01.10.2007/Sayı:156
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Abromoviç 17 milyon dolara Kum Beach'i aldı.Vatan toprakları:
Yağmalama
devam ediyor

Türkiye Cumhuriyeti bize, “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yaşatacak ve yükseltecek olan sizlersiniz.” diyen Atatürk’ün emanetidir. Bu emanet özellikle 5 yıldır, AKP iktidarı marifetiyle hızla elimizden kayıyor. Bir aile reisi düşünün. Geliri ile geçinemiyor, borç batağı içinde. Çözümün en kolayını, ancak en tehlikeli olanını seçmiş: Aylık harcamalarını, borç geri ödemelerini daha fazla çalışarak, gelirini artırma yollarını arayarak değil, evinin eşyalarını, mobilyalarını, halılarını, eşinin kolundaki bileziği vs satarak yerine getiriyor. Neden böyle bir örnek verdim size? Çünkü Türkiye, sevgili vatanımız, bugün işte tam bu haldedir. Peki kimin sayesinde? “Hikmetinden sual sorulmaz” halkımızın %47 destek sağlayarak yeniden iktidara taşıdığı AKP sayesinde!... Evet, bu parti Cumhuriyetimizin 80 yıllık birikimi tesislerimizi, fabrikalarımızı, limanlarımızı ve topraklarımızı yabancılara satarak günü kurtarmaya, borçları, faizleri ödemeye, açıklarını kapatmaya çalışıyor (Yakında yollarımızı, köprülerimizi, akarsularımızı da satmaya başlayacak! Müflis Osmanlı hükümetleri bile yapmamıştı, bu AKP denen partinin yaptıklarını). Gerçekten AKP, Türkiye Cumhuriyeti devletine öyle çok zararlar vermiştir ki, saymakla bitmez. Ben bu yazımda şu uğursuz “yabancıya toprak satışı” üzerinde duracağım.

A) Türkiye’de yabancılara toprak satışı -Atatürk’ün adının Anayasa’dan çıkarılması girişimi gibi- emperyalist bir oluşum olan Avrupa Birliği’nin dayatmasıdır. AKP, iktidar olduktan dokuz ay kadar sonra, 19 Temmuz 2003’te bir yasa çıkararak, vatan topraklarını yabancılara -dünyada görülmemiş bir şekilde- sınırsızca satmaya başlamıştı. Ancak şikâyet üzerine mahkemece engellenince, 7 Ocak 2006’da ikinci bir yasa çıkararak bazı kısıtlamalar getirmek zorunda kalmıştı. Ne var ki bugün değişen fazla bir şey yoktur; şu anda bile ülke topraklarının el değiştirmesi büyük bir hızla devam etmektedir.

Acaba satışlarla ilgili olarak son durum nedir? Yanıt için Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun 6.2.2006 tarihli raporuna başvuracağız. Veriler ne yazık ki bundan birbuçuk yıl önceye ait. Rapora göre yabancılara toprak satışının serbest bırakıldığı tarihten itibaren 51.012 yabancı, toplam 47.240 adet taşınmaz satın almış bulunuyor. Söz konusu satış, alan olarak 272.871.200 metrekareye (yaklaşık 273 kilometrekareye) tekabül etmekte. Ancak dikkat! Türkiye’nin toplam yüzölçümü ile karşılaştırarak bu rakamı küçümsemeyelim. Birincisi, bu topraklar Türkiye’nin yerleşim alanı olan ya da olmaya elverişli, en verimli, en değerli toprakları… İkincisi, Türk ortaklı alımlar, özelleştirmeler, şirket devirleri ve özellikle GAP bölgesinde kayıtdışı olarak yabancıların eline geçen taşınmaz miktarı, bu hesaba dahil değil. Peki, ülkemizin toprakları satılarak AKP iktidarının meşum kasasına ne kadar döviz girdi? Bu soruyu da değerli iktisatçılarımızdan Mustafa Sönmez’in yeni bir çalışmasına dayanarak yanıtlayabiliriz: Yabancılara yapılan toprak satışları hasılatı; yaklaşık olarak 2005 yılında 1.8 milyar dolar, 2006’da 2.9 milyar dolar, aylık satış ortalaması 243 milyon dolardır. Satışlar 2007’nin ilk 5 ayında -geçen yılın aynı dönemine oranla- %17 artarak 1.5 milyar doları geçmiştir. Hasılat Ocak ayında zirve yapmıştır: 362 milyon dolar… 2007’nin ilk 5 ayındaki eğilim devam ederse, yıl sonunda satış hasılatı 3.5-3.7 milyar doları bulabilir. Görülüyor ki, her yıl gittikçe daha fazla hasılat sağlanmaktadır. Bunun anlamı şudur: Her yıl, giderek daha fazla toprak ve/veya en değerli topraklar yabancıların eline geçmektedir.

Toprak satışları bazen bir defada çok büyük miktarlarda da olabilmektedir. Bunun taze bir örneğine kısaca değinmek isterim. Örnek dünyanın en zengin 16. adamı, Rusya’nın en zengini olan Roman Abramoviç’le ilgili. Bu şahıs İzmir Çeşme’de Çiftlikköy’de bulunan Kum Beach’i satın aldı ve kendi özel mülküne geçirdi. Kum Beach, Tur Site olarak biliniyor. 160 dönümden oluşan arazi 17 milyon dolar karşılığında satıldı, tapu alım satım işlemleri tamamlandı. Demek ki yaklaşık 160.000 metrekarelik bir alan daha bir yabancının tapulu malı olmuş, yabancı bir ülkenin (Rusya’nın) millî servetine katılmıştır. Abramoviç ayrıca Antalya Kundu Bölgesi’nde bulunan ve inşaatı devam eden beş yıldızlı bir oteli daha satın almıştır. Çeşme Belediye Başkanı Faik Tütüncüoğlu ise, “Abramoviç’in Çeşme’ye yatırım yapması sevindirici bir gelişmedir.” diyerek büyük bir mutluluk içinde kutlamış bu olayı.

Nedir bu AKP’nin can simidi gibi sarıldığı yabancıya toprak satışının gerçek anlamı? Bu soruyu şöyle yanıtlayabilirim: Kanımca AKP’nin -emperyalizmin pek gerekli gördüğü- sözde istikrar sağlama yöntemlerinden biriyle karşılaşıyoruz burada: Elin adamı katma değer üretip mal ihracatı yaparak döviz geliri sağlarken, AKP üretim faktörü satarak, yani bir üretim faktörü olan toprak satarak döviz geliri elde etmeye çalışıyor. Başka bir deyişle AKP hükümeti para karşılığında Türkiye’nin “vücud”unu satıyor. Mal ihracatını yeterli derecede beceremeyince, bir bakıma üretim faktörü, yani “toprak ihracatı” yapıyor. Ancak bu tür ihracat devamlı olamaz ve bir sonu vardır. Kimileri -bunlardan biri şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dür- Türkiye “satılan taşınmazlara istediği zaman el koyabilir” diyor ki bence bu bir hayaldir ya da son derecede zordur. Bir hükümetin böyle bir girişimde bulunduğunu varsayalım: Birincisi, hem dış siyaset hem de uluslararası hukuk açısından büyük sıkıntı ve engellerle karşılaşacaktır. İkincisi, haydi geri alabilir diyelim; o zaman da kamulaştırma bedeli olarak on milyarlarca doları, hattâ daha fazlasını ödemek zorunda kalacaktır. Peki, bunları nereden bulup ödeyecektir? Bence giden gitmiş, elden çıkmıştır; yabancı ülkelerin millî servetine katılmıştır; hem de hepimizin -hatta Türk topraklarının silahlı bekçilerinin- gözleri önünde… Örneğin o güzelim Kum Beach de bundan böyle Türkiye’nin millî serveti olmaktan çıkıp, Rusya’nın millî servetine katılmış oluyor. O sahilleri geri almak artık imkânsız gibidir, öyleyse aklımızı başımıza devşirip bundan sonraki satışların önüne geçmeliyiz; hiç olmazsa bundan sonrakilere müsaade etmemeliyiz.

Sevgili okur, senden bundan 50-60 yıl sonraki Türkiye’yi hayal etmeni istiyorum. Türkiye 776 bin km2’lik koca bir ülke, sakın ha “Bu satışlar devede kulaktır.” deyip kenara çekilmeyin. Bu büyük rakamdan dağları, tepeleri, gölleri, çorak ve yerleşmeye elverişsiz alanları çıkarın; geriye küçük bir alan kalacaktır. Sonra, Roman Abramoviç ve onun gibi milyarderler -eğer bir şekilde engellenmezlerse- önümüzdeki yıllarda da taşınmaz almaya, vatanımızın en güzel arazilerini kapatmaya devam edeceklerdir. Ne olacak o zaman Çeşme’nin ve diğer sahil kentlerimizin, verimli arazilerimizin hali? Böyle giderse, oralar kimin toprağı, kimin vatanı olacak artık? O yerleri kapatanlar gidip Güneydoğu’nun Gabar dağlarında vatan toprağı için savaşacak, gerektiğinde şehit olacaklar mı? Ey sivil ya da asker vatanseverler! Siz yoksa devletinizden mi vazgeçtiniz? Oturun, bir hesap yapın. Dünya zenginlerinin parasına toprak mı dayanır ? Eğer kafalarına koyarlarsa, 10 tanesi bir araya gelerek bütün Türkiye’yi kapatırlar. Siz artık duyamıyor, göremiyor, düşünemiyor musunuz?

B)Bundan önce bir kitabımda [Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst.2005, s.618] şöyle uyarmıştım Türk vatanseverliğinin çelikten bekçilerini: “Taşı delen suyun şiddeti değil, damlaların sürekliliğidir. Yarın, öbür gün yenileri gerçekleşecek. Daha sonraki günlerde, aylarda da başkaları... Her biri diğerine eklenecek, durmadan birikecek, daha da artacak, yayılacak, yeni alanları kaplayacak. Yıllar boyunca, örneğin 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl boyunca satılıp duracak topraklarımız. Bugünkü 50 bin yabancı; yarın 100 bin, 30 yıl sonra 1 milyon olur. Düşünün, sonu ne olacak bu gidişin? Yıllar sonra, nasıl bir Türkiye tablosu çıkacak karşımıza? Tapular kimlerin elinde olacak o zaman? Kimler ortak çıkacak Türkiye’ye?” Bu dediğim sonunda çıktı, ilk “ortağımız” gösterdi kendini, aşağıda anlatıyorum. Tabii bu, medyaya yansıyan… Kuşkusuz başka yüzlercesi var. Önümüzdeki yıllarda yabancı “yurttaş”larımızın sayısı binleri, yüzbinleri bulacaktır.

Bir Alman, AKP’nin açtığı yoldan Türkiye’ye girerek Ortaca’ya (Muğla) yerleşiyor. Satın aldığı toprağa bir direk dikip göndere Alman Bayrağı çekiyor. Bayrak Ortacalıların -gerçekte Türkiye’nin- tepesinde dalgalanmaya başlıyor! Ortacalılar gidip “yapma, etme” diyorlarsa da fayda etmiyor, Alman tınmıyor. Ortacalılar sorunu yerel yöneticilere (ilçe Kaymakamı’na, ilçe Emniyet Müdürü’ne, Cumhuriyet Savcısı’na) dilekçeyle bildiriyor. Aradan üç ay geçiyor, değişen bir şey yok, Alman bayrağı yerinde; ilgililer, yöneticiler suskun. Sonuç: Ortacalıların dilekçesi hasıraltı ediliyor! Dahası, yabancılara karşı daha bir candan, daha bir muhabbetle davranmaya başlıyor ilgililer: Yabancıların her türlü ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde yeni talimatlar veriyorlar. Türk olanları kapıda bekletirken, yabancıların önünde elpençe divan duruyorlar. Oysa 2893 Sayılı Bayrak Kanunu yabancı ülke bayraklarının hangi koşullarda, nerelere asılabileceğini belirlemiş. Alman vatandaşının villasının bahçesine bir direk dikip, kendi ülke bayrağını asması bu kanuna aykırı ve suç teşkil etmekte [Behiç Kılıç, Tercüman, 12.9.2007]. (Biz böyleyiz, bir Avrupalıyı gördük mü ezilir büzülürüz; kendimizi beğendirmek için taklalar atarız önünde; yüzyılların işlediği aşağılık duygusundan mı, yabancılar döviz getirdiğinden mi, yoksa her ikisinden mi, araştırmak lazım. Ben de Avrupa’da bulundum, onlarda böyle yabancı dalkavukluğu görmedim.)

Neyse, önemli olan şu: Bir Alman Türkiye’de satın aldığı evin bahçesine direk dikip, kendi ülkesinin bayrağını niçin asar? Başta Ortaca Kaymakamı Salih Yüce, Emniyet Müdürü Halit Altunbaşak, Cumhuriyet Savcısı Kubilay Taştan olmak üzere, siz okurlar, hepimiz bu soru üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz. Ben, düşünüp kafa yormamıza başlangıç malzemesi olarak şu gerçekleri hatırlatmak isterim: Bir ülkeyi etki altına almak için dünya politikasında eskiden beri kullanılan bir politika vardır ki, o da şudur: O ülkeye azınlıkları himaye kisvesi altında yaklaşmak... Batılı ülkeler, özellikle de Almanya kendileri için son derecede önemli olan bu “azınlık silahı”nı çoğu zaman bizzat kendi girişimleriyle bilinçli olarak imal etmişlerdir; nüfuz alanları içine kattıkları topraklara çok sayıda yurttaşlarını yerleştirmek için acele etmişlerdir. Neden? Oralardaki çıkarlarını korumak, yeni toprakları idare edebilmek, hattâ bir yolunu bulup sahiplenmek için! Bu politikadan, kendi lehlerine önemli bir avantaj daha elde etmişlerdir. Şöyle ki, sömürgelerine yolladıkları nüfusun bizzat kendisinin, yani azınlığın haklarını ve çıkarlarını koruma bahanesiyle, ev sahibi ülkelerin yönetimine ve ekonomisine müdahale etme, onları kontrol altına alma imkânına kavuşmuşlardır.

Batının emperyalist ülkeleri bu sinsi politikalarını her yerde, Asya ve Afrika’daki sömürgelerinde, Doğu Avrupa’da ve Asya’da uygulamaya koymuşlardır. En tipik örneklerinden biri, Alman azınlığı sorunudur. Alman hükümetleri 1919 yılından itibaren sınırları dışında yaşayan Almanların durumunu ulusal bir dâvâ olarak algılamıştır. Bunu sorun haline getirerek Almanya’nın çıkarlarını korumak amacıyla kullanmaya başlamıştır. Kanıt olarak, işte Weimar döneminin ünlü Başbakanı Stressmann’ın sözleri: “Alman azınlıkları, bulundukları ülkenin siyasetini Alman İmparatorluğu’nun çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmalıdır. Kültür alanında, Alman kültürünün ve düşüncesinin, bulundukları ülkenin halkına yayılmasına çalışacaklardır. Ekonomik açıdan ise hem Alman sanayiinin ürünlerinin pazarlanmasına ve ham maddelerin elverişli koşullarda sağlanmasına aracılık edecekler, hem de Alman sanayiinin yurtdışındaki itibarının yükseltilmesine katkıda bulunacaklardır.”

Benzer görüşler Hitler döneminde büsbütün yaygınlaşmıştır. Almanya dışında yaşayan Almanlar, yayılmacı Alman dış politikasının bir aracı haline getirilmiştir (Bkz. “Sömürgeleşen Türkiye” ve “Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın” adlı kitaplarımla internet sitem: www.cihandura.com)

Bakın Ortacalılar nasıl sesleniyor, Türk adaletine… Onlarla beraber, sevgili okur biz de sivil, asker yürekten haykıralım: “Sayın Yargıç!... Toprak bağımsızlığın ve egemenliğin adıdır. Toprağınız yoksa eğer, ne egemenliğiniz ne de bayrağınız olur. Oysa bugün Türkiye, dış borç faizlerini ödeyebilmek için, döviz karşılığında vücudunu satıyor. Türkiye aslında egemenliğini satıyor. Bundan daha büyük bir utanç olabilir mi? Eğer bütün bu satışlar doğru ise, o zaman soruyoruz: Kurtuluş Savaşı’nı biz neden yaptık, neden düşmanı Polatlı önlerinden çevirdik. Neden binlerce şehit kanı ile sulandı bu topraklar?”

Vatan toprağının anlamını ancak öyle bir savaşı verenler bilir, yoksa “paraya tapıcılar” değil. Nitekim Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, 1924 yılında çıkarılan kanunla Atatürk yabancılara toprak satışını şiddetle yasaklamıştır. 1984 yılında yabancılara toprak satışının yeniden gündeme getiren yasayı, Anayasa Mahkemesi iptal etmiştir. Gerekçe şudur: “Yabancıların arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu olarak değerlendirilemez. Toprak, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığının simgesidir. Yabancılara satılan toprakların geri alınması zordur ve yabancılar kendi devletlerinin koruması altındadır.”

Bu gerekçe üzerinde başta vatan topraklarından birinci derecede sorumlu olan TSK mensupları olmak üzere her vatandaş uzun uzun düşünmeli ve her türlü çareye başvurarak toprak satışına karşı çıkmalı; ne yapıp yapıp bu satışların ebediyen durdurulmasını sağlamalıdır.

kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...kısa...

TV Kuruluşlarının
Pazar Payları
Yayın Kuruluşu 2005 2006 2007
Doğan Grubu 38.6 40.0 45.0
Merkez Grubu 22.4 25.0 21.0
Çukurova Grubu 15.2 14.0 15.0
Doğuş Grubu 10.7 10.0 9.0
Diğer 13.0 10.0 10.0

1.TV yayıncılığına Doğan Grubu hâkim: Hep liberalizm denir, tam rekabet denir, serbest piyasa denir, sanki gerçek şeylermiş gibi. Oysa aslı yoktur bunların. Dünyayı dolaşsanız tam rekabetin, serbest piyasanın bir örneğini bulamazsınız. Ya monopol, oligopol vardır, ya da monopolcu rekabet veya bunlara benzer tam rekabetin olmadığı piyasalar vardır. Durum Türkiye’de de böyledir. Güncel bir örnek vereyim: Türkiye’de televizyon yayıncılığı piyasası… Rekabet Kurumu’nun Türk medyasına ilişkin bir raporuna göre bu piyasada en büyük pay açık arayla Doğan Grubu’na aittir: İçinde bulunduğumuz yılda %45, nerdeyse pazarın yarısı!... Aynı oran 2005’de %38.6, 2006’da %40 idi. Demek ki tek bir girişim payını gittikçe artırıyor. Bu durum başta politika olmak üzere birçok açıdan önemli sakıncalar içeriyor. Ben AKP iktidarının Doğan Grubu’nun hemen her talebine boyun eğdiğini hatırlatmakla yetineceğim. Doğan Grubu dışında üç önemli grup daha var: Merkez Grubu (%21), Çukurova Grubu (%15) ve Doğuş Grubu (%9).

Sonuç şudur ki TV yayıncılık pazarının hemen hemen tamamı (%90’ı) dört patronun elinde. Bunlardan biri de pazarın yarısını kontrol ediyor. Öyleyse hani nerede tam rekabet, nerede serbest piyasa?

2.Tarımda alarm: Kuraklık Türkiye’nin tarım üretimini vurdu. TÜİK’in tahminlerine göre bu yıl buğday üretimi %12, arpa üretimi %22, sebze üretimi %3 azalacak. Ayrıca çeltik, tane mısır, yaş çay, üzüm, incir üretiminde de %1.6 ile %6.7 arasında düşüşler kaydedilecek.

Kuraklık, çiftçinin moralini de olumsuz etkiledi. “IMF-AB-AKP” üçlüsünden yıllardır darbeler alıp duran çiftçi, yaşanan kuraklığın da etkisiyle önümüzdeki sezonda tarlaya ürün ekmemeyi bile düşünür hale geldi. Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin, bu tehlikeyi şöyle dile getiriyor: Kuraklık tüm tarım ürünlerinde önemli miktarlarda kayıplara sebep oldu. Kuraklıktan en fazla İç Anadolu etkilendi. Hububatta %70’lere varan üretim düşüşü var. Türkiye, uzun yıllar sonra ilk kez buğday üretiminde açık vererek tüketim düzeyini karşılayamaz duruma düştü. Yaklaşık 2 milyon tonluk açığın ithalat yoluyla karşılanması gerekecek. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), üretim açığına karşı stoklarını artırmak ve uygun fiyatla buğday alımını artırarak spekülasyon girişimlerine engel olmak yerine, buğdaya maliyet düzeyinde bir fiyat verdi ve geçen sezon son ana kadar ucuz fiyattan buğday satarak stoklarını eritti. Şu anda TMO depolarında doğru dürüst stok bulunmamaktadır. Yaz başlarında yayımlanan Kuraklık Genelgesi ile çiftçilere destek olunmaya çalışıldı; ama asıl sorun, 2007’den sonra yaşanacak. Halen son derece kritik bir noktadayız. Çiftçilerimiz, önümüzdeki sezon tarlaya ürün ekip ekmeme konusunda kararsız. “Acaba tohum ve gübre boşa gider mi?” korkusuyla bu yıl tarlalarını ekmeyi düşünmüyor. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın bir an önce çiftçilere yol göstermesi ve “Tarlanıza girin, zarara uğrarsanız zararınızı karşılarız.” demesi gerekiyor.

Benim görüşüm, sorun sadece kuraklıkla ilgili değil. Türkiye’de hükümetler, en başta AKP hükümeti tarımımızı Batıya (ABD ve AB’ye) hoş görünmek için göz göre göre çöküşe terk etti, Emperyalizm’in dikte ettiği yanlış tarım politikalarını çoğu zaman bilinçli olarak uygulayarak… [Geniş bilgi için yukarda belirttiğim kitaplarıma ve internet sayfama (www.cihandura.com) bakınız].

AKP hükümeti Türkiye’yi dünyada en yüksek faizi veren ülke haline getirdi.3.AKP Türk halkını değil, yabancıları zengin ediyor: Türkiye faizde dünya şampiyonu… AKP hükümeti Türkiye’yi dünyada en yüksek faizi veren ülke haline getirdi. Öyle ki cazip faiz nedeniyle sıcak para hacmi 100 milyar dolara yaklaşmış bulunuyor. Faiz oranı, daha açıkçası Merkez Bankası’nın uyguladığı gecelik faiz oranı %17.25. Türkiye’yi %14.25’le İzlanda, %11.25’le Brezilya, %10’la Güney Afrika izliyor. Diğer belli başlı ekonomilerde ise oran %10’un altında bulunuyor. Dolayısıyla kimin parası varsa onu -en ufak bir emek sarf ettirmeden- daha zengin ediyor. Milyon dolarları olanın kasasına bir milyon da AKP katıyor. Hazine’nin iç borçlanma faizlerinin de Merkez Bankası’nın faiz haddine paralel seyretmesi sebebiyle yabancı yatırımcılar portföylerini tıka basa Türk devlet tahvili ve bonolarıyla dolduruyor. Başka bir deyişle Türkiye “düşük faizli piyasalardan borçlanıp, yüksek faiz veren piyasalarda değerlendirmek, borç vermek” anlamına gelen “carry trade”cilerin kâbesi durumunda.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), başta “carry trade” yapanlar, yabancı fonların en çok tercih ettiği yatırım alanlarından biri. Son bir yılda sağladığı getiriyle -bizim halkımız açlık sınırında sürünedursun- yabancı yatırımcıyı ihya etmiş bulunuyor. Bir yıl önce yurt dışından döviz getirerek İMKB’ye yatıranlar, dolar bazında %51’le başka piyasalarda 10-15 yılda elde edilebilecekleri faiz gelirleri sağladılar. Geçen yıl Ağustos sonunda 1000 dolar bozdurarak elde ettiği 1448 YTL ile Borsa’ya giren bir yatırımcı, bu yıl aynı tarih itibariyle bu birikimini 1949 YTL’ye yükseltmiş oldu. Birikimini aynı tarihte 1.29 YTL’ye inmiş olan kurdan yeniden dolara çevirdiğinde 1509 dolar etti. Buna göre bir yıl önce getirilerek Borsa’ya yatırılan sıcak paranın her bin doları 509 dolar getiri sağlamış oldu. Bir yıllık dönemde sıcak para dolar bazında %51’le dünyanın hiçbir ülkesinde elde edilemeyecek bir getiri oranına ulaştı. Soyutlarsak, mekanizmanın işleyişi şöyle: Dolarda bekleyip %4-5 faizle yetinmek istemeyen yatırımcılar, yüksek faiz veren ülkelere doğru açılıyor. Önce dolarları bozduruyor, ardından yerel ülke para birimleri alınıp bu ülkelerin borsalarına veya devlet tahvillerine yatırım yapıyorlar. Yüksek faiz ile yüksek getiri elde eden yatırımcı, vade sonunda parasını tekrar dolara çevirdiğinde ABD gibi faizin düşük olduğu ülkelerde hayal bile edemeyeceği kazançları cebe indirmiş oluyor.

ABD doları kısa bir aradan sonra yeniden değer kaybetmeye başladı. Dolardan kaçış ABD’de artan durgunluk tehlikesi ve FED’in faiz indirimi beklentileriyle başladı.4.Dolardan kaçış devam ediyor: ABD doları kısa bir aradan sonra yeniden değer kaybetmeye başladı. Dolardan kaçış ABD’de artan durgunluk tehlikesi ve FED’in faiz indirimi beklentileriyle başladı. “Plasman”cılar euroya yöneldi. Euro/Dolar paritesi Eylül ortasında 1.39’du. Ayın sonuna doğru 1.41 yükseldi. Dolar yalnız euro karşısında değil, diğer para birimleri karşısında da ciddi değer kayıplarına uğruyor.

Tabii bu eğilim Türkiye’de de geçerli. Dolar serbest piyasada önce 1.26, ardından 1.23 YTL seviyesine kadar geriledi. Dolardaki düşüş kalıcı bir eğilim gibi görülüyor. Bu, doların tahtının sallandığına işaret; Amerikan ekonomisinin çürümekte olduğuna işaret.

Saddam, Irak lideri iken euroya geçmeyi planlamış, bu girişimi kendisinin sonu olmuştu.

Yoksa ta o zamandan mı görmüştü bütün bu olacakları?


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe