir, hem de günlük olarak. Asgarî ödeme tutarına yatırılan para yeni alışverişler yapıldığı için, bir süre sonra borcun faizini bile karşılamayacak bir miktara yükselecektir. Dolayısiyle tüketicinin borcu giderek katlanacak, sonunda temerrüt durumuna düşecek; süreç hacizler, bunalımlar ve benzeri dramlarla sonuçlanacaktır.

Son verilere göre Türkiye’de 25 milyon kredi kartı kullanıcısından 20 milyona yakını bu yöntemle, yani sadece asgarî miktarı ödeyerek borcunu erteletmektedir. Böylece faiz işletmekte, kendilerini bankaların sömürmesine terk etmektedir.

II) Siyasi etki: Seçimler

Yukarıda açıkladığım gerçekler göz ö-nüne alınırsa, Türk halkının önemli bir bölümünün borca batmış durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bu durumu sadece ekonomik bir olay olarak görmek doğru değildir. Ağır borçluluğun çok önemli siyasal bir sonucu da vardır. Bazı yazarlar AKP’nin son seçimde %47 gibi büyük bir oy oranına ulaşmasını, bu faktörle açıklamaktadır. Tanınmış iktisatçılarımızdan Selim Somçağ da “Seçimi Doğru Okumak” adlı yazısında [www.selimsomcag.org, 8.8.2007] görüleceği gibi bu görüştedir. O yazının ilgili kısımlarını özetlemem yerinde olacak:

22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin nasıl olup da oylarını böylesine arttırdığına şaşmamak lazım. Aslında bunun açıklanmayacak bir tarafı yok. Sorun, özünde ekonomik. Bir yandan, 2000 yılından bu yana uygulanan IMF programları Türkiye’de işsizliği üç katına çıkardı, ücretlilerin alım gücünü yarıya, köylününkini üçte birine düşürdü. Bir avuç spekülatör ve ithalatçı dışında bütün Türkiye II. Dünya Savaşı’ından beri görülmemiş derecede yoksullaştı. Öbür yandan, 2002’den itibaren ortaya çıkan ABD kaynaklı küresel para-kredi patlaması sayesinde Türk halkı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş derecede borçlandı, eksilen kazancın yerine borç para aldı. Son dört yılda şehirlerde veya köylerde orta direk veya üstünde olup da ihtiyaç, taşıt, konut kredisi almayan birini mumla aramak lâzım. Şu anda bütün Türkiye’de mülk sahibi köylünün ya tarlası ya da traktörü ipotek altındadır.

Kısacası Türkiye artık bir borçlular ülkesidir.

Peki, bu ağır borçluluğun seçim sonucuyla ilgisi ne? Gayet açık: Gırtlağına kadar borca giren vatandaş, eğer döviz kurları veya faizler yükselirse, bankaya olan borcunun kendisini yutacak bir girdaba dönüşeceğini çok iyi biliyor. Eskiden vatandaş döviz fırlayınca benzinin, mazotun zamlanmasından korkardı; şimdi ise döviz krizi bir ölüm kalım meselesi haline geldi. Şubat 2001’deki gibi bir kriz patlarsa evini, arabasını, tarlasını kaybedeceğini, bütün hayatının alt üst olacağını iyi biliyor. İnsanın ihtiyaçları hiyerarşiktir ve ilk kaygısı da hayatta kalmak, malını, mülkünü, işini, düzenini muhafaza etmektir. Seçim sonucunu işte bu ilk kaygı belirlemiştir.

Bir önemli husus da şudur: Halk aslında içinde bulunduğu durumdan memnun değildir, 2000 yılı öncesinin özlemini duymaktadır. Geliriyle geçinmek varken, kim borç yükü altına girmek ister? Geliri düştüğü için borçlanmak zorunda kalan vatandaş hayatıyla kumar oynadığının, bıçak sırtında yaşadığının farkındadır. Ancak mevcut düzenin aleyhinde oy kullanması için karşısına güvenilir bir siyasal seçenek çıkması gerekiyordu ki o seçenek çıkmamıştır.

Sonuç

Batı kapitalizminin kendi dışındaki toplumları sömürme araçlarından biri o ülkeyi borçlandırmaktır. Bu amaçla geliştirdiği en yeni teknik kredi kartları uygulamasıdır. Kredi kartı uygulamasında artık devlet değil, tek tek bireyleri borçlandırılmaktadır. Bu yoldan yalnız bireylerin ekonomik bağımsızlığı değil, aynı zamanda iradeleri de ipotek altına alınmaktadır. Bir taraftan da bireyler birer tüketim robotu haline getirilmekte, tasarruf güdüsü köreltilmektedir. Bunun Kalkınma üzerinde ne kadar olumsuz etkiler doğuracağı bilinen bir gerçektir. Öte yandan yeni borçlanmalar ve yabancı sermaye girişleri de tetiklenmekte, ekonominin dışa bağımlılığı daha da artmaktadır.

Borçlanmanın ne kadar muzır bir şey olduğunu atalarımız da fark etmiş, bu anlamda bize pek çok öğüt niteliğinde sözler bırakmışlardır. Ancak bunlara uyan mı var, hele şu muhafazakâr, gelenekçi geçinenler, örneğin AKP kadroları arasında. Bakınız şu atasözlerimize: -Arpacıya borç eden, ahırını tez satar. -Borç almaya alışan, emir almaya da alışır. -Borçlunun boynu eğri olur. -Borçlunun dili kısa gerek. -Borçlu ölmez, benzi sararır. -Borç yiyen, kesesinden yer. -Borçlunun duâcısı alacaklısıdır.

Ne kadar da doğru söylemişler: Bu yönetici diye başımıza sardığımız beceriksizler fabrikalarımız, tesislerimiz bir yana, artık topraklarımızı bile satmıyorlar mı? Her türlü aşağılamaya rağmen, AB-D karşısında dik durabiliyor, ağızlarını açabiliyorlar mı? Mitingler, protestolar yapan, yollar kapatan halkımız sandık önüne konunca AKP iktidarının hesabını görebildi mi? Ağır borç yükü altında ezilen devletimiz de, bireylerimiz de büyük problemlerle, sıkıntılarla, belalarla boğuşmuyor mu? Hükümet geçmiş yılların borçlarını bugün faiziyle birlikte kuzu kuzu ödemiyor mu?

Ve eğer bu kafada gitmekte inat edersek, IMF’nin, Dünya Bankası’nın, Ulus ötesi şirketlerin, yabancı bankaların, kısacası dünya zenginlerinin hayır dualarını (!) daha çok alırız biz.
..kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... kısa... ..kısa...

Antakya Ticaret Odası Başkanı Mehmet Ali Kuseyri

Antakya Ticaret Odası Başkanı Mehmet Ali Kuseyrî

Üretici pamuk üretiminden uzaklaşıyor

Antakya Ticaret Borsası (ATB) Başkanı Mehmet Ali Kuseyrî bakın hangi sorunu dile getirmiş: Hatay “pamuk diyarı” olarak bilinir. Pamuk yağ, tekstil ve hayvancılığı yakından ilgilendiren stratejik bir üründür. Ne var ki üretici giderek pamuk ekiminden uzaklaşıyor. Üretici sayısı sürekli azalıyor. Ekim alanları daralmakta. 125 bin hektar alanı kapsayan Amik Ovası’nda etkin tarım yapılamıyor. Pamuk üretiminde yüzde 30’lara varan düşüşler oldu. Geçtiğimiz yıllarda 220-250 bin ton olan rekolte, 160-180 bin tonlara düştü. Oysa dünyada pamuk tüketimi artıyor.

Kuseyrî bu durumun sebeplerini, Amik Ovası’ndaki susuzluk ve kuraklık, yüksek üretim maliyeti, düşük fiyat, yetersiz destekleme primi ve dışa bağımlılık olarak saymış. Oysa bana göre gözden kaçan çok önemli bir sebep daha var: Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye “tarımın payını düşür, benim uygun gördüğüm ürünleri ek” şeklindeki dayatması. Hükümetlerimiz -ne yazık ki- bu dayatmaya kuzu kuzu boyun eğmiş, boş bir üyelik hayali uğruna göz göre göre güçlü tarımımızı feda etmişlerdir. (Bu konu hakkında “Sömürgeleşen Türkiye” kitabımın “Tarımda Yanlış Politikalar” (ss. 332-335) başlıklı kısmına bakınız.)

Zafer Çağlayan Merkez Bankası'nı eleştirdiÇağlayan’dan Merkez Bankası’na eleştiri

Çiçeği burnunda Sanayi ve Ticaret Bakanımız Zafer Çağlayan, Merkez Bankası’na yine veryansın etmiş. Sayın Çağlayan Ankara Sanayi Odası (ASO) başkanlığı döneminde de Merkez Bankası’ndan şikâyetçi idi. Son şikâyeti şöyle: Merkez Bankası faizleri indirmeli. Türkiye’de hiçbir kurum “benim görevim sadece fiyat istikrarıdır. Ben başka şeye bakmam” demek lüksüne sahip değildir. Tabiî kendisine bir yanıt da verilmiş: Siyasetçilerin, bakanların Merkez Bankası ile ilgili olarak konuşması doğru değildir.

Acaba hangisi haklı? Bence Merkez Bankası... İzah edeyim: Zafer Çağlayan’ın ASO Başkanı iken yaptığı konuşmaları hatırlıyorum. Bende fanatik bir neoliberal, gözü kara bir serbest piyasa savunucusu izlenimi bırakmıştı. Bakan olunca değişti mi? Hiç sanmıyorum. O zaman ya bir çelişki var tutumunda, ya da Küreselleşmeci Neoliberalizmin bizim gibi ülkelere dayattığı kurumlardan habersiz. Neoliberal hegemonyanın Türkiye gibi ülkelere zorla kabul ettirdiği “gelişme” politikasında Merkez bankasına biçilen rol kısaca şu: Merkez Bankası siyasetten bağımsız olacaktır. Tek bir görevi vardır: Ulusal paranın değerini korumak. Fiyat ve kur istikrarını sağlamak, piyasadaki yüksek finansal getiri düzeyini sürdürmek. Bunların dışında başka hiçbir rolü olmayacaktır. Merkez Bankası’nın dediği de bu değil mi? Zafer Çağlayan böyle bir anlayışla Türkiye’yi yönetmeye soyunmuş bir hükümetin üyesi olduğunu bilmiyor mu?

Dünyada rüşvet artıyor

Dünya Bankası, yaptırdığı bir araştırmada rüşvetin tüm dünyada büyük bir kriz boyutuna ulaştığını, dünya genelinde yılda 1 trilyon dolara mal olduğunu belirtmiş. Bunun bence bir yorumu şu: Demek ki “Küreselleşme” ile birlikte yolsuzluk da almış başını gidiyor. Bunda, Derin-Merkez’in - Merkez’in (G-7 ülkelerinin) içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar makamı olan, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmına sahip bulunan az sayıda Amerikalı sermayedarlar ve büyük bankerler grubunun- dayattığı küresel düzen ile onun yapıcısı ve muhafızı olan Dünya Bankası’nın büyük bir payı var. Ancak bu meşum ilişkiden pek söz edilmiyor. Ben kısaca hatırlatayım: Dünya Bankası küreselleşme çerçevesinde ülkelerin uluslararası piyasa dinamiklerine kayıtsız koşulsuz boyun eğmesi için çalışır. Bunun gerçekleşmesi için, ulus-devleti zayıflatma ya, onun yerine “ulus-ötesi şirketler”in iktidarını ikame etmeye gayret eder. Ulus ötesi şirketler ise dünyada rüşvetin artmasına en fazla katkısı olan odakların başında gelir (Bkz. C. Dura, “Derin Merkez’in Tetikçileri”, Yeniden Müdafaai Hukuk, S.109, Ekim 2007).

Akçansa'nın ortağı Heildelberg Hanson'u yuttuHeidelberg de Hanson’u yuttu

Alman çimento şirketi HeidelbergCement, İngiliz inşaat malzemeleri üreticisi Hanson PLC’nin15.8 milyar dolara satın aldı. Böylece Hanson PLC’nin hisselerinin yüzde 100’ü HeidelbergCement’e geçmiş oldu. Bu, dünyada inşaat malzemeleri alanında bugüne kadar yapılmış olan en büyük satın alma işlemi. Alman grup, yaptığı satın almayla, dünyanın en büyük agrega üreticisi, ikinci en büyük hazır beton üreticisi ve en büyük çimento üreticilerinden biri haline geldi. Bu operasyonla, Hanson ve HeidelbergCement’in toplam cirosu yaklaşık 15 milyar avroya yükselirken toplam çalışan sayısı 70 bini geçti. Devir işlemleri için gerekli fonlar, Deutsche Bank ve The Royal Bank of Scotland’la yapılan kredi anlaşmasıyla sağlandı. HeidelbergCement’in Hanson için ödediği tutar, Türkiye’de 2007’nin ilk yarısında gerçekleşen tüm satın alma, birleşme ve özelleştirme tutarından yüzde 50 daha fazlaydı.

Dünya dev şirketlerin temel aktör olduğu global bir düzene doğru gidiyor. Küreselleşmenin gerçek anlamı da budur bence. Biz değil, Batı küreselleşiyor. Yakın bir gelecekte bütün ekonomik sektörler bir ya da birkaç dev şirketin hâkim olduğu sektörler haline gelecek. Bu birleşmelerin, satın almaların en önemli ve o derecede tehlikeli sonucu budur. Yukardaki örneğin de anlamı bu. Dünya ekonomisinin gidişi asla serbestliğe, özgürlüğe, insan haklarına, yaygın refaha doğru bir gidiş değil. Siyasette, yönetimde olduğu gibi ekonomide de despotların hâkim olduğu, rekabetin bile yok edildiği, sevimsiz bir dünyaya doğru yol almaktayız.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe