01.10.2007/Sayı:156
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Blackwater’ın işi bu kez zorBlackwater’ın işi
bu kez zor

Irak’taki tüm Amerikalı diplomatları korumaktan sorumlu olan ve aynı zamanda dünyadaki en büyük özel ordu olarak tanınan Blackwater’ın işi bu kez gerçekten de zor. Daha önce PKK’lılara ve Iraklı direnişçilere silah satmakla suçlanan Blackwater firması bu kez Irak’ta 11 Iraklı sivili sebepsiz yere öldürmekten suçlanıyor. Blackwater’ın avukatları her ne kadar aksini iddia etse de, bu kez ortada sağlam bir kanıt var: Olay merkezine yakın bir polis merkezinin video kayıtları.

Blackwater firması ise 16 Eylül tarihinde Bağdat’ın Nasır meydanında gerçekleşen olay için meşru savunma haklarını kullandıklarını iddia ediyordu. Onlara göre direnişçiler güvenlik güçlerine saldırmış, 11 sivil de çıkan çatışmalar sırasında yaşamını yitirmişti; fakat Blackwater’ın gözden kaçırdığı bir ayrıntı vardı ve bu ayrıntı yalanın fazla uzun sürmesine izin vermeyecekti. Çünkü yakınlardaki bir polis merkezinin kamerası, olanları saniye saniye kaydetmişti. Kamera kayıtları Blackwater çalışanlarının hiçbir neden yokken, kendilerine yönelik bir saldırı olmamasına karşın hedef gözetmeksizin çevredeki insanları öldürdüğünü açıkça gösteriyordu. Görgü tanıkları da Blackwater’a bağlı güvenlik güçlerinin hareket eden her şeye ateş ettiğini, hatta alanın üzerinden geçen küçük siyah bir helikopterin otomatik silahlarla çevreyi taradığını söylüyor.

Blackwater daha önce Irak hükümeti tarafından bile sivilleri öldürdüğü gerekçesiyle defalarca suçlanmış ama suçlamalardan bir sonuç çıkmamıştı. Bush yönetimi ısrarla Blackwater’ın görev başında kalmasını istiyordu; çünkü Blackwater’ın patronu olan Erik Prince Cumhuriyetçi Parti’nin en büyük bağışçılarından biriydi. Bu yüzden de şirket Bush’un koruması altında bulunuyordu. Irak İçişleri Bakan Yardımcısı Tümgeneral Hüseyin Kemal de, Blackwater’ı defalarca şikayet ettiklerini söylüyor; ama Irak yasalarına işgal güçleri konulan bir madde sayesinde yabancı güvenlik güçlerinin her türlü yargılamadan muaf olduğunu itiraf etmek zorunda kalıyordu.

Blackwater şirketinin kirli çamaşırlarını saklamak artık çok zor. Şirket hakkında bir kitap yazan Amerikalı gazeteci Jeremy Schaill, Blackwater’ın askerlerinin düşünce yapısının nasıl olduğunu şöyle belirtiyor: “Onlar için Iraklılara ateş etmek, hindiye ateş etmek gibi bir şey. Siviller onlar için bir hedef tahtasından farksız...”

Sivil ölümlerinden yalnız Blackwater’ı suçlayıp diğerlerini görmezden gelmek de olası değil. ABD askeri mahkemelerinde süren bir dava, bunun yalnız bir firmaya ait münferit bir olay olmadığını gösteriyor. Basına sızan haberler aslında diğer askerlerin de Blackwater’ın askerlerinden fazla bir farkı olmadığının açık kanıtı. ABD’li keskin nişancılar, çevreye silah ya da patlayıcı malzeme bırakıyor, bu malzemeyi almaya çalışanları da öldürüyorlar. Nedeni ise bu malzemeleri ancak ABD’lilere karşı kullanmak isteyenlerin alabileceği. Örneğin merak ettiği için bu malzemelere yaklaşan bir çocuğun sonu kesin bir ölüm. ABD askerleri için çocuk ya da yetişkin hiç fark etmiyor. Önemli olan malzemelerin yerinden alınması. Joshua Michaud, niçin böyle yaptıklarını ise şöyle açıklıyor: “Komutanlarımız bize daha fazla direnişçi öldürmemiz konusunda baskı yapıyor!” Hatta sızan itiraflara göre ABD askerleri (verilen kotayı doldurmak için olsa gerek) ölen sivillerin yanına silah bırakarak onları direnişçi olarak gösteriyormuş.

ABD artık kirli çamaşırları örtmekte o kadar başarılı değil. Bush yönetimi de Blackwater’ın skandallarını daha fazla örtbas edemeyeceklerini görmüş olacak ki, ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Blackwater’a soruşturma açmak zorunda kaldı; fakat Hadisa’daki katliamı gerçekleştiren askerlerin beraat etmesi, bu davadan nasıl bir sonuç çıkacağı konusunda kafalarda kuşku oluşturmuyor değil. Bunun Hadisa’dan tek farkı, kanıt yerine geçecek sağlam bir video kayıt olması. Yoksa bunun da sümen altı edilmesi işten bile değil.


1962 yılından bu yana askeri cunta ile yönetilen Güneydoğu Asya ülkesi Burma, 1996 yılındaki öğrenci ayaklanmasının ardından en sıcak günlerini yaşıyor. Burma’da
Budist ayaklanma

1962 yılından bu yana askeri cunta ile yönetilen Güneydoğu Asya ülkesi Burma, 1996 yılındaki öğrenci ayaklanmasının ardından en sıcak günlerini yaşıyor. Cuntaya karşı bayrak açanlar ise, bu kez ne öğrenciler ne de sivil halk. Ayaklananlar, ülkedeki en büyük güçlerden biri olan Budist rahipler.

Ülkede benzin fiyatlarının yapılan son zamla birlikte iki kat artmasıyla başlayan halk hareketine 5 Eylül’de Pokkoku’da yaptıkları gösteride hükümetin kendilerine kötü davrandığını söyleyen Budist rahipler de katıldı. Hükümet Pokkoku’daki gösterilerin halkı isyan etmeye teşvik için düzenlendiğini söyleyerek özür dilemeyi kabul etmemişti.

Bunun üzerine ülkenin eski başkenti Yangon’daki Shwedagon Manastırı’ndan yürüyüşe başlayan 2 bin dolayında rahibin protesto gösterisi çok kısa zamanda, kendilerine sivil halktan da insanların katılması üzerine çok büyük bir kitlesel eyleme dönüştü. Yürüyüşte “Demokrasi ve Özgürlük” yazılı pankartların çokluğu dikkat çekerken, Aung San Suu Kyi lehine de sık sık slogan atıldı. Polisin rahiplere karşı müdahalede bulunacağından endişelenen on binlerce kişi rahiplerin çevresinde bir koruma kalkanı oluşturdu; çünkü 1988 yılında düzenlenen bir gösteriyi cunta güç kullanarak bastırmış ve çıkan olaylarda yaklaşık 3.000 kişi yaşamını yitirmişti.

Aşırı yağmura karşı kilometrelerce yürüyen rahipler Aung San Suu Kyi’nin evine kadar ulaştı. 1990 yılındaki seçimlerden %60 gibi ezici çoğunlukla çıkan Kyi’nin zaferi askeri cunta tarafından tanınmamış ve Kyi ev hapsine alınmıştı. Cuntanın desteklediği parti ise ancak %2 oy alabilmişti.

Askeri cunta, rahipleri bir daha Kyi’nin evine gitmemeleri konusunda uyarırken gerektiği takdirde güç kullanabilecekleri konusunda tehdit etti. Göstericiler ise, askeri cunta devrilene kadar yürüyüşlerinin bitmeyeceğini açıkladı. Gösterinin bitmesinin ardından ise hükümet Yangon’da sokağa çıkma yasağı ilan etti ve yüzlerce askeri kente gönderdi.

Yapılan tüm uyarılara karşın protesto gösterileri devam edince günlerdir gösterileri yalnızca izlemekle yetinen polis güçleri harekete geçti. Polislerin rahipleri sürükleyerek kamyonlara bindirmesi üzerine halkın galeyana geldiği ve polisle çatışmaya başladığı bildirildi. Rahiplerin, halktan ayrılmasını, kendilerine katılmamasını istemesine karşın halkın ayrılmaması üzerine polisle çıkan çatışmalarda şu ana kadar aralarında rahiplerin de bulunduğu 5 kişi yaşamını yitirdi. Gösterilere önderlik eden onlarca rahip ise tutuklandı.

Olayların bundan sonra daha da tırmanacağı kesin. Ülkedeki iki büyük gücün kapışmasında halk rahiplerden yana tavır almış durumda. Sivil halk rahipleri alkışlarken, cuntaya ise hakaretler yağdırıyor.

Cuntanın konumunu korumak için sert önlemlere başvurması ise, halkın öfkesini daha da arttırmaktan başka hiçbir şeye yaramıyor.


Castro Angola Devlet Başkanı Jose Eduardo dos Santos ile birlikte.
Castro Angola Devlet Başkanı Jose Eduardo dos Santos ile birlikte.

Akbabalar yine yanıldı:
Fidel ayakta

2006 yılında geçirdiği bağırsak ameliyatının ardından hakkında sık sık öldü söylentileri yayılan Küba Devlet Başkanı Fidel Castro, bir kez daha televizyona çıkıp hakkında çıkarılan söylentilerin asılsızlığını kanıtlayarak dört gözle ölümünü bekleyen emperyalist akbabaları bir kere daha düş kırıklığına uğrattı.

Küba Devlet Televizyonu’nda Randy Alonson tarafından hazırlanan bir söyleşi programında 1 saat boyunca konuşan Castro, öldü söylentilerinin tekrar ayyuka çıktığı bir anda bir kez daha sevenlerinin yüreğine su serpti. Canlı olarak yayımlanan programda Castro’nun “Evet, işte karşınızdayım. Öldü, ölmek üzere, yarın ölecek deyip duruyorlar. Ölmüş olsaydım şu an karşınızda olamazdım. Aslında kimse ne zaman öleceğimi bilmiyor.” diyerek espriler yapması neşesinin son derece yerinde olduğunu gösterdi. Castro, Küba bayrağındaki renklerden oluşan eşofmanını üstünden çıkartmamasını eleştirenlere de “Benim sorunum şık görünmek değil. Bu Kübalı sporcuların giydiği eşofman. Üstelik oldukça da rahat.” diyerek önemli olanın şıklık değil, hizmet etmek olduğu iletisini gönderdi.

Castro, programın önceden çekilip bant yayınıyla yayımlandığı dedikodularının çıkabileceğini düşündüğü için gerekli önlemleri de almayı unutmamıştı. Program sırasında Castro’nun avro/dolar paritesinin 1.41’e ulaştığını ve petrol fiyatlarının 84 dolar düzeylerine geldiğini söylemesi hem dünya gündemini düzenli olarak takip ettiğinin hem de programının söylendiği gibi canlı yayımlandığının bir göstergesiydi. Program süresince elinde ABD Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan’ın “Türbülans Çağı” adlı kitabı bulunan Castro, zaman zaman kitaptan bölümler de okudu. Onun bu kitabı seçmesi de yine ince bir politik anlayışın sonucuydu; çünkü Greenspan geçtiğimiz günlerde “Irak’a petrol için girdik.” diyerek ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin gerçek nedenini itiraf etmişti.

Ertesi gün Küba basınının sayfalarını ise Castro ve kendisini Havana’da ziyaret eden Angola Devlet Başkanı Jose Eduardo dos Santos ile yaptığı görüşmenin çekilen kareleri süsledi. Yayımlanan karelerde Angola Devlet Başkanı ile el sıkışırken görünen Castro’nun ameliyatın ardından yitirdiği kilolar dikkati çekse de, aynı oranda sağlıklı olduğu da gözlerden kaçmıyordu. Castro’nun üstünde bir kez daha Küba bayrağındaki renklerden oluşan eşofmanı dikkat çekiyordu. Juventud Rebelde gazetesinde yayımlanan resmi bildiriye göre iki lider, ikili ilişkilerin geliştirilmesini ve Küba’nın Afrika’daki rolünü konuştular.

Castro’nun sağlık durumuyla ilgili bir başka haber de temaslar yapmak üzere Brezilya’da bulunan en yakın dava arkadaşlarından Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’den geldi. Chavez, Castro’nun henüz tam olarak iyileşmediğini teslim etmekle birlikte, “Ufak bir sorunu var; fakat bu sorunla yüz yıl daha yaşar. Üç ameliyat geçirdi ve neredeyse tüm kanı değiştirildi; ama Fidel 81 yaşında ve hâlâ hayatta. Çünkü o Fidel...” diyerek dostuna daha çok uzun yıllar ömür biçtiğini gösterdi.

Böylece Fidel, ölümünü dört gözle bekleyenlerle bir kez daha dalgasını geçmiş oldu. Commandante’den bizim de bir isteğimiz var. Yalnız öldü söylentileri çıktığı zaman değil, başka zamanlarda da sevenlerine seslenmesi. Bizim için üç ayda bir onu görmek oldukça uzun bir zaman aralığı çünkü.


Lee Bollinger
Mahmud Ahmedinejad
Lee Bollinger ve Ahmedinejad

Ahmedinejad
harikalar diyarında

İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılmak üzere New York’a gitti. Ahmedinejad’ın bu son gezisi, ABD’deki Yahudi lobisi ve İran aleyhtarı kitleler tarafından düzenlenen protesto gösterileri ile başladı. Amerikan basını “Şeytan ABD’ye geldi”, “İran’ın delisi aramızda” gibi manşetler atarken Ahmedinejad protestolara aldırmayarak konuşma yapmak üzere daha önceden davet edildiği Columbia Üniversitesi’ne gitti.

Columbia Üniversitesi, Ahmedinejad’ı onur konuğu olarak davet etmişti; ama anlaşılan, gelen baskıların dozu o kadar yüksek olmuştu ki, üniversitenin rektörü Ahmedinejad’ı bir evsahibine yakışmayacak sözlerle karşıladı. Daha önce gelen baskılar yüzünden “Hitler gelse bile konuştururum.” diyen üniversite yönetiminin uygulamaları Hitler’i bile mumla aratacak durumdaydı.

Ahmedinejad’ın konuşmasından önceye kürsüye çıkan Columbia Üniversitesi Rektörü Lee Bollinger, Ahmedinejad’a çok ağır eleştiriler yöneltti. Ahmedinejad’ın Yahudi soykırımını reddeden açıklamaları ile ilgili olarak, “Ya utanmaz bir kışkırtıcısınız ya da şaşırtıcı derecede cahilsiniz!” diyerek konuk ettiği bir Cumhurbaşkanına terbiye sınırlarını aşan hakaretlerde bulunan Bollinger bununla da yetinmeyerek, “Yahudi soykırımını yadsıyarak cahilleri ikna edebilirsiniz; ama böyle bir yere geldiğinizde gülünç duruma düşüyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanı, dar kafalı ve gaddar bir diktatörün bütün özelliklerini taşıyorsunuz.” diyerek Ahmedinejad’ı niçin çağırdıkları hakkında bütün kafalarda soru işareti bıraktı.

Söz sırası kendisine gelen Ahmedinejad ise, Bollinger’in ABD’li politikacılardan gelen baskılar yüzünden dostça davranmamış olabileceğini söyleyerek alçakgönüllülük erdeminin ne olduğunu Amerikan toplumuna bir kere daha göstermiş oldu. Ahmedinejad, “Ben Yahudi soykırımı yapılmadı diye bir şey demiyorum. Ben Avrupa’da olan bir olaydan dolayı bugün neden Filistinlilerin bedel ödediğini soruyorum.” dedi. Ahmedinejad, kendilerinin hiçbir niyetleri olmamasına karşılık nedense yayılmacı emeller taşımakla suçlandıklarını söyleyerek, “6 Eylül’de Suriye’ye saldıran İsrail idi, İran değil. Bu kimin yayılmacı emelleri olduğunu gösterir.” dedi. Ahmedinejad, tüm kışkırtmalara karşın son derece sakin ve bir devlet başkanına yakışan biçimde konuşmasını bitirdi. Ahmedinejad’ın kışkırtıcı olup olmadığı okuyucuların takdiri; ama Bolinger’in sözleri iyi bir aile terbiyesi almadığını açık seçik gösteriyor. Davet edilen bir onur konuğuna yapılan muamele tipik Batı tarzı ahlâk anlayışını yansıtıyor. Sözleri ise, kimin kimi kışkırtmak istediğini açıkça gösteriyor.

Ahmedinejad, ülkesinin nükleer silahlara gereksinimi olmadığını, nükleer silahlar işe yaramış olsaydı Sovyetler Birliği’nin dağılmayacağını söyleyerek zaten İran’ın nükleer programının denetime açık olduğunu söyledi. Batıyı nükleer konusunda hep çifte standart uygulamakla suçlayan Ahmedinejad’a en son destek ise bizzat bir Amerikalıdan üstelik eski bir başkandan geldi. ABD eski Başkanı Jimmy Carter, ABD’nin uyguladığı çifte standardın nükleer silahların yayılmasını daha da hızlandırdığını The Daily Star’da yayımlanan son yazısında dile getirdi.


kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...
 Hani “gölgesinden bile korkar” derler ya, İsrail’in içinde bulunduğu psikolojik durumu anlatmak için bundan daha iyi bir tanım olamaz. Geçen yıl yaşadığı yenilgiyi unutamayan İsrail, artık her şeyden korkar olmuş. Geçtiğimiz haftalardaki Suriye saldırısının ardından bir misilleme olasılığına karşı diken üstünde oturan İsrail ordusu geçen hafta radarlarda ne olduğu belirlenemeyen sinyaller üzerine alarm durumuna geçti. Gelenleri Suriye Savaş uçakları sanan İsrail, derhal onlarca uçağı bölgeye sevk etti. Ülkenin kuzey bölgesinde büyük paniğe neden olan sinyallerin uçak değil de sıcak bölgelere göç eden leylekler olduğu anlaşılınca İsrailliler geçici de olsa rahat bir soluk aldılar. Leylekler de karşılarında savaş uçaklarını görünce İsrailliler kadar korkmuşlardır herhalde.

Fakat her olay bu kadar iyi sonuçlanmıyor ne yazık ki. İsrail ordusunun bir sonraki düşmanı ise daha 12 yaşındaki Filistinli bir çocuktu. Düşman toprağı ilan ettikleri Gazze Şeridi’ndeki El Bureyj mülteci kampına giren İsrail askerleri kendilerine taş atılması üzerine 12 yaşındaki Mahmud Kayed’i buldozerle üzerinden geçerek canice katlettiler. İsraillilerin korkak olmasına sözümüz yok; ama bu korkaklıkları “insan” denilen canlı türünün ölmesine neden oluyor.

KKTC vatandaşı olan İtalyan milletvekilleri
KKTC vatandaşı olan İtalyan milletvekilleri

 Avrupa Birliği’nin ikiyüzlü politikalarından tiksinen iki İtalyan siyasetçi ,KKTC yurttaşı olmaya karar verdi. 24 Nisan’daki referandum öncesi Türk kesimine “Evet derseniz karşılığını alırsınız.” dediği halde Avrupa Birliği’nin verdiği sözü tutmamasına sinirlenen Maurizio Turco ve Perduca Marco resmen KKTC yurttaşı oldular. Yeni KKTC yurttaşlarının pasaportlarını İtalyan Temsilciler Meclisi’nde düzenlenecek törenle KKTC Dışişleri Bakanı Turgay Avcı verecek.

Avrupa Birliği Kuzey Kıbrıs konusunda verdiği hiçbir sözü tutmazken Suriye yönetimi KKTC’yi tanımaya hazırlanıyor. Bunun ilk adımı olarak ise KKTC ile Suriye arasındaki feribot seferleri başladı. Suriye’nin KKTC pasaportlarının üzerine giriş-çıkış damgası vurması ise KKTC pasaportlarının tanındığı anlamına geliyor. Geçen yıl da Azerbaycan hükümeti Bakü-Lefkoşa arasında doğrudan uçak seferleri başlatmıştı; ama Avrupa Birliği verdiği sözlerin hiçbirini tutmadığı gibi Azerbaycan’ın bu girişimini de baskı kurarak engellemişti. Umarız Avrupa Birliği bu sevindirici gelişmeye de burnunu sokmaz.

 ABD’nin genlerine kadar işleyen WASP geleneği bir kez daha ülkedeki siyahların ayaklanmasına neden oldu. Irak’ta birçok sivili öldürdüklerini itiraf etmelerine karşın hiçbir ABD askeri ceza almazken, yalnızca bir beyazı dövdükleri için 6 siyahi ABD yurttaşı 22 yıl hapse mahkûm edildi. Üstelik dayak yiyen gencin durumu o kadar iyiydi ki olay akşamı düzenlenen bir eğlenceye bile gitmişti; ama siyahları yargılayan jürinin hepsi beyazlardan oluşuyordu ve jüriye göre olay cinayete teşebbüstü. Jüri bununla da yetinmeyerek siyahi gençleri aşağılama hakkını kendinde görüyordu.

Ve verilen bu haksız ceza, jürinin aşağılamaları siyahları ayağa kaldırdı. Üç bin nüfusu olan Jena, birden onbinlerce siyahın akınına uğradı. Siyahlar tek bir şey istiyorlardı: Adalet. Ama ABD’nin gittiği hiçbir yere adalet götürmediği düşünüldüğünde bu isteklerinin yerine getirilmesi oldukça zor. Belki ağızlarına bir parça bal çalınacak; ama uygulama her zaman sürecek. WASP’ın gözünde sizler yalnızca siyahsınız. Tıpkı Afrikalılar, Asyalılar, Uzakdoğulular, Araplar ve Türkler gibi...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe