| Ali Özsoy |
İran’da TUDEH’in gafleti, AKP’nin “sivil” ve “solcu” yaltakçıları AKP iktidarı, Kürt-İslam faşizmine giden yolda son adımlarını atıyor. Anayasal düzeni yıkıp, yerine “sivil” Anayasa ilanı adı altında ılımlı Hilafet diktatörlüğünü kurmak istiyorlar. Ancak AKP bu emellerinde yalnız değil. “Solculuk” ve “demokratlık” adına bazı kesimler Anayasa’da Atatürk ilkelerinden kalma ne varsa AKP’yle birlikte saldırıyorlar. Komprador sol dediğimiz kesim, yıllarca etnik Kürt ırkçılığının ve PKK’nın kuyruğunda siyaset yapardı. Artık doğrudan AKP’ye eklemlenmiş durumdalar. PKK ve DTP’nin AKP’nin “sivil Anayasa” sürecine verdiği destek anlaşılabilir. Teröristbaşı Öcalan’ın Anayasaya destek için öne sürdüğü şart, DTP tarafından da AKP’ye koşulsuz destek için yeterli taviz olarak adlandırıldı. Öcalan’ın İmralı’dan avukatlarıyla AKP’ye ilettiği isteği küçük(!): “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendisini ifade etmesini kabul eder. Bu cümleyi anayasaya koysunlar, iki ay içinde PKK silahı bırakır.” Yani “Türkiye bölünsün, sen de istediğin rejimi kur!”... Cumhuriyeti yıkmak amacıyla birleşmiş Kürt-İslamcıların kendi pazarlıklarını bir yana bırakalım. Bir kısım siyasi akım ise solculuk(!) ve demokratlık(!) adına AKP’nin çalışmalarına destek oluyorlar. Bu çevrelerin hepsi çok küçük ve toplum içinde marjinal parti ve dernekler… Hepsinin ortak noktası yıllarca PKK kuyrukçuluğu veya taşeronluğu yapmış olmaları. Artık “demokrasi mücadelesinde” yeni ilahları AKP… Ancak büyük medya ve dinci basın bu küçük yapılanmaları kullanarak büyük bir psikolojik savaş yürütüyor. Sözde AKP 12 Eylül’ün antidemokratik Anayasası’nı değiştirip demokratik olan yenisini yazıyor. Toplumda da solcusundan(!) sağcısına, meslek odalarından sendikalarına kadar çok geniş çevreler bu sürece eleştirel olarak katılıyor. Oysa bunların hepsi oyun. Oyunun sonunda ise her şeyin tek bir adama yani Tayyip Erdoğan’a bağlandığı bir diktatörlük kurulacak. AKP’nin sol(!) maskotu Ufuk Bey çıkmış “Anayasa hazırlıkları sadece AKP’ye bırakılmamalı, geniş bir platform kurmalıyız.” diyor. AKP’nin istediği görüntünün figüranı olacağını açıkça ilan ediyor. PKK’nın listesinden meclise giren Akın Birdal’ın tabela partisi SDP’nin Başkanı Filiz Koçali ise Ufuk Uras’tan daha açık konuşup AKP’yi “özgürlükçü İslamcı” ilan ediyor: “22 Temmuz seçimlerinde kısmen başarılan güçbirliğini Anayasa kampanyasında daha da genişletmek gerek. Solda duran özgürlükçü kesimlerin, özgürlükçü İslamcıların, sol liberallerin, sosyalistlerin geniş mutabakatla Anayasa tartışmasına dahil olması gerek. Ortak platform için görüşmeler sürüyor; olgunlaşmak üzere. Şimdiye kadar yapılmış Anayasa taslağı çalışmalarını da toparlıyoruz. Meclis’te bu çalışmaları paylaşabileceğimiz, güçlü bir ses de var artık. Bu da bir fırsat...” PKK güdümündeki Çağdaş Hukukçular Derneği ise AKP’nin anayasasını yeteri kadar sivil olmadığı ve Kemalist elitlere taviz verdiği için eleştiriyor.
Dönekler İran’ı hatırlatıyor Solla ve demokrasiyle hiçbir ilgisi olmayan bu kesimler AKP’liler tarafından “gerçek solcu ve demokratlar” olarak baştacı edildi. AKP ise bu kesimleri kullanarak kendi gerici eylemlerini meşrulaştırıyor. Son zamanlarda gericiler ve AKP adeta solculuk noteri kesildi. Kendi diktatörlüklerine karşı çıkanlar elitist ve faşist, Türk halkının sırtında kurulan Kürt-İslam diktatörlüğünün masasında meze olanlar ise gerçek solcu ilan ediliyor. En son örnek Ertuğrul Günay… Bu adam yıllarca CHP’de kimi safların umudu oldu. Sonra hızlı bir dönüşümle önce kendini “Müslüman-sol”un temsilcisi ilan etti. Sonra açıkça AKP’li oldu. AKP’den aldığı ödül ise Kültür Bakanlığı. Ertuğrul Bey, dinci basına çıkıp demeç veriyor: “Sivil Anayasaya karşı çıkan, solcu olamaz.” Bu tür dönekler aslında yeni bir sürece girdiğimizi gösteriyor. Son seçimlerde AKP listelerini açıklarken birtakım “solcu” adayların da en ön sıralara konulduğu ilan edildi. Bu isimler, AKP’yi tam bir sosyal demokrat parti ve AB ilkelerine bağlı gerçek demokrasi yanlısı olarak gördükleri için aday olduklarını duyurdular. Eskiden döneğe dönek denirdi. Artık dönekler solculuğu bile bize fazla görüyorlar. Tam bir diktatörlük örneği… Aynı süreç İran’da da yaşanmıştı. İran İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra mollaların işkence ve idamlarla ayakta kalan kanlı diktatörlüğünde ilk başta solcular hatta komünistler de görev almıştı; ama sonunda on binlerce solcu birkaç gün içinde mollalar tarafından idam edildi. Bir kısmı ise kendi yoldaşlarını ihbar ederek, hidayete erdiklerini ilan ettiler ve molla rejimine dahil oldular. Türkiye’de Ulusal Sola ve Atatürkçülüğe düşmanlık eden bir kısım “sol” kesimler yıllarca PKK’ya sığınarak siyaset yaptı. Solculuklarının nereden kaynaklandığı belirsiz bu kesimler artık AKP’nin şahsında adeta kendilerini iktidarda görüyorlar. Oysa İran’ın tarihi ve Türkiye’de bugün yaşananların İran’la benzerlik ve farklılıkları artık bu kesimlerin sol siyasetten tamamen silindiklerini; ya Kürt ırkçısı ya da köktendinci olarak siyasi arenada yer alabileceklerini açıkça gösteriyor. İran’da TUDEH’in tarihi gafleti ve felaketi İran İslam Rejimi’nin kuruluşunun ilk yıllarında solcuların ve TUDEH’in Humeyni önderliğindeki gerici mollalar tarafından nasıl kullanıldığı ve sonra da yok edildiği sık sık yinelenir. Hatta Türkiye’de gericilerle “demokrasi mücadelesi” veren bazı gafilleri uyarmak için TUDEH örneği hep hatırlatılır. İran’da yakın geçmişte yaşananların ayrıntılarını yine belirtmek zorundayız. İran’da esas büyük dönüşüm 1978’den önce 1953’te gerçekleşir. Bu tarihte milliyetçi ve devrimci düşüncelere sahip olan ve petrol kaynaklarını millileştiren Musaddık, ABD destekli bir askeri darbeyle devrilir. Bu darbe sonucunda Şah Pehlevi kanlı bir diktatörlük kurar. Bu darbenin diğer destekçileri de yine İran’daki gerici güçler ve mollalardır. Ancak İran bir türlü durulmaz. Pek çok ilerici ve antiemperyalist örgüt yükselen halk muhalefetini örgütler. 1960’lar ve 1970’ler boyunca on binlerce devrimci ve solcu, Şah rejimi tarafından işkencelere maruz kalır, hapislere atılır ve idam edilir. Ancak o yılların devrimci ve anti-Amerikancı kabarışı İran’ı da etkiler ve 1977 yılında başlayan büyük grevler ve halk eylemleri dalgasıyla Şah’ın diktatörlüğü sarsılmaya başlar. Bu sırada İran’da Şah karşıtı üç büyük güç vardır. Birinci güç, Musaddık yanlısı ilerici milliyetçilerin İran Milli Cephesi; ikinci güç, komünist TUDEH ve ona rakip diğer solcu örgütler, üçüncü güç ise Humeyni etrafında kümelenen mollaların bir kısmı. Mollaların avantajı Şah’ın kanlı yöntemlerini en hafif atlatan ve hem örgütlenme özgürlüğüne sahip olup hem de rejim karşıtı ve dinci söylemlerle geniş halk kitlelerini örgütleyen kesim olmalarıdır. Mollaların bu güçlü yapısı ile düzene ve Batıya karşı gözüken söylemleri, 1978’de patlak veren devrimin diğer güçler için ölümcül bir tuzak kurar. Şah, kendi hayatını ve rejimini kurtarabilmek için önce yıllarca hapislerde yatmış eski bir Musaddıkçı olan Bahtiyar’ı Başbakanlığa atamak zorunda kalır; ancak kitleler yatışmaz. Büyük protestolar ve Bahtiyar’ın baskısıyla Şah ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Bahtiyar’ın en büyük hatası ise mollaların desteğini almak için Humeyni’nin İran’a dönüşüne engel olmamaktır. Başlangıçta devrim herkesin devrimi gibidir. Komünistler, milliyetçiler, mollalar ve daha radikal mollalar… Ama Humeyni İran’a dönünce işin rengi değişir. Humeyni, Allah adına Bahtiyar’ı görevden aldığını, yerine Bazargan’ı geçici Başbakan olarak atadığını ilan eder. Humeyni’nin ilk fetvası şudur: “Bazargan’a karşı çıkan, benim fetvama yani Şeriat’a ve Allah’a karşı çıkmış sayılır ve ölmeyi hak eder.” Bazargan, Bahtiyar’a göre daha İslamcı bir isimdi; ama tüm sol güçler onu destekledi. Çünkü Bazargan da, Musaddık’ın bir bürokratıydı. Mollalardan değildi. Ayrıca Bahtiyar’a göre daha radikaldi. Humeyni’nin tüm dostları asıldı Ancak Bazargan’ın ömrü de çok uzun olmadı. Humeyni açıkçası akıllı bir adamdı. Kısa sürede İran İslam Cumhuriyeti’ni ilan eden referandumu gerçekleştirdi. Şeriata dayalı İslam Anayasası da aynı şekilde halka kabul ettirildi. Humeyni’yi Şah karşıtı ve antiemperyalist gören sol grupların bir kısmı ise oldubittilere karşı gelmeye başladı. Mollaların kurduğu kolluk güçleri ise, üniversitelere ve solculara saldırıp, şeriat adına ilericileri katletmeye başlamıştı bile. Bu gelişmeleri protesto eden ve kendini “liberal bir demokrat” olarak adlandıran Bazargan istifa etti. Bazargan’a karşı çıkmayı kendi fetvasına yani Allah’a karşı çıkmak olarak addeden Humeyni bu sefer Bazargan’ı kınadı ve demokrasiyi şeytan icadı olarak ilan etti. Bu sırada bazı solcular çoktan öldürülmeye başlanmışken, diğerleri İran İslam Rejimi’nin ilk “serbest seçimlerine” katılıp mollaları meşrulaştırmakla meşguldü. Tabii ki seçimlerde İslam Cumhuriyeti Partisi ezici bir üstünlük sağladı; çünkü Şah’ı deviren pek çok grev ve çatışmada en önde yer alan solcular, kitleleri örgütlü ve iktidarı almaya hazır mollalara çoktan kaptırmıştı. İran İslam Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçilen Beni Sadr da ulemadan değildi; ama mollalara çok daha yakın bir İslamcıydı. Zaten Humeyni kendini Ayetullah ilan etmişti ve “Mollalar, doğrudan yönetici olmamalı.” diyordu. Akıllıca bir taktikle devrime katılan tüm güçleri kullanıp, harcıyordu. Beni Sadr’ın da sonu aynı oldu. Gittikçe Ortaçağ’a kayan rejim için o da çok “liberal” kaldı. Humeyni’nin Pasdaran adı verilen kuvvetleri Başkanlık sarayını işgal ettiler. Beni Sadr, zor bela Türkiye üzerinden Batıya kaçarak hayatını kurtardı. Kendilerine Hizbullah adını veren güçler ise, solun kalesi olan üniversitelere sürekli saldırıyordu. Molla rejimi çare olarak en sonunda üniversiteleri tamamen kapatmaya karar verdi. İran’daki üç büyük sol örgütten Halkın Fedaileri’nin binlerce üyesi bu aşamada katledilmişti. Humeyni, eski müttefiklerini sırayla yok etmeye başlamıştı; ancak işin ilginç olan yanı, kalan solcuların yine de mollaların eteğinin altından çıkma cesaret edememeleriydi. Humeyni, Beni Sadr’dan kurtulunca bu sefer Halkın Mücahitleri isyan etti. Büyük katliamlar yine başladı. Sadece bu örgütten bir yılda 30 bin kişinin idam edildiği söylenmektedir. 1982’ye gelindiğinde, Sovyetler Birliği’nin nasihatlerine uyan komünist TUDEH bunca katliama rağmen hâlâ mollaları desteklemeye devam ediyordu. Parti yaptığı kongrede “Birleşik Halk Cephesi” diye adlandırdığı mollalarla birliğini devam ettirme ve hatta “İslam Cumhuriyeti’nin kargaşaya sürüklenmemesi için” yönetime daha çok katılma kararı aldı. TUDEH rakip sol örgütlerin tasfiye olmasını kendisi için bir fırsat olarak bile görüyordu. En sonunda “anti-Amerikancı ve devrimci” dedikleri Humeyni, TUDEH’i de yok etmeye karar verdi. Hatta bu işi yaparken ABD gizli servisi CIA ve İngiliz gizli servisinden aldığı listeleri kullandı. TUDEH’inki gafletse, Yeşil Elmacılarınki ihanettir TUDEH’in idam edilen ilk 10 yöneticisinden biri, İran İslam Ordusu’nun Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Bahram Afzali idi. Yani kısacası TUDEH’in “İran İslam Cumhuriyeti’nin yönetimine katılmak ve kargaşaları engellemek” için aldığı karar başarılı olmuştu. Mollalar için Donanma Komutanlığı yapabilecek kadar bile yükseldiler; ama sonuç TUDEH için de değişmedi. Partinin binlerce üyesi idam edildi. Parti tarihe karıştı. TUDEH’in hayatta kalabilen yegâne yöneticileri kendi yoldaşlarını ihbar edip, hidayete erdiklerini ve Humeyni’ye biat ettiklerini ilan edenlerdi. Onlar molla rejimindeki koltuklarını dahi koruyabildiler. Şeriatçılar için asla uzlaşma yoktu. Hep daha fazlasını istediler. Allah adına hareket ettiklerini iddia ettikleri için de müttefiklerini çok kolayca ve alçakça harcayabildiler. Humeyni, şeytanca bir taktikle sırayla tüm siyasi partileri ve akımları önce kullanıp sonra da tek tek yok etti. Sonrası malûm… İran’da tarihin en gerici ve baskıcı rejimlerinden biri kuruldu. Ülkenin radikali de, ılımlısı da Şeriatçı... Mollaların bir kısmı “Amerikancı Şeriatı kuralım.” diyor, diğerleri ise Amerika’ya karşı AB ve Rusya’dan yardım bekliyor; ama her iki kesim de Şii Şeriatını kurmak adına Irak’ta ABD’yle işbirliğine hayır demiyor. Amerikancı Şah’a karşı mollalarla işbirliği yapan sol örgütlerin artıkları ise, ironik bir şekilde bugün mollalara karşı Amerika’yla işbirliği yapıyor. Türkiye’deki sözde solcu Yeşil Elmacıların durumu ise İran’daki solcularınkine hem benziyor hem de çok farklı. İran’daki solcular, ortak düşmana karşı gericilerle sonu felaketle biten bir cephe kurdular; ama düşmanları da Amerikancı ve gerici bir diktatördü. Kendi güçlerine aşırı güveniyor, Humeyni’yi küçümsüyorlardı. Yaptıkları stratejik hatanın bedelini de canlarıyla ödediler. Türkiye’de Kürt ırkçılar, yobaz İslamcılar, Batıcı liberaller ve sözde solcu diğer kompradorlar da ortak düşmana karşı olmak adı altında bir Yeşil Elma cephesi oluşturdular. Ancak Amerikancı Şah rejiminin tersine, bu sözde solcu ve demokratların ortak düşmanı, antiemperyalist ve devrimci Atatürk’ün Cumhuriyeti. Efendileri ise bizzat Amerika… Ayrıca bizimkilerin gücü o kadar küçük ki, ABD ve iktidar tarafından kullanıldıkları çok bariz. Dolayısıyla İran’daki solcuların gafletiyle, Türkiye’deki Kürt-İslam faşizminin bu gönüllü uşaklarının ihaneti arasında büyük bir fark var. Ne “birleşik cephe politikası” ne de “ilerici demokrasi güçleri cephesi” kandırmacısıyla ihanetlerine solculuk süsü veremezler; ama tıpkı İran’dakiler gibi kullanılıp atılacakları kesindir. Bizden uyarması… Herkes Ertuğrul Günay kadar şanslı olamayabilir. AKP’de döneklere kaç kişilik kadro açığı var bilinmez. En uyanıklarınızdan Ertuğrul Özkök ve diğer Batıcı liberaller şimdiden biraz tedirginleşmeye başladı. “Gerici olalım; ama Malezya kadar olmayalım.” deyip duruyorlar. Ancak siyasette çelişkilerin keskinleşip, çözümlenmesi çok ani ve şiddetli olabilir. TUDEH’i birkaç günde yok ettiler. Dua edin ki, AKP nihai adımı atmaya karar verdiğinde Kürt-İslam faşizmi değil, o çok büyük düşmanlık ve kin beslediğiniz Ulusal Sol’un ve Türk Ordusu’nun Atatürkçü direnişi zafer kazansın. |