| Hüseyin Adıgüzel |
Şehitler ölür vatan bölünür AKP’nin timsah gözyaşları Geçen haftayı buruk bir bayram ve şehit haberlerinin acısı ile geçirdik. Şırnak’ta Mehmetçiğe sıkılan hain kurşunlar bizim de yüreğimizi delip geçti, onulmaz bir yara açtı. Ateş düştüğü yeri yakarmış, bu sefer ateş ülkemin bağrına düştü. Ciğerimiz yandı, yüreğimiz yandı. Ve, acı ama gerçek, bağrımız yanmaya devam edecek gibi görünüyor… Şehit cenazeleri daha kalkmadan bu sefer ABD’den gelen bir başka haber, stratejik müttefikimizin (!) sözde Ermeni soykırım tasarısını Temsilciler Meclisi alt komisyonunda engelleyemediği şeklindeydi. Yani Bush ve ekibi bütün çabalarına rağmen (!) tasarının komisyondan geçmesini engelleyememiş! Çok üzüntülüymüşler, üzüntülerini bildirmek üzere Edelman’ı Türkiye’ye yollamışlar. Bu iki haber tansiyonu son derece yükseltti. Malum zevat, her zamanki söylemlerine başladılar: “Kanları yerde kalmayacak! Bunun hesabını soracağız! Sınırötesi operasyon için düğmeye bastık! Meclis sınırötesi operasyon için tezkereyi Pazartesi günü görüşecek.” Bu millet bu sözleri çok duydu. Artık söz zamanı değil, millet iş bekliyor. Terörün bu boyutlara uzanacağını TÜRKSOLU gazetesinde bütün yazar arkadaşlarla birlikte üç senedir yazıp duruyoruz. “Uyanın, yanlış yoldasınız! Bu aldığınız ve millete önlem olarak sunduğunuz her şey, terörün sadece dağda değil, büyük şehirlerimizde de canlanmasından başka bir işe yaramaz” diye defalarca yazdık. Ama muhteremler bildiklerini okudular. Bugün ortaya çıkıp da timsah gözyaşları dökmenin kime ne yararı oluyor? Bu timsah gözyaşları gidenleri geri mi getiriyor? Yoksa ateşin yakıp kavurduğu gönülleri mi rahatlatıyor? Neye yarıyor? Şimdi ABD’ye sözde efelenmenin, Meclis’e sınırötesi operasyon için tezkere göndermenin, milletin huzuruna çıkıp üzüntü bildirmenin, gönülleri yakan ateşin söndürülmesi için, milletin heyecanının dindirilmesi için yapılmış hareketler olmadığını kim söyleyebilir? Bizi bu konuda kim ikna edebilir? Bu kadar yıl tek başına iktidar olan ve iktidara geldiği gün, bitmiş tükenmiş bir terör örgütünü yeniden canlandırmaktan başka bir iş yapmayanların, gelen cenazeler karşısında timsah gözyaşları dökmeleri, üzüntülerini bildirmeleri vicdanlarında oluşan rahatsızlıktan kaynaklanmış olabilir mi? Hiç zannetmiyorum! Çünkü vicdan taşıyanlar, işin bu boyutlara ulaşacağını görürler ve önlemlerini ona göre alırlardı. Topluma Kazandırma Yasası diye halka yutturdukları “Eve Dönüş Yasası”nı, polisin, jandarmanın yetkilerini tırpanlayan yeni “Terör Yasası”’nı bunlar çıkarmadılar mı? Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nı, Türk Ceza Yasası’nı bunlar değiştirmediler mi? Kuzey Irak’taki kırmızı çizgileri bunlar silmediler mi? Habur Sınır Kapısı’ndan Kuzey Irak’ta PKK’ya destek veren kukla Kürt devletinin ticaret yapmasına bunlar izin vermediler mi? Yapılan ticaretin aslında PKK’ya silah ve para teminine yönelik olduğunu cümle alem bilirken, bunlar bilmiyorlar mıydı? Peki neden bunları yaptılar? AB masalı uğruna yaptılarsa gafiller, başka amaçlarla yaptılarsa adlarını siz koyun! Bu yasaları çıkarırken neyi amaçladılar? Bu yasalarla kimlere kolaylık sağladılar? İçinizde muhakkak hukukçular vardır. Onlar bu konu hakkında neden yazmazlar, neden konuşmazlar? Onları da anlamamız mümkün değil! Herhalde “demokrasi düşmanı”, “hukuk düşmanı hukukçu” diye malum zevatın tempo tutmasından korkuyorlar. Ben hukukçu değilim, ama o yasaların namuslu vatandaşlara hiçbir hak getirmediğini, hırsız, katil, kapkaççı ve teröristlerin işini kolaylaştırdığını, polisin, jandarmanın elini kolunu bağladığını, artan suç oranlarından, artan terörden kolaylıkla anlayabiliyorum. Silahı kullanan elbette suçlu ve katildir. Ama ona bu imkânı sağlayanlar da en az onlar kadar suçlu ya da suç ortağıdırlar. Şimdi bunların konuşması, ağlaması, nutuklar atması ne anlama geliyor? Söyler misiniz Allah aşkına! Millet göreve! Ateş düştüğü yeri yakar demiş atalarımız. Yaktığı kadar yaktı artık. Bundan sonra yakmasın. Bunun için bir şeyler yapılması gerekir. Ama ben, başımızdakilerden böyle bir şeyler yapmalarını hiç beklemiyorum. Terör, sadece askeri birliklerin, polisin yapacağı işlerle önlenmez. El birliği yapmalıyız. Siyasi iktidarın, muhalefetin, sivil toplum kuruluşlarının, milletimizin üzerlerine düşen görevleri topyekün yerine getirmesi gerekir. Bugün onların şu ya da bu şekilde hareket etmeleri bizi etkilememelidir. Biz de üzerimize düşen görevi yerine getirmeliyiz. Bunları daha önce yazmıştık. Herkes ne yapması gerektiğini aslında biliyor. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” demekle, hiçbir şey yapmadığımızı bilmeliyiz. Bu kafa ile gidersek, “Şehitler ölür vatan bölünür!” Bunu unutmamalıyız. Teröre giden para musluklarını kısmak biraz da bizim elimizdedir. Kaçak sigara, kaçak elektronik, PKK’nın para musluklarından en önemlileridir. Kaçak hiçbir şeyi almamalıyız. Alanları uyarmalıyız. Bu basit gibi görünen uygulama ile, PKK’ya bağırıp çağırmaktan çok daha etkili bir darbe vurabiliriz. Bunun gibi, bildiğimiz, hakkında şüphe duyduğumuz hiçbir yerden alışveriş etmemeliyiz. Hiç olmazsa, vereceğimiz paranın bize mermi olarak dönmesini engelleyebiliriz. Bitme noktasına gelen PKK, AKP döneminde güçlendi Şimdi sağlıklı bir şekilde düşünelim; AKP iktidara geldiği zaman, bu ülke terör belasından tam anlamıyla kurtulmuştu. Lideri tutuklanan ve ömür boyu hapse tıkılan örgüt büyük bir çöküntü yaşıyordu. Neredeyse tükenmiş, bitmişti. Çok küçük bir darbe ile ebediyen yok edilebilecek haldeydi. Bu iktidar, hayal dünyasında gerçekleştirmeyi kurduğu yönetimi hayata geçirebilmek için, önceleri “Batı Kulübü- Şeytan’ın Ortaklığı” diye yerden yere vurduğu AB’nin kuyruğuna takıldı. Bu inanılmaz dönüş, bu dönüşü güçlendirme çabaları, Türk milletinin kaderinin kırılma noktası oldu. Bugün, sokaktaki vatandaş, “Neler oluyor? Nereye gidiyoruz? Ne olacağız?” gibi sorular soruyorsa, içinde yaşadığı durumu sorguluyorsa, şehit cenazesi kaldırmaktan yorgun düştüyse bu durumun tek sorumlusu, emperyalizmin gerçek yüzünü görmeden bir masalın arkasına takılıp gidenlerdir. Tarih bir bilimdir. Tarih bilmeyenler, son yüz elli yılda, bugün AB’yi meydana getiren devletlerin emellerini bilemezler. Emperyalizmin gerçek yüzünü göremezler, ya da emperyalizmin uşağı olurlar. Yüz elli yıldır yıkmayı hayal ettikleri, hatta bir defasında uçurumun kenarına kadar getirdikleri Türk devletinin varlığı onları rahatsız etmektedir. Onlar için iki seçenek vardır: Ya bu devlet yıkılacak, Türkler geldikleri yere gideceklerdir, ya da egemenliğimiz altında bir köle olarak yaşayacaklardır. Şimdi biz, kendi ellerimizle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bu iki seçenekle karşı karşıya bırakmak için elimizden geleni yapıyoruz, ya da birileri yapıyor. Yok olan terör örgütünü yeniden canlandırmak bunun en çarpıcı örneğidir. Değiştirilmek istenilen Anayasa, çıkarılmak istenen “ Yerel Yönetimler Yasası” bu amaca hizmet eden yasalardır. Bunların özgürlüklerle, insan hakları ile bir ilgisi yoktur. Ve düşündüklerimizin en çarpıcı kısmı da, bütün bu düzenlemelerin, PKK’yı canlandırmak için alınan önlemlerin tümünün ya AB ya da ABD tarafından önerilmiş olmasıdır. Yani, şu anda ekonomimizden, sosyal ve siyasi yaşamımıza kadar her alan işgal altındadır. Her şey onların istek ve önerileri doğrultusunda yapılmakta ya da düzenlenmektedir. Çıkarılan yasalara bir bakın; hiçbir tanesi milletin isteği ile çıkarılmış değildir. “Şeker Yasası, Tütün Yasası, İkiz Yasalar, AB Uyum Yasaları, Eve Dönüş Yasası, Terör Yasası, Ceza Muhakemeleri Yasası, Türk Ceza Yasası, Gümrük Yasası vs...” gibi yasaların hepsi AB ya da ABD’nin istekleri ve önerileri ile çıkarılmıştır. Bunların milletimize yarar sağlayacağını, bir şeyler getireceğini, yeni haklar kazandıracağını zannediyor musunuz? Şimdi oturun ve düşünün; beş yıl evvelki ülkeyi göz önüne getirin ve bugünkü ülke ile kıyaslayın… Bu yasalardan kimlerin yararlandığını ve hiç hak etmedikleri hakları nasıl ele geçirdiklerini ve niçin kullandıklarını bir düşünün! Ermeni Patriği Mutafyan’ın, Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un, Süryani Patriği’nin, Talabani ve Barzani’nin, AB kurmaylarının, ABD yetkililerinin seçimler sırasındaki beyanatlarını herhalde unutmadınız. Neden bunlar bizi sevmiyorlar da bu iktidarı seviyorlar… Oturun ve düşünün, hem de kara kara düşünün! İçinde yaşadığımız günlerin sebeplerinin önemlileri bu düşüncelerin içindedir. Kuzey Irak’a girmeyecekseniz tezkereyi niye çıkardınız? TÜRKSOLU gazetesini devamlı okuyanlar, bugünlere geleceğimizi üç-dört yıl evvel yazdığımızı hatırlayacaklardır. Biz kahin falan değiliz. Yukarıda sıraladığım yasaların çıkarılması teröre davetiye çıkarmaktı. Sadece, bu yasalardan kimlerin ve nasıl yararlanacaklarını önceden biliyorduk. Hepsi bu! Yüz defa yazdık, yüz defa konuştuk. İmam bildiğini okudu ve şimdi timsah gözyaşları döküyor, milleti yeniden kandırmanın hesaplarını yapıyor. Sınırötesi harekat falan olmayacak, birileri gelip gidecek, “Yaparız, ederiz” denecek ve tezkere çıkarıldığı ile kalacak. Doğal olarak da şehit cenazeleri gelmeye devam edecek. Görünen tablo bu! Başbakanın bir televizyon kanalında söylediği şu sözlere dikkat ediniz: “Tezkerenin çıkarılması demek, Kuzey Irak’a girip sınırötesi harekat yapacağımız demek değildir. Soğukkanlı olacağız, oturup konuşacağız, düşüneceğiz, sonra kararı vereceğiz.” Bugüne kadar ne yapmışlar, anlamak mümkün değil. Tezkere çıktıktan sonra, konuşacaklar, düşünecekler, sonra davullu zurnalı halaylarla Kuzey Irak’a girecekler. Böyle bir askeri strateji olup olmadığını da merak etmiyor değilim hani! Savaş mı yapacağız, yoksa düğün mü? Hiçbir şey bilmiyorlarsa, her şeyini örnek aldıkları İsrail’den bunu da örnek alsalardı bari. Kaçırılan iki askeri için İsrail’in neler yaptığını siz de biliyorsunuz. Tam otuz üç gün Lübnan ile savaştı ve Lübnan’da taş üstünde taş bırakmadı. Şehit haberi geldiği anda devlet devletliğini yapmalıydı On beş askerimizin şehit edildiği haberi geldiği anda, Apo İmralı’da asılmalı, DTP kapatılmalı ve Meclis içindeki PKK uzantıları tutuklanmalı, Kuzey Irak dağları, PKK kampları bütün bir gün bombalanmalıydı. Gerekirse Erbil, Süleymaniye, Zaho ve Dahok da ateş altına alınmalıydı. Kim ne yapabilecekse yapmalı, bu yara neşter vurularak temizlenmeliydi. Yapılmadı… Çünkü, o ne der, bu ne der korkusu bünyeyi sarmış. Onlardan, bunlardan istek ve öneri almadıkça eve bile gidemeyenlerin, böyle büyük bir hareketi gerçekleştirmelerini beklemek, gökten altın yağmasını beklemekle eşdeğerdir. Emir verenlerin böyle bir emri de vermeyecekleri gün gibi aşikardır. Büyük bir fırsat kaçırıldı. Terör belasını başka türlü def etmek şu aşamada artık imkansız gibi bir şey… Üzerimize çevrilmiş silahları susturmadan, çevirenleri bertaraf etmeden, ne önlem alırsanız alınız, ne ödün verirseniz veriniz, terör amacına ulaşacaktır. Terörü ancak, onun uyguladığı yöntemlerle ortadan kaldırabilirsiniz. Bunun başka bir yolu ve yöntemi bugüne kadar görülmemiştir. İspanya, terör ile baş edebilmek için BASK yanlısı siyasi partiyi kapatmadı mı? Mecliste bulunan yandaşlarının tümünü tutuklamadı mı? Yani terörün siyasi kanadını ortadan kaldırmadı mı? Bunu yaparken AB yasaları, AB kriterleri diye bir şey düşündü mü? Hayır! Çünkü söz konusu olan devletinin bütünlüğüydü. Onlar için devletinin geleceği önemli oluyor da bizim için neden önemli olmuyor? Biz neden bu kadar korkak ve pısırık hareket ediyoruz? Kimden ve neden korkuyoruz? Üstelik BASK teröristleri daha hiçbir İspanyol askerini öldürmedi. Bizim gibi bir günde on beş askeri öldürülseydi kim bilir İspanya neler yapardı? Aslında yukarıdaki soruların cevaplarını hepimiz biliyoruz. Hatta muhatap olanlar da biliyorlar. Ama cevapları ne biz açık şekilde yüksek sesle dile getiriyoruz, ne de muhatapları bunları açık şekilde millete anlatıyorlar. Sonuç: Şehitler ölür, vatan bölünür! Şehitler ölür vatan bölünür Kusura bakmayın, başlığımı beğenmediğinizi görür gibiyim. Ben de böyle bir başlık kullandığım için üzülüyorum. Ama ne yapayım, gözümün önünde cereyan eden olayları gördükten sonra başka bir başlık kullanmayı içime sindiremedim. Şehitlerimiz ölüyor, vatanımız bölünüyor, etkili ve yetkili kimseden bir tık bile çıkmıyor. Alınacağını söyledikleri önlemlerin hiçbir işe yaramayacağını görüyorum. Bu gidişle şehitler gelmeye devam edecek, vatanım bölünecek, bari uyarayım diye düşündüm… Bizi böyle bağırtıp çağırtarak gazımızı alıyorlar, sonra da imam bildiğini okumaya devam ediyor. Şehitlerin öleceğini, vatanın bölüneceğini artık herkes idrak etmeli, herkes anlamalı ve hareket tarzını ona göre düzenlemeli… Gökçe Fırat’ın yazdıklarına saldıranların, bilir bilmez ahkam kesenlerin, önlerinde duran şu tablodan sonra, ortaya çıkarak şehit ailelerine yardım kampanyaları başlatmaları ibret alınacak bir tablo değil mi? O zaman söylenenleri iyi anlasaydılar, şimdi şehit ailelerine yardım toplamak gibi bir maksatları olmayacaktı. Elbette güzel bir yardımlaşma ve dayanışma örneği, buna sözümüz yok. Sadece şunu vurgulamak istedim; o günlerde alınacak önlemleri doğru algılayabilselerdi, ne şehit olacaktı, ne de yardım toplanacaktı. Bu işi inşallah gönülden yapmışlardır. Ama inanın bunun altında başka şeyler de olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu işi başlatanların bazıları, milli davalarımızda hassasiyeti olmayanlardandır (Fatih Terim’i ve kampanyaya gönülden katılanları ayrı tutuyorum). Ama diğerleri hakkında şüphelerim olduğunu da açık olarak söylüyorum. Ermeni tasarısı: Düşmana düşmanca davranalım Bu arada az daha unutuyordum. Ermeni tasarısı ABD Temsilciler Meclisi komisyonundan geçti. Yarın Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na da gelecek ve orada da kabul edilecek. Bunu, olay gerçekleşince şaşırmayasınız diye yazıyorum. ABD’nin ne yapmak istediğini bilenler için bunların doğal karşılanması gerekiyor. Bana göre, bu tür kabullerin, bizim açımızdan hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bugüne kadar yirmi beşe yakın ülke bunları kabul etti de ne oldu? Esas olan, bu kabullere karşı bizim ne yapacağımızdır. Biz sağlam durmasını becerebilirsek, bunlar devede kulak bile olmayan küçük ve her zaman bir ülkenin başına gelebilecek şeylerdir. Şu anda önümüzde apaçık bir gerçek duruyor; bütün iyi niyetimize karşılık (hava sahamızı kullanımlarına açtık) Ermenistan düşmanlık yapmaya devam etmektedir. Azerbaycan’ın işgal ettiği topraklarını boşaltmıyor, birbiri ardınca ülke parlamentolarına soykırım tasarıları sunuyor. Ama, utanmadan, sıkılmadan, kara sınırımızı açmamız için AB Parlamentosu’nun bize baskı yapmasını istiyor. Bu ne pişkinliktir, doğrusu anlamak mümkün değildir. Bu düşmanlık değilse nedir? Bu yapılanların başka bir adı olduğunu herhalde hiç kimse söyleyemez. Düşmana, düşman gibi davranılır. O ne yapıyorsa onunla karşılık verilir. Bu durumda Türk hükümetine düşen görevler var. Düşmana düşmanca davranmak! Birincisi, açtığınız hava sahasının yeniden kapatılmasıdır. İkincisi, Ermenistan ile ticareti yasaklamaktır. Aynı ABD’nin İran’a yaptığını yapmaktır. Hiçbir Türk firmasına Ermenistan ile dolaylı da olsa ticaret yapmasına izin vermemektir. Bu yasağı delenlere büyük cezalar vermektir. Üçüncüsü, Azerbaycan ile birlikte, tüm dış Türk ve Azerbaycan derneklerinin birlikte çalışmasını sağlamaktır. Bilim adamlarının birlikte çalışmasını desteklemektir. Azerbaycan ile her konuda iş birliği yapmaktır. Savunmayı bırakmak, karşı saldırıya geçmek en akılcı yollardan biridir. Bunun için yeniden teşkilatlanmak, arşivleri yeniden araştırmak gerekecektir. Ama ne olursa olsun, hükümetin bu konuyu gündeme getirmesi gerekecektir. Yapılır mı? Hiç zannetmiyorum. İçimizdeki Ermeniler bunu engellemek için ellerinden geleni yaparlar. Hükümetimiz de onlara uyar. Bizler de oturup seyrederiz. Vatan elden gidiyor! Safları belirleyin! Derdimiz çok! Başımız oldukça karışık! Ne ile nasıl mücadele edeceğimiz hakkında bilgimiz yok! Kafa karışıklığından eğriyi-doğruyu, iyiyi-kötüyü birbirinden ayıramaz duruma gelmiş durumdayız. Bu da mücadele gücümüzü olumsuz etkiliyor. Öyle ise öncelik kafamızı berraklaştırmaktır. Vatanımız gidiyor, egemenliğimiz gidiyor, bu işin şakaya gelir tarafı kalmadı. Öncelikle, saflarımızı iyi belirlemeliyiz. Emperyalizmin oyununa bir daha gelmemeliyiz. Ayrıştırmayı kesin olarak yapmalıyız. Bizden olanlar ve olmayanlar! bunun demokrasi ile, özgürlükler ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bu mücadele vatan mücadelesidir. Demokrasi, insan hakları, insan özgürlükleri diyerek bu mücadeleyi sulandırmanın hiçbir anlamı yoktur. Hiç kimse, kendisini bizden daha demokrat, daha özgürlükçü, daha insancıl sayamaz. Biz bu değerleri gerçekten insan hakkı olarak düşünüyor ve sonuna kadar savunuyoruz. Ama kendi vatanımızda ve kendi bağımsız devletimizin çatısı altında. Vatanımızı satarak demokrat olunacaksa biz böyle demokrat olmuyoruz! Bu böyle biline… İnsan hakkı diyerek Ruma, Ermeniye, Kürde tanınan hakların Türk’e de tanınmasını sonuna kadar savunacağız. Tek devlet, tek millet, tek bayrak, diyenler bir tarafa, diğerleri diğer tarafa… Safları ayrıştırmazsak, neyin mücadelesini verdiğimizi belirlemezsek, başarma şansımız kalmayacaktır. Safları ayrıştırırsak, neyin mücadelesini verdiğimizi bilirsek zafer yakındır. |
||||||||||||||||||||