14.05.2007
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye

Özgür Erdem





 

TÜRKSOLU’nun düzenlediği Deniz Gezmiş’i anma toplantısı. İlyas Salman, Öner Yağcı, Özgür Erdem, Talat Turhan, Doğan Koloğlu...

Hepimiz birer Deniz olmalıyız; çünkü Türkiye’nin devrime, devrimin de devrimciye ihtiyacı var

2007’de 6 Mayıs’a bakmak

Deniz’leri idam sehpasına dimdik ayakta uğurladığımızdan bu yana 35 yıl geçti. 35 yılın ardından Deniz’i tanımaya, Deniz’i öğrenmeye, Deniz’i okumaya, Deniz’i tartışmaya büyük bir yönelim olduğunu görüyoruz.

Deniz’lerin ardından 35 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu merak ve sahiplenme duygusunun özünde ne vardır?

Deniz, Türkiye’de devrimcinin adıdır. Deniz, devrime tüm hayatı adamanın, gerekirse idam sehpalarına çıkmanın, devrimci mücadele için gereken her tür tavrı almanın simgesidir. Deniz’e yönelik ilgi ve merakın bu kadar artmasının tek nedeni, Deniz olma isteğinin artmasıdır.

Gençlik, Deniz olmak istiyor.

Çünkü Türkiye devrim istiyor.

Ve devrimin de devrimciye ihtiyacı var.

Deniz olma isteğinin artmasının nedeni de Deniz’lere ihtiyacın artmasıdır.

Karşı devrimin Çankaya’ya dayandığı, kendi yurdumuzda “Türk’üm” demenin suç haline geldiği, etrafımızdaki emperyalist kuşatmanın dört bir yandan daraldığı şu günlerde devrim Türkiye’nin tek kurtuluşudur. Siyaset kurumunun kirlendiği, işbirlikçi hale geldiği, milletten uzaklaşıp koptuğu ve çözüm üretemediği bu dönemde tabii ki samimi ve gerçek Atatürkçülerin tek gündemi devrimdir. Yüz binlerin meydana inmesi de devrim ihtiyacının bir göstergesidir.

Ancak devrim soyut bir kavram değildir.

İnsan eli değmeden devrim olmaz.

Devrimci olmadan devrim yapamazsınız.

Deniz olmanın anlamı da işte budur. Nasıl devrimci olmadan devrim yapılamazsa, Deniz gibi olmadan devrimci de olunamaz.

Deniz devrimci karakterin simgesidir

Deniz neden devrimcinin simgesidir peki? Öncelikle Deniz’in hayatı devrimci karakterin pek çok örneğiyle doludur. Bu konuda Deniz’in pek çok sözünden, yazısından alıntılar yapabiliriz. Ancak O’nun devrimciliğini gösteren en önemli sözleri sanırız şunlardır:

“Asılma günü gelip çatınca, o sevdiğim giysileri giyeceğim.

Postallarımı, parkamı...

Beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim.

Öyle her zamanki gibi, eyleme gidiş tavrımla gideceğim darağacına.

Yok! Tıraş falan da olmayacağım.

Önce gidip orada oturacak, bir sigara yakacağım...

Avukatlarıma döneceğim, Bizler için gelecek kuşaklara tanıklık edin, diyeceğim.

Bir devrimci ölüme böyle gider işte.

Bayram yerine gider gibi.”

Bir devrimciyi sıradan bir siyasetçiden ayıran şey Deniz’in bu sözlerinde ortaya çıkmaktadır: Devrimci yaşadığı anın ötesinde tüm zamanların insanıdır. Yalnızca yaşamıyla değil, gerekirse ölümüyle bile o tarihsel sorumluluğunu yerine getirmeye çalışır.

Deniz’in idam sehpasında, “bayram yerine gider gibi” ölüme gideceğini vurgulaması önemlidir. Deniz gelecek kuşaklara idam sehpasına giderken bile bir mesaj verme kaygısındadır. Anlaşılan, bu mesajı vermeyi de başarmıştır. Bugün duvarına Deniz’in resmini asan ve Deniz’in Savunma’sını okuyan o binlerce genç mesajı çoktan almıştır.

Üstelik idam sehpasına giden istisnasız tüm devrimciler de Deniz’le aynı tavrı almıştır. Bu gelenek Şeyh Bedreddin’le başlar. İdam sehpasına yürüyen devrimcilerin her biri başını dik tutarak gelecek kuşaklara birer kahramanlık destanı bırakmıştır. Son olarak Saddam’ın Amerikancı cellatlar karşısında takındığı o cesur tavır, tüm dünya ezilenlerine büyük heyecan vermiştir. Saddam’ın o sehpadaki vakur duruşu, aslında ipi ABD’nin boynuna geçirmiştir.

Ancak karşıdevrimin lider belledikleri idam edildiklerinde aynı kararlılığı göremezsiniz. Şeyh Sait’ler, Mussolini’ler, Menderes’ler... Tümü de o sehpaya titreyerek, af dileyerek, ağlayarak çıkmıştır. Bu çok doğaldır; çünkü onların gelecek kuşaklara bırakacak bir mesajı yoktur. Çünkü onlar tüm zamanların değil, kendi yaşamlarının insanıdır.

Siyaseti de tüm insanlık için devrimci amaçlarla değil, kendileri için yaparlar. O nedenle, vücut olarak ortadan kaldırılmaları siyasi misyonlarının da sona ermesi anlamına gelir. Bir devrimcinin siyasi misyonu ise ölümüyle bile sona ermez.

Deniz’in devrimci karakterinin gelecek kuşaklara verdiği en önemli mesaj işte budur:

“Sehpaya başı dik gitme sorumluluğu.”

Deniz, düzenin tüm uşakları karşısında dimdik durdu

Deniz’in devrimci karakteri bununla sınırlı değildir. Deniz tüm mücadele yaşamı süresince o devrimci karakterin yüklediği sorumlulukları zaten yerine getirmiştir.

Deniz her şeyden önce asidir. Kendisini, 68 gençliğine dayatılan hiçbir siyasi kalıba sığmak zorunda hissetmemiş, devrimciliğinin gerektirdiği ne varsa onu yapmıştır. “Zincirlere sığmamış, taşmıştır.”

İstanbul Üniversitesi’nin ilk işgali sırasında Rektör’le tartışırken, Rektör’ün masasını kırandır o devrimci karakter...

Ya da Şarkışla’da yakalandıktan sonra İçişleri Bakanı’nın karşısına çıkarıldığında Bakan’ı tüm basının karşısında rezil edendir.

Deniz, Bakan’ın karşısında el pençe divan durmamış, onun işbirlikçiliğini gözler önüne sermiştir. Aklı sıra kendisini aşağılamak isteyen Bakan’ın “Bu pejmürde adam mıymış Halk Kurtuluş Ordusu’nun komutanı?” sözüne Deniz’in verdiği yanıt o devrimci karakteri göstermektedir:

“Beğenemedin mi?”

Kendisini kahraman olmamakla suçlayan Bakan’a ise cevabını yapıştırır Deniz:

“Kahramanım tabii. Sizin kahramanlığınız da muhtırayı yiyince istifa etmenizden belli.”

Deniz yakalandıktan sonra karşısına çıkan Vali’nin küçümser tavırla “Yakalandın mı sonunda” demesine şöyle yanıt vermiştir:

“Sen bir köpeksin ve köpek kalacaksın.”

Deniz aynı sözü İçişleri Bakanı’na da söylemiştir:

“Göstereceğiz sana da, senin gibilere de. Amerika’nın güvenilir köpekleri...”

Deniz devrimci karakterinin bir sonucu olan başı dik tavrını 12 Mart’ın faşist mahkemelerinde savcılara karşı da gösterir. İdamla yargılanan Deniz’in mahkemede verdiği savunmada hiç geri adım atmaması, siyasi içerikli bir savunma yapıp bugün de okuduğumuz bir manifesto bırakması o karakterin bir sonucudur. Şu sözleri de kendisini idamla yargılayanlara karşı sanırız herkes kolay kolay söyleyemez:

“İddia makamındaki kişiye birkaç sözümüz var:

Sayın Savcı,

1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız...

2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz:

Yolunuz açık olsun.”

Böylece Deniz, İçişleri Bakanı karşısında kazandığı zaferi faşist cunta karşısında da elde etmiş oluyordu.

Deniz bu tavrı düzenin en tepedeki temsilcilerine gösterdiği kadar en zavallı temsilcileri olan işkencecilerden de esirgememiştir. İşkencecilerine karşı ne yaptığını bakın kendisi nasıl anlatıyor:

“Yakalandın. Adamlar sana vurur, olmadık hakaretlerde bulunurlar. Buna karşı devrimci taktik şu: Sen de söveceksin. Elin boştaysa vuracaksın. Ellerin bağlıysa tüküreceksin yüzlerine. Hiç aşağıdan alıp sinmek yok.

Falakaya falan yatıracaklar. Direneceksin. Güçlükle yatıracaklar. Boyun eğmek yok. Ve onlardan hiçbir istekte bulunmayacaksın. Hiçbir şey istemeyeceksin onlardan.

Böyle yaptın mı herifler işkenceden sonra sana büyük saygı duyuyorlar. Eziliyorlar karşında. İşkence edenler onlar, ama sonuçta ezen sen oluyorsun. İşkenceye senin bunca dayanman ve oradaki bütün devrimci tavrın, heriflerde böyle bir etki bırakıyor.”

İşkencede konuşup hâlâ örgüt liderliği yapanlardan ne kadar da farklı bir tavır değil mi? Yüzlerce sayfa ifade verip “Ben polisin bilmediği hiçbir şey anlatmadım.” diyerek bunu savunan ve 40 yıldır devrimci lider diye ortada gezinenlere inat, Deniz devrimciliğin ve karşıdevrimle uzlaşmazlığın “her an” olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Deniz’in devrimci karakteri mücadelenin tüm safhalarında doğruyu bulmasını sağlamıştır. 6. Filo eylemlerinde “Provokasyon olmasın!” diye karşısına çıkanları elinin tersiyle itip Dolmabahçe’ye inen Deniz’di. Deniz o güne kadar yerleşmiş eylem tarzlarının tümünü çöpe atıp Amerikan askerini denize dökerek Mustafa Kemal geleneğine ne kadar bağlı olduğunu göstermişti.

Deniz, sözde muhaliflere karşı her zaman gerçek devrimci muhalefetin sesi oldu. İlk gözaltına alındığı tarih 31 Ağustos 1966’dır. Taksim’de Türk-İş Bölge temsilcisi İsmail Topkar’ı protesto etmektir “suçu”. Kasım 1968’de gözaltına alınmasının nedeni ise, Commer’in uçağını Yeşilköy Havalimanı’nda taşlamasıdır. Deniz hem ABD’nin elçisine, hem de onun işbirlikçisine karşı aynı uzlaşmazlık ve affetmezlikle mücadele etmektedir.

Boş zamanlarında değil, her zaman devrimci

Bu noktada sanırız devrimci karakterin ne olduğunu ortaya koymamız gerekmektedir.

O karakteri Deniz’in hayatından öğrenmeliyiz. Devrimci, hiçbir şekilde karşıdevrimle uzlaşmaz. Savcı karşısında da, rektör karşısında da, Bakan karşısında da, işkenceci karşısında da, solcu gözüken işbirlikçiler karşısında da devrimci aynı tavrı alır. Öğrenci eylemlerini fazla büyümeden engellemek için küçük tavizlerle öğrenci derneklerini kandırmak isteyen rektörün masasını kırmak işte o uzlaşmazlığın kanıtıdır.

Zaten karşıdevrimle bir kez uzlaşıldı mı, ortada devrimcilik falan da kalmaz. Deniz’in idam sehpasına bayram yerine gider gibi gitmesinin sırrı işte buradadır. Hayatının hiçbir anında karşı devrimle uzlaşmayan Deniz, o sehpaya başı dik gitme cesaretini bu sayede gösterebilmiştir.

Deniz, devrimciliğin ancak hayatın tümünü adayarak yapılabileceğinin de bilincindedir. Deniz için devrimcilik devrime boş vakitlerini vermek değil, tüm hayatını vermektir.

“Devrim orada mı?” diyerek yakalandığı Sivas’ı haritada alaylı bir şekilde gösteren İçişleri Bakanı’na “Devrimin orası burası olmaz. Devrim her yerdedir!” derken, Deniz aslında farklı bir gerçeği daha ortaya koymaktadır: Bir devrimci için devrim her yerde ve her zamandır. Devrimler zamanının “tümünü” devrime adayan devrimciler tarafından yapılabilir.

Deniz, bu anlamda bir Mustafa Kemal geleneğinin temsilcisidir. Babasına kendisini Kemalist düşünceyle yetiştirdiği için müteşekkir olan Deniz, sanırız Mustafa Kemal’in devrimciliğini de kastetmektedir. Mustafa Kemal, Deniz’ler için sadece bir tam bağımsızlık timsali değildir. Aynı zamanda, 8 Temmuz 1919’da apoletlerini sökerek İstanbul Hükümeti’nin “geri dön” çağırısına uymayan ve “sine-i millet”e dönen Mustafa Kemal tavrıdır Deniz’in takip ettiği. Zaten Samsun’a çıkmayı ve apoletlerini sökmeyi cesaret edemeyen biri Mustafa Kemal de olamazdı.

Aynı şekilde eşini, işini, dersini, anasını, babasını, kendisini düşünen bir Deniz Gezmiş de Deniz olamazdı. Gelecek kuşaklara vereceği devrimci mirası düşünen Deniz, buna uygun bir karaktere ve örnek bir hayata sahipti.

Deniz’in siyaset anlayışı da devrimcidir

Ancak Deniz’in devrimci karakteri siyaset anlayışının da devrimci olmasıyla anlam kazanır. Deniz, Amerikancı düzenin tüm uzlaşma çağrılarına, tüm işbirlikçi-pasifist anlayışlara karşı her zaman devrimci siyaseti savunmuştur.

Deniz’in siyaset anlayışındaki devrimciliğin kökeni de Atatürkçülüğünde yatar. Babasına yazdığı mektupta şöyle der:

“Sana her zaman müteşekkirim; çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. (…)

Biz Türkiye'nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi. (…)

Bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor; çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar.”

Deniz’in “Bizden başka gerçek muhalefet kalmadı” demesi onun devrimciliğinden kaynaklanır. Kimi sözde muhalif kesimler şöyle ya da böyle sistemle iktidarla uzlaşırken, bir tek Deniz’lerin önderlik ettiği devrimci gençlik hareketi ayakta kalmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, Deniz’in de işaret ettiği gibi o kuşağın “Kurtuluş Savaşı anılarıyla” Kemalist yetişmesidir. Bu yetişme tarzıdır ki, onları İkinci Kurtuluş Savaşçısı yapan.

Kısacası Deniz’in devrimci siyasetinin kökeninde Atatürkçülük ve Ulusal Kurtuluşçuluk vardır. Deniz, Kurtuluş Savaşı öyküleriyle yetişmekle kalmamış, ikincisinin destanını yazmaya koyulmuştur.

Bu destanda Deniz’ler muhalefeti parlamentoya hapseden anlayışlara karşı devrimci gençliği sokaklara dökmüştür. Amerikancı siyasete Deniz’lerin yanıtı Commer’in arabasını yakmak olmuştur.

Ve Deniz’ler solculuklarının ve devrimciliklerinin kökünü Batıda, Rusya’da ya da Çin’de değil, bu topraklarda aramıştır. Deniz’lerin Samsun’dan Ankara’ya yaptığı “Mustafa Kemal Yürüyüşü”nün anlamı da budur. Deniz, elinde Türk bayrağıyla en önde yürürken, Batıcı sol anlayışa da karşı çıkmaktadır.

Deniz’in elindeki bayrağı tekrar kaldırmanın vaktidir

Deniz’in “Mustafa Kemal Yürüyüşü”nde en önde yürürken elinde tuttuğu Türk bayrağı, bugün onun yolundan gittiğini iddia eden hareketler tarafından çoktan düşürülmüştür. Bugün o bayrağı tekrar kaldırmanın vaktidir. Bu da ancak Deniz gibi Kemalist yetişmekten gurur duyan ve İkinci Kurtuluş Savaşçısı olduğunun bilincinde olan TÜRKSOLU tarafından yapılabilir.

Deniz’in dik tuttuğu o bayrak neyi simgeliyordu peki?

Öncelikle Türklüğü simgeliyordu. Adı üstünde: Türk Bayrağı... Ama bugün Hrant Dink cinayetinden sonra “Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarıyla yürünürken, “Hepimiz Türküz” diye yürümek isteyenler ırkçılıkla suçlanıyor. İçişleri Bakanlığı ise “Hepimiz Türk’üz” yürüyüşlerini provokatif olduğu gerekçesiyle yasaklıyor.

Deniz’in elindeki bayrak milliyetçiliği simgeliyordu. Deniz’ler faşistlerin her saldırısı sonrasında “Gerçek milliyetçi öğrenciler biziz. Bize saldıranlar ise sahte milliyetçidir, Amerikan köpeğidir.” açıklaması yapardı. Bugün ise, “yükselen milliyetçilik” tehlike olarak görülüyor.

Deniz’in taşıdığı bayrak Mustafa Kemal’i simgeliyordu. Deniz’ler kendisni “Mustafa Kemal gençliği” olarak nitelendirir, İkinci Kurtuluş Savaşçısı olmakla övünürdü. Mustafa Kemal resmi, tüm eylemlerde en önde taşınırdı. Bugün ise Türkiye’de kimi “sol” iyice kompradorlaşmış ve Atatürk’ten uzaklaşmış durumdadır.

Deniz’in taşıdığı o bayrak solculuğu simgeliyordu. Halkı örgütlemek, kitleselleşmek, milletle bütünleşmekten başka bir hedef yoktu. O dönem Deniz’ler marjinal değil, tersine son derece meşru ve halkın bağrına bastığı bir devrimci gençlik hareketi yaratmayı başarmıştı. Bugün Deniz’in yolundan gittiğini iddia eden “sol” ise, ABD’nin kucağına oturmuş, Kürtlerin peşine takılmış, halk düşmanlığı yapmaktadır.

Deniz’in taşıdığı o bayrak, antiemperyalizmi simgeliyordu. Dünyanın bütün mazlum uluslarının birliği ve emperyalizmle görüldüğü her yerde mücadele edilmesi düşüncesi Deniz’lere hakimdi. Bugün ise Saddam’ın idamıyla mutlu olan, Kürtçü olduğu için ABD’nin Irak işgalini destekleyen bir anlayış yaşamaktadır.

Deniz’in taşıdığı o bayrak, takipçisi olduğunu iddia edenler tarafından çoktan terk edilmiştir. Deniz’in ulusal kurtuluşçu, ulusal solcu bayrağını tekrar yukarı kaldırmak bugün TÜRKSOLU’nun görevidir.

Siyasi tespitlerin sonu geldi: Deniz olabilecek miyiz?

Deniz Gezmiş’i ölümünün 35. yılında anarken artık siyasi tespit yapmanın sonu gelmiştir. Bugün yüz binler sokaklara dökülmüş, Deniz’in dik tuttuğu bayrağı zaten yukarı kaldırmaktadır.

Bugün Deniz’in bayrağını yeniden dik tutmanın ve yüz binlerin taşıdığı al bayrağa Deniz gibi devrimci anlam vermenini vaktidir.

Siyasi tespit yapmak bugünün ihtiyacı değildir. Yüz binler zaten “Tehlikenin farkındayız!” diye yürümektedir. Dost düşman belli olmuştur.

Artık birer Deniz olma vakti gelmiştir. Ülkede neler olup bittiğinin herkes farkındaysa, devrimci sorumlulukların hatırlanması gerekir.

Deniz olmanın anlamı, tespit yapmak değil, devrim yapmaktır.

Deniz olmanın anlamı, bayrağı dik tutmaktır.

Deniz’i okuyan, Deniz’i tanıyan, Deniz’i anmaya çalışan herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Deniz olabilecek miyim?”

Deniz olmayı hedeflemedikten sonra Deniz’i okumanın ne anlamı vardır ki?

Öyleyse soruyoruz:

Deniz olabilecek miyiz?

Soldan sağa, sağdan sola sallayabilecek miyiz bayrağı?

Bayram yerine gider gibi gidebilecek miyiz darağacına?

Devrimciliğimizin olanca sıcaklığıyla kucaklayabilecek miyiz sevdiklerimizi?

Sayımızın azlığına...

Düşmanın çokluğuna...

Bakmadan... Bıkmadan... Usanmadan... Yılmadan... Yorulmadan...

Önümüze çıkan bütün düşmanların hakkından gelebilecek miyiz?

Yaşımız ne olursa olsun ülkemizin bağımsızlığına kendimizi feda edebilecek miyiz?

Deniz’i yitirişimizin 35. yılında bu sorular güncelliğini çok daha fazla koruyor.

Erkin kardeşimin dediği gibi:

“Deniz olmak kolay değildir; ama Deniz olmadan da vatanı yaşatmak mümkün değildir.”

Vatanı yaşatmayı kafasına koyanlar sadece ve sadece damarlarındaki asil kana inansınlar yeter...

Muhtaç olduğumuz kudret oradadır.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe