|
Ali Özsoy |
Halkın yanıtı:
Kürt-İslam faşistlerine tabandan tokat 1970’lerin devrimci halk türkülerinden biri o yılların coşkusu ve heyecanını şöyle yansıtır: “Taban uyanıyor, taban!” Kürt-İslam faşistleri için adeta bir kâbusa dönüşen son bir ayı da özetlersek bu cümle yeterli olur: Taban uyanıyor, taban!... O taban ki, Türkiye’nin %90’ıdır. Ülkenin Başbakanının tersine, hiç gocunmadan “Ne mutlu Türk’üm diyene!” der. Sadece ve sadece emeğiyle geçinir. Bu vatanın ve devletin bel kemiğidir. Vatanına ve devletine bağlıdır. Ordusuna toz kondurmaz. Bayrağından başka bir değere bağlanmaz. Ata’sına tek söz söyletmez. Otobüsünü şehir teröristleri yakar; sabırla susar. Evlatlarını dağdaki hainler kurşunlar; öfkesini cenazenin ötesine taşırmaz. Hiçbiri yetmez, terörist mafya olarak karşısına çıkar, haracını ister; yine sıkar dişlerini… İktidar sahipleri adeta dalga geçer. “Ananı da al git!” der; “Odunu aday göstersem seçerler!” der; “Türk milliyetçiliği ırkçılıktır!” der; “Kıbrıs sırtımızda yük!” der; Barzani ve Talabani’ye “kardeşimiz”, terörist başına “sayın” der; ABD’ye “Lütfen bizi biraz daha kullanın!” diye elçi gönderir; o halk, o taban sanki sonsuza kadar susacakmış gibi yine susar. Ordusuna güvenir, devletine güvenir. Ata’nın, iş gençliğe ve millete düşmesin diye kurduğu Cumhuriyeti korumakla yükümlü kurumlarına güvenir; ama aklının bir köşesinde de hep o Gençliğe Hitabe’deki sözler çınlanır: “Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet…” Acaba gün, o gün müdür? Sabır taşını çatlatmalı mıdır? Menderes’in “odunları” gitti, Tayyip’in ampulleri Ankara’nın kutsal Meclis’ine doluştu. Aynı küstah tavır, aynı halkı küçümseme, ilahları ABD’ye aşırı güvenerek aynı hiçbir şeyi umursamama tavrı baki kaldı. Ne diyordu Kürt-İslam’ın başı? “Verdik ellerine bir çelik çomak, oynuyorlar.” Amerikancı bir sivil darbe sonucu gasp ettiği Meclis çoğunluğunun iktidarını “cumhur, cumhur” tekerlemeleriyle milletin kafasına kakıp dururken, yine Atatürk’ün o büyük sözünü çarpıtıp kirletiyordu: “Egemenlik milletindir. Cumhurbaşkanı’nı da biz seçeriz.” Oysa Türk Milleti demekten bile aciz Kürt-İslamcı, ümmetçi bozuntusu ne sözün ne de işin doğrusunu bilmiyordu. Egemenlik milletin değil, “kayıtsız şartsız milletindir.” Taban uyandı. Ve “kayıtsız, şartsız” nasıl egemen olunacağını milletin sırtına binen ABD’nin kayıtlı uşaklarına hatırlattı.
Al sana Cumhur, al sana Millet, al sana Egemenlik!... Bir milyon kişinin sokağa çıktığı an, istersen ABD sandıklarıyla, istersen ABD tanklarıyla gir o alana, görürsün o zaman kim bu vatanın sahibi, kim bu devletin egemeni! “Türkiyeli”, “Anadolulu”, “alt ve üst kimlikli” Kürt-İslam faşistleri mi, yoksa bayrağıyla, Ata’sıyla, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” haykırışlarıyla anlı şanlı Türk Milleti mi? Sorunun yanıtını bulmak için, Tayyip Erdoğan’ın adeta fermanla vezir atar gibi “Kardeşim Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olacak.” dediği zamanki pişkin ve küstah sırıtışına bakın; bir de daha iki hafta geçmeden Meclis’te uğradıkları hezimetten ve “kardeş”inin adaylığını çekmesinden sonraki Tayyip-Bülent-Abdullah üçlüsünün suratlarından düşen bin parçaya bakın. Atatürk resmi ve Türk bayrağı en büyük silahtır Aydın Doğan Medyası, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül” diye manşet atarken veya TÜSİAD “yeni, ılımlı, demokrat Cumhurbaşkanı”nı tebrik ederken ne kadar aceleci davranmışlardı. Onlar da Tayyip Erdoğan gibi oyunun kurallarının aynen devam edeceğini, “sandık demokrasisi” denen o kabir azabıyla milletin 5 yıl uyuşturulduğunu, vatan satılsa da, Cumhuriyet yıkılsa da kimsenin bir ses çıkarmayacağını zannediyor ve umuyorlardı. Borsalar keyifli, ABD ve AB yetkilileri mutluydu. Sandık mandık dinlemeyen o büyük gücün uyanmasıyla oyunun kuralları değişti. Aslında bu büyük güç çok daha önce ayağa kalkacaktı. Mersin’deki vatan hainleri Türk Bayrağı’nı yakmaya kalkınca, bir şeylerin değişeceğini, büyük bir yanardağın patlayabileceğini sezen Kürt-İslam faşistleri ve diğer oligarşik sömürgenler hep bir ağızdan koro oluşturdular: “Aman itidal!... Bu münferit bir olay. Sakın yürümeyin. Sakın bayrak eylemi yapmayın. Yaparsanız daha da kötü olur. Provokasyon olur. Kutuplaşırız, bölünürüz. Bırakınız ezsinler, bırakınız yaksınlar...” İstiklâl Marşı ne kadar kutsalsa, bu İhanet Marşı o kadar sinsi ve kirlidir. İşleri güçleri vatandaşı sokaktan, kendi memleketinin sokağına kendi milletinin ve devletinin bayrağıyla çıkmaktan alıkoymaktı. Çünkü Türk Milleti alana inerse oyunun kuralları değişecekti. Bu yüzden sadece AKP’nin Başbakanı ve irili ufaklı tüm yetkilileri değil, ne yazık ki Türk Ordusu’nun tepesine kadar tırmanabilmiş Hilmi Özkök’ü, milliyetçiliği sadece Amerikan milliyetçiliği olan MHP’si ve tüm sahte Atatürkçüleri de bu koroya katıldı: “Sokağa çıkma, bayrağa sarılma, provokasyon olur!” Kıbrıs satılırken, Kerkük’te Türk soykırımı başlarken, şehitlerimizin cenazesine anaların öfkesinden korktuklarından tek bir iktidar temsilcisi gelemezken, Kürt-İslam düzeninin yetkililerinin tek işi halkı bir şekilde sokaktan uzak tutmaktı. Bayrağın yakılması sembolik bir eylemdi. Bir şeyler sınandı. Halk bunu anladı; ancak yine de patlama bir şekilde engellendi. Korkuyorlardı; çünkü bu millet için Atatürk ve Türk Bayrağı en kutsal değerlerdendir. Korkularında haklı oldukları daha sonra ortaya çıktı. Atatürk’ün posterleri ve Türk Bayrakları en güçlü silahlar olarak AKP iktidarını ve ABD’nin Kürt-İslam faşisti tüm işbirlikçilerini can evinden vurdu. “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz!” Millete ikinci büyük saldırı, Tayyip Erdoğan’ın “Tek kelimeyle mükemmeldi.” dediği, Hrant Dink cenazesiydi. AKP’nin 8 km’lik yolları kapattırdığı İstanbul’da her yere polis dikildi, yürüyüşçülerin güvenliği için. Güvenlik içinde “Katil devlet!”, “Hepimiz Ermeniyiz!”, “1915’in hesabı sorulacak!” diye nefretlerini kustu PKK-ASALA (ki rahatça girsinler diye Abdullah Gül havaalanında VIP’ten sokmuştu onları içeri) ve şapşallar karışımı kitle. Kitlenin önünde ABD büyükelçisi, AB komiserleri, TÜSİAD yöneticileri ve diğer taşeron beslemeler vardı. Bir günlüğüne mütareke İstanbul’u yaşattılar millete. Ve hava birden tersine döndü. Cenazede büyük bir halk tepkisinin yükseleceği belliydi. Anayasa ile Toplantı ve Yürüyüş Yasası çöpe atıldı. Yerine Kürt-İslam’ın İçişleri Bakanı ferman yayınladı: “Milli hassasiyetlerin dile getirileceği, Türk Bayrağı’nın taşınacağı eylemlere izin verilmemesine, gerekirse içlerine muhbir sokulmasına…” Ve binlerce polis, panzer ve kurt köpekleriyle fermanın gereğini yerine getirmek için Milli Mücadele Derneği’nin neferlerinin önüne dikildiler. Hava karlı ve fırtınalıydı. Türkiye’nin havası da hiç tekin değildi. Atatürk’e ve Türklüğe sahip çıkan tribünleri bile boşaltmak ve taraftarları tutuklamaktan bahsediyordu iktidar ve medya. Ama o zorlu günde, işgalsiz mütareke iktidarının ummadığı kararlılıkta tam 1000 Hasan Tahsin çıktı İstiklâl Caddesi’nde karşılarına. Hayır, ellerindeki silah tabanca değildi. Türk Bayraklarını taşıyan beş yaşındaki çocuklar ve Atatürk resimlerine sarılan yaşlı teyzeler polis barikatını aşıp, “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz!” diye İstanbul sokaklarını inletti. Hemen başladı TÜSİAD’çı, Fethullahçı ve PKK’cı medya ihanet küfüratına: “Irkçı eylem, marjinal grup, ırkçı slogan, polis elebaşlarını tutukladı...” Ama nafile, kurşun namludan çıktı. “Irkçı, marjinal slogan” dedikleri bu ülkenin, bu milletin, bu devletin mayasıydı. Bu yüzden “ırkçı slogan” daha 2 ay geçmeden milyonların sloganı oldu. “Ne seçime giderim ne de Çankaya’yı başkasına danışırım!” diyen kendinden çok emin, milletin aciz kalacağına aşırı güvenen adam, bugün Meclis’te Amerikan darbesiyle gasp ettiği çoğunlukla kendi kendini rezil ediyor. Ne Cumhurbaşkanı seçtirebiliyor ne de erken seçime gidebiliyor. “Irkçı slogan”, tabanın uyanış parolası, Türk Milleti’nin en sevdiği slogan oldu. Kürt-İslam faşizminin de yıkılışını başlatan ilk Hasan Tahsin kurşunu oldu.
Halkın son sözü: Ne mutlu Türk’üm diyene! Tandoğan ve Çağlayan eylemleri aslında buzdağının ucudur. Türk Milleti’nin öfkesi ve gücü çok daha büyüktür; ancak bu eylemler artık Türk Milleti’nin alanlara ve sokağa inmeye hazır olduğunu, sermaye düzeninin milleti bastırmak için hazır tuttuğu güvenlik subaplarının hepsinin artık çalışmadığını gösterdi. 12 Eylül 1980’den beri sokaklar Atatürkçülere, devrimcilere kısacası Türk Milleti’ne yasaktı. PKK’lılar, şeriatçılar, bozguncular ve Cumhuriyet düşmanı diğer tüm Kürt-İslamcılarına ise sokak serbestti. Sokakta onların egemenliği vardı. Milletin tepkisini dile getirebildiği sadece iki alan vardı: Futbol maçları ve şehit edilen bir Mehmetçiğin veya Atatürkçü aydının cenazeleri. Geçen sene Danıştay cinayetinden sonra “Katil hükümet, katil Başbakan!” sloganlarıyla inleyen Ankara’da AKP’li kabine üyeleri linç edilmemek için büyük bir korkuyla alandan kaçmıştı. Bir şeyler değişmekteydi. Artık takiyye ve politika amacıyla bile olsa Başbakan dahil hiçbir AKP’li tek bir şehit cenazesine uğramaz oldu. Halktan korkuyorlardı. Türkiye’de Cumhuriyet’e ve Atatürk ilkelerine karşı çok söz söylendi. Çok eylemler yapıldı. Başbakan Tayyip Erdoğan Türk kimliği yerine Türkiyeliliği yerleştirmeye yeltendi. Cumhurbaşkanlığı hevesi kursağında kalan Abdullah Gül ise, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü “ilkellik ve ırkçılık” olarak nitelendiriyordu. PKK’ya alanları teslim eden iktidar, Nevruz’un sağduyulu ve olaysız geçmesinden memnundu. Diyarbakır’da bölücü örgütün sözde bayraklarının, terörist başının posterlerinin açılması, yüz bini aşkın kişinin Türk Milleti’ne ve devletine karşı nefret gösterisi yapması onlar için memnuniyet vericiydi. Yeter ki olay çıkmasın, yeter ki Türk kimliği yıpransın. Kürt-İslamcılar hep halk adına konuştular. Kendilerinin Cumhur olduğunu iddia ettiler. Oysa dayandıkları o kirli sözde demokrasi oyununun kurallarına göre bile haksızdılar. Kayıtlı seçmenlerin sadece %25’i ile tek parti diktatörlüğü kurmuşlardı. Yapılan PKK gösterileri, türbanı Cumhuriyet’e karşı isyan bayrağına dönüştüren gerici eylemler ve diğer Yeşil Elma Koalisyonu üyelerinin Türk Ordusu ve Devleti’ne karşı eylemleri onlara göre, “cumhur”un tavrıydı. Güya “cumhur”un değerlerini ve isteklerini kendileri savunuyordu. O yüzden kendileri dışında herkesi ezen faşist bir düzen kurmaya hakları vardı. Oysa “cumhur” dedikleri Türk Milleti’nin hiçbir değerine sahip değiller. Ne bayrağa ne Atatürk’e ne Türklüğe ne de takıyeyle kullandıkları dinimize bir saygıları veya bağlılıkları yok. Halk alanlara dökülünce Türkiye gerçeği hep Kürt-İslamcıların işgal ettiği sokaklarda tokat gibi patladı. Onca saldırıya, ırkçılık suçlamasına, baskıya rağmen Kürt-İslamcı iktidar, sermaye ve medya odaklarına ve efendileri Batılı emperyalistlere Türk halkının en yalın yanıtı alanlardaydı: “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” Uyanış gerçeği, sadece Tandoğan ve Çağlayan’dan ibaret değil... Vatandaş bir günlük eylem için harekete geçmedi. Her köşede, her evin balkonunda, her dükkânın camında Türk Bayrağı ve Atatürk posterleri var. Ne başka bir amblem ne de bir parti liderinin resmi. Sadece ve sadece Türk Bayrağı ve Atatürk resmi. Kürt-İslam faşistlerinin tatlı rüyadan uyanıp girecekleri kâbus bu olsa gerek. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı için gericiler, bölücüler ve Ermeniciler topu topu en fazla 50 bin kişi toplayabilmişlerdi. Milyonlar Türk’ün yanıtını verdi: “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz…” Türk Milleti’nin Türk ulusal kimliğine ve Atatürkçülüğe karşı saldırılara verdiği yanıta ne medya ne de iktidar hazırlıklı değildi. Medya eylemler ve büyük tepki ortaya çıkınca tavrını değiştirip, uyanan tabanı frenlemeye, en azından rotasını değiştirmeye çalıştı. Bir tek kürsüyü etkileyebildiler. Taban tınmadı. Tandoğan mitinginde kürsünün ana sloganı, “İnanca saygılı, irtiacaya karşıyız, Çankaya’da uzlaşma istiyoruz!”du. Miting alanında ise ne Kürt-İslam faşizmiyle ne de ABD’yle uzlaşma niyeti yoktu. “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, Çankaya’da imam istemiyoruz, Türkiye laiktir laik kalacak!” sloganları her yeri inletiyordu. Çağlayan’daki ikinci miting için de çok çalışıldı. Hatta kürsüye “Ne şeriat ne darbe!” gibi bir sloganı bile kabul ettirdiler. Ancak alanda tek ama tek bir vatandaş bile bu sloganı atmadı. Atılan sloganlar Türkiye’nin Milli Mücadele aşamasına ve sloganlarına geldiğini gösteriyordu: “Hepimiz Türk’üz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!”, “Askere uzanan eller kırılsın!”, “Tam bağımsız Türkiye!” Bu Türkiye açısından sosyolojik bir devrimdir. 12 Eylül’den sonra asla sokağa inemeyen büyük kitleler artık sokakta. Ve hiç kimse, hiçbir kürsü, hiçbir medya onları yönlendiremiyor. Artık kimse “Nasıl olsa bu ülkenin ordusu var, devleti var; evinizde kalın, sıradan bir vatandaş olarak seçimlere kadar sabredin.” masallarıyla veya “Başınıza iş gelir, provokasyon olur!” tehditleriyle milleti hapsedemiyor. Toplumdaki bu büyük değişim, Türk Milleti için umut kaynağıdır. Bölücüler, gericiler ve her türden emperyalist uşakları için ise zor günler başlıyor. Hava döndü; bölücüler ve AKP yenilgi şaşkınlığı içinde Sokaklardaki milyonlarca Türk Bayrağı ve Atatürk resmi en çok kime vurdu? Yanıt basit. Birincisi PKK büyük bir hezimete uğradı. Her yıl Diyarbakır’da gövde gösterisi yapıp, sözde bayrakları ve terörist posterleriyle psikolojik üstünlük kurmaya çalışan terör örgütü ve bölücü hareket büyük bir korku ve hezimet psikolojisine büründü. Bu vatanın gerçek sahipleri, uyuyan çoğunluk kendini gösterdi. Türk Bayrağı’nın bu büyük zaferi ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sloganı karşısında panikleyen PKK ve işbirlikçisi kesimler büyük eylemleri faşizmin ve darbenin ayak sesleri olarak nitelendirdi. Esas kastettikleri ise şuydu: Türk Milleti ayağa kalktı, Kürt-İslam faşistleri ise ezilmekten ölesiye korktu. Tir tir titredi. Mersin olaylarından sonra frenlenen halk tepkisi bu sefer taştı. İkinci büyük yenilgi ise AKP’nindir. AKP sürekli halkı temsil ettiğini iddia eden gerici bir gelenekten geliyor. Gericiler kendilerine karşı çıkanları hep halka karşı çıkmakla, baskıcılıkla ve elitlikle suçladı. Halk dedikleri ise kemikleşmiş şeriatçı kadro ve kitledir. “7.4 yetmedi mi?”, “80 yıllık karanlık bitsin!” gibi tüm milletin nefretini kazanan pankartlarıyla meşhur türban eylemlerindeki birkaç bin kişilik kandırılmış kitle AKP’ye göre ezici çoğunluktu. Oysa tüm Kıbrıs’tan Güneydoğu’ya kadar her noktada ve tüm Milli Dava’larda ezici halk çoğunluğu AKP’ye karşıdır. Bu eylemler halkın gerçek isteği nedir ortaya koydu. Tayyip Erdoğan’ın 4 yıldır saldırdığı Türklük kimliği ve Atatürk ilkeleri etrafında milyonlar sokaklara döküldü. İktidarın tüm baskı ve çabalarının başarısız olduğu ortaya çıktı. Bu eylemler karşısında AKP’liler şaşırdı ve komik bir çaresizlik içinde “Biz toplasak üç katını toplarız!” şeklinde sayıkladılar. Gerçekten de AKP uzantısı “sivil toplum örgütleri” ile PKK uzantısı “sivil toplum örgütleri”, “cunta karşıtı” ortak eylemlere hemen başladılar. 100 kişi Diyarbakır’da, 100 kişi İzmir’de, 100 kişi de Fatih’de toplanan kitlenin ellerinde bir adet bile Türk Bayrağı yoktu. İHD’den Mazlum-Der’e, DTP’den ÖDP’ye kadar herkes “demokrasi eylemlerine” katıldı. Suratlar bir karış, kafa sayısı ise her zamankinden azdı. AKP, PKK ile katolik nikâhı kıyarak kendi kendini bitirdi. Türban kışkırtmaları bile bu eylemlerden daha etkiliydi. Ayrıca AKP’nin kısa vadede tüm planları da çöktü. Hâlâ “Süreci iyi yönettik.” palavraları sıkan AKP’lilere bakmayın. Meclis’te neredeyse hırs ve kızgınlıktan ağlayacak noktaya gelen Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Gül’ün yüz ifadelerine bakın. AKP mi süreci iyi yönetmiş, yoksa süreç AKP’nin karizmasını mı çizmiş, o zaman daha net anlaşılabilir. Neydi AKP’nin amacı? Hiç tartışma olmaksızın Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkmak istiyordu. Erken seçim isteyenlerle ise dalga geçiyorlardı. Hazır bulmuşlar böyle Meclis’i kaçırırlar mı fırsatı? Ama her geçen gün Tayyip Erdoğan’ın o çarpık tebessümü, bozuk ve asabi bir surata dönüştü. Önce Büyükanıt’ın “Cumhuriyet’e özde bağlılık” uyarısı, sonra Tandoğan eylemi birden havayı değiştirdi. İnatçılığı ve kibriyle tanınan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı makamını Abdullah Gül’e bırakmak zorunda kaldı. Bugün dert ortağı Fehmi Koru da, Tandoğan’ın bu kararda esas etken olduğunu itiraf ediyor. Kürt-İslamcılar için Çankaya çok önemliydi. Bu yüzden büyük tepki toplayan Erdoğan’dan bile vazgeçtiler. Tayyip Erdoğan şüphesiz üzgündü; ama bunu “sahabelik ve hizmet” palavralarıyla saklamaya çalışıyordu. Ancak karısının çok daha öfkeli olduğu ve Hayrünisa’yı kıskandığı haberleri kulislere kadar yayılıyordu. Ancak ordu ve millet daha son sözü söylememişti. Genelkurmay’ın açıklaması ve büyük Çağlayan eylemi Türkiye’yi bir anda bambaşka bir ülke haline getirdi. Abdullah Gül için bayram eden borsa ve TÜSİAD bile, “Abdullah Gül çekilmezse kıyamet olur!” diye zil çalmaya başladı. Bugün Kürt-İslam faşistlerine Çankaya kapıları kapandı. Bülent Arınç ise, paşa paşa yoklama defterini açtı ve tek tek vekilleri saymaya başladı: “Bir, iki, üç…” “Anayasa babayasa dinlemeyiz!” diyen zihniyet şimdi Meclis’te sefilleri oynuyor. Asla olmayacak dedikleri erken seçimleri şimdi kurtuluş görüyorlar; ama seçim için bir yasa bile çıkaramadılar. ANAP’ı tavlamak için ortaya sürdükleri Anayasa değişikliği taslağıyla sözde Başkanlık sistemini getireceklerdi. Bunu bile beceremediler. Meclis’te AKP ucuz bir komedi sergiliyor. “Kendimizi mağdur gösterip 400 milletvekiliyle geri gelelim!” şeklinde ifade ettikleri dahi(!) strateji bu ise, vay hallerine!... Kendilerini mağdurdan çok şaklabana dönüştürdüler. AKP ilk defa yenilginin acı tokadını tattı. Akılları varsa “İnşallah 400 milletvekiliyle geri dönmeyiz!” diye dua ederler. Böyle bir seçim sonucuna hiç ihtimal tanımıyoruz; ama 400 milletvekili en büyük kabusları olur. Çünkü artık taşlar bağlı değil... Ürken diğer güç: Dıştaki Türk düşmanları Sadece içteki Kürt-İslam faşistleri değil, onların dıştaki emperyalist efendileri de Türk halkının ayağa kalkmasından büyük bir korkuya kapıldı. ABD ve AB, demokrasiye saygı duyulması çağrısı yaptılar. AB açıkça Türk Ordusu’nu ve eylemlerdeki Türk Milleti’ni suçlayan bir deklarasyon yayımladı. AB’ye göre milyonlar “darbeci”; ama Kürt-İslam faşistleri “demokrat”tı. ABD’yi tarafsız kalmakla eleştiren Türkiye’deki hizmetkârlarının çağrısı üzerine, ABD yönetimi yeni bir açıklama yapıp AB’nin deklarasyonundaki görüşleri ve kaygılarını aynen paylaştıklarını ilan etti. Talabani, AKP’nin zor günlerinde daha da sıkıştırılmaması için açık talimat verdi. Barzani ise, AP’de konuşma yapıp Türkiye’deki “militarist tehlikeyi” birlikte engelleme çağrısı yaptı. Ama bir açıklama var ki, dört buçuk yıllık AKP iktidarını ve Potamyalı Başbakan’ın niteliğini en iyi o ortaya serdi. Kıbrıs Rum Kesimi’nde iktidarın büyük ortağı komünist AKEL Partisi lideri Hristofyas bakın Türkiye’nin dış düşmanlarının korkularını nasıl özetledi: “Türkiye’de laiklik ve Atatürkçülük bayraklarını havaya kaldıranlar yeniden iktidara gelirse, Kıbrıs konusunda ve Türk-Yunan ilişkilerinde geriye gideriz. Türkiye’deki süreçte umarız, Avrupa yanlısı güçler galip gelir. Bu nedenle Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklemek zorundayız. Bu Rum halkı için hayati bir meseledir.” Daha ne diyelim? Olay ancak bu kadar iyi özetlenebilir. Teşekkürler Hristofyas!… Milli uyanışa laiklik elbisesi dar gelir, Bundan sonra ne olacak? Yedikleri ilk tokattan sonra afallayan Kürt-İslam faşistleri seçim kampanyasıyla toparlanmaya, iktidarın kirli olanaklarıyla, tekrar iktidarın tatlı meyvelerine el koymak için tabanlarını bir arada tutmaya çalışacaklar. Türk Milleti’nin ise rehavete kapılmaması gerekiyor. Millet alana inerek oyunun kurallarını değiştirdi. Ancak daha oyunun başındayız. Türk Milleti’nin karşısında yarım asrı geçkin bir süredir iktidarı gasp etmiş Amerikancı bir gerici hareket var. Olanakları ve taktikleri sayısız ve dış destekleri sınırsız görünebilir; ama artık halkı kaybettiler. Milli uyanış kendi sloganlarını ve eylem tarzlarını buluyor. Türk Bayrağı ve Atatürk semboller olarak hakedenin elinde artık. Bu noktadan sonra taban hareketinin önü çok kesilmek istenecek. Hep karanlık ve şüpheli isimler önümüze sürülecek. Halk farklı noktalara kanalize edilmek istenecek. Sandıklarla halkın ateşi alınmak istenecek. Bugün oynanan ilk oyun, halk eylemlerine “kadın eylemi” ve “laiklik eylemi” elbisesi giydirme çabalarıdır. Bu elbise dar gelir. Kadını erkeği, genci yaşlısı alanlarda sadece laiklik için değil, 1938’den beri halkın özlemini duyduğu Atatürk’ün Altı Ok düzeni için ayağa kalkıyor. “Özelleştirmelere hayır!”, “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!”, “AB’ye, IMF’ye hayır!”, “Tam bağımsız Türkiye!”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sloganlarını ne bir kürsü ne de bir siyasi parti attırdı halka. O meydanlarda sadece laiklik yoktu. Kıbrıs, Kerkük, Güneydoğu ve Karabağ’da atan Türk’ün nabzı da meydanlardaydı. Milliyetçi yükseliş, eylemleri laiklikle sınırlamak isteyenleri bile şaşırttı ve korkuttu. Bu gelişmeyi belki de en iyi ABD gördü ve tespit etti. Daha bugünden milliyetçi yükselişi Türkiye’deki bir numaralı düşmanları ve “şer güç” olarak ilan ettiler. Altı Ok devriminin toplumsal gücü kendini göstermiş oldu. Kitlelerin kendiliğinden gelişen dinamiği düzenin çizdiği sınırları çok çabuk aşabilir. Halk kimseyi dinlemeden sokağa çıktı. Bundan sonra da daha çok çıkacaktır. Demek ki önümüzdeki dönemin temel görevi, Türk Halkı’nın sadece kitlesel eylemlerinin değil, kitlesel Atatürkçü devrimci örgütünün örgütlenmesidir. Halkın büyük derlenişi ise sadece laiklik bayrağı altında gerçekleşemez. Milliyetçi yükseliş ancak Altı Ok bayrağıyla devrimci amaçlarına ulaşabilir. Milli Mücadeleciler için gün Altı Ok’un devrimci düzeni için sokakları örgütleme günüdür.
|