w

23.04.2007
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye

Nur Arslan

Atatürk Cumhuriyet ilan edildiğinde, “Cumhuriyeti oy çokluğuyla ilan ettiniz; ya oy çokluğuyla ortadan kaldırmak isterlerse?” sorusuna, “Sopayla kovalarım!” cevabını vermiştir. Egemenliğin kaynağı millet ve onun bütün bireyleri olunca, başka her türlü egemenlik iddiası ortadan kaldırılmalıdır. Milletin egemenliğini gerçekleştiremeyen Meclis yenilenmek zorundadır. Atatürk’ün dediği gibi, “Özde olan millettir. Egemenlik onun olduğu gibi, yönetim hakkı da onundur”. Sözde değil, özde egemenlik için Tayyip’i durduralım, Kürt-İslam faşizme geçit vermeyelim.

Meclis’in iradesi
Milli irade mi?

23 Nisan’da yeniden ulusal egemenlik için mücadeleye!

Geçtiğimiz hafta sonu Tandoğan’da ve Bakırköy’de Tayyip’in Cumhurbaşkanlığına karşı yapılan gösterilerden sonra sokaklara, otoyollara, köprülere ve üstgeçitlere asılan Tayyip’e destek pankartlarıyla karşılaştık. Muhtarlıkların kapalı olduğu pazar günü asıldığı tespit edilen, “Meclisin iradesi milletin sesidir”, “Başbakanımızı Cumhurbaşkanı olarak görmek istiyoruz” içerikli pankartları henüz sahiplenen çıkmadı. Mahalle sakinleri, esnaf odaları, köy dernekleri ya da adı sanı duyulmamış sendika imzalı pankartlarda ismi olan bir çok kuruluş (Diyanet-Sen, Memur-Sen ya da Çorakyüzü Köyü Derneği gibi) bu pankartları reddetti. Örneğin, Ulaştırma Memur-Sen İstanbul temsilcisi Orhan Tatar’ın “Biz böyle bir pankart asmadık.” şeklindeki demeçleri yayımlandı.

AKP tarafından uydurma imzalarla asıldığı belli olan bu pankartlarda iddia edildiği gibi gerçekten de Meclis’in iradesi milletin iradesi midir?

Danıştay saldırısından sonra kendiliğinden sokaklara dökülen ya da Ankara’da ciddi bir örgütün yönlendirmesi dahi olmadan Anıtkabir’e akın eden, Tandoğan’ı dolduran halkın tepkisi Meclis’te kendisini ifade edebilmekte midir?

Bir yana tepkisini sokağa çıkarak yansıtan kitlelerin görüntülerini, bir yana da uyduruk imzalarla, parti parasıyla dört bir yana asılan pankartların fotoğraflarını koyalım ve “milletin iradesini” masaya yatıralım.

Gerçekten de her zaman Meclis milli iradeyi yansıtır mı? Aslında içinde bulunduğumuz haftanın kendisi bu önermenin her zaman doğru olmadığını ispatlamaktadır. İçinde bulunduğumuz hafta Ulusal Egemenlik Haftası yani Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu tarihtir. Bu tarih, Atatürk’ün Türk Milleti’nin varlığının yok sayıldığı bir ortamda yeni bir kavramla ortaya çıktığı tarihtir. Bu kavramın adı ulusal egemenliktir.

Atatürk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurarken ortada başka bir meclis vardır. Bu meclis İstanbul’dadır. İstanbul Meclisi Batının ekonomik, siyasî ve askerî dayatmalarını onaylamaktadır. İstanbul Meclisi işgalcilerin tüm taleplerini kabul etmektedir. İstanbul Meclisi Batının bölme planlarını kabul eden anlaşmalar imzalamaktadır, milletin ulusal bütünlüğünü ortadan kaldırmaktadır. İstanbul’daki meclis her yönüyle Batının iradesini yansıtmaktadır.

Halk ise Anadolu’dadır. Halk, Batıya bağlı uydu yapı sayesinde her gün daha da yoksullaşmakta, yalnızlaşmakta ve kaderine terk edilmektedir. O yüzden Atatürk Anadolu’ya dönmüş ve milletin iradesini esas almıştır. Herkesin bir çöl olarak gördüğü Anadolu’da kahraman Türk Milleti’nin iradesini görmüştür.

İşbirlikçi İstanbul Meclisi’ne karşı milletin egemenliğini yansıtan yeni bir Meclis oluşturmuştur. Batının iradesini değil, milletin iradesini esas almıştır. Atatürk’ün Meclisi’nde sandalyelere Batı hayranları değil, yoksul Türk köylüleri oturmuştur. Millet bu sayede kendisini tutsak eden işgalcilerle ve onların içerdeki işbirlikçileriyle, mandacılarıyla, saltanatçılarıyla, bölücüleriyle hesaplaşarak kendisini var etmiş, iradesini ortaya koymuştur.

Demek ki her meclis milletin iradesini yansıtmamaktadır. Milletin kendi egemenliğini yaratmak için duyduğu ihtiyaç 23 Nisan’da TBMM’yi yaratmıştır; ancak bugünkü TBMM içini dolduran milletvekili potansiyeliyle dünün işbirlikçi İstanbul Meclisi’nden farklı mıdır?

O yüzden, Atatürk tarafından Türk çocuklarına hediye edilen 23 Nisan bu sene elde edilmiş bir egemenliğin bayramı olarak değil, elde edilecek millet egemenliği için yeniden mücadele tarihi olarak benimsenmelidir.

TBMM bugünkü içeriğiyle milli iradeyi yansıtıyor mu?

Meclisimiz bu haliyle millî iradeyi yansıtmak şöyle dursun, tamamen millî iradenin karşısında konumlanmıştır.

Bölücü örgütün örgütlenmesi ve verilen haklar doğrultusunda PKK’nın siyasallaşması, Kürt nüfusunun yaratılması ve terörle mücadelenin engellenmesi ve tüm bunların demokrasi paketleri adı altında onaylanması Türk Milleti’nin talep ettiği uygulamalar mıdır?

TBMM’yi dolduran hilafet özlemcilerinin, inanç özgürlüğü propagandasıyla “dindar cumhurbaşkanı” seçmek için kolları sıvaması Türk Milleti’nin onayladığı bir durum mudur?

Düne kadar “Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.” diyerek milleti hiçe sayanlar, bugün istedikleri kadar millet iradesinden bahsetsinler, o milletin adını bile ağızlarına alamayacak kadar ümmetçidirler. Kendilerine “Türk’üm” bile diyemeyenler arasından seçilecek bir cumhurbaşkanı bu milleti ne kadar temsil edebilir?

Yani Türk Milleti’nin kayıtsız şartsız egemenliğinin yerini bölücülerin ve gericilerin özgürlüğü almış, kayıtsız şartsız milletin egemenliği yerine, millete rağmen kayıtsız şartsız Batı egemenliği getirilmiştir.

Ordu-millet birlikteliği ulusal egemenliği yansıtır

Oysa Türk Milleti’nin kayıtsız şartsız egemenliğinin adı Cumhuriyettir. İşte Türkiye’de siyaset kurumunun Atatürk’ün ölümünden beri yaptığı Cumhuriyet’e karşı mücadele etmektir. Cumhuriyet’e karşı bu konumlanış kendisini “demokrasi” kavramıyla ifade etmektedir. Bugün yaşadığımız millî egemenliğe karşı olan kuvvetlerin kendilerine program olarak demokrasi çizgisini benimsemeleridir.

Demokrasi kavramının siyasi içeriği halkın egemenliğine karşı başka kuvvetlerin serbestçe hareket etmesini savunmaktır. Bu kuvvetlerin adını koymak gerekmektedir. Bunlar Türk Milleti’nin iradesine karşı Batıyla işbirliği yapan eski düzenin temsilcileridir; hilafet özlemcileri, Kürtçülerdir.

Demokrasi çizgisinin ulusal egemenlik konusunda yaptığı en büyük tahribat Ordu’nun yıpratılmasıdır. Bülent Arınç, halkın Tayyip’in Cumhurbaşkanlığına karşı gösterdiği tepkiye karşı “Meclisimizin sivil, dindar ve demokrat bir Cumhurbaşkanı seçecek olmasına itiraz ediliyor. Rejim tehlikede değildir; ama statükocuların gücünün tehlikede olduğu kesirdir.” açıklamaları boşuna değildir. Tayyip’in Cumhurbaşkanlığını kabul etmeyen kitleler, muhtemel adaylığına karşı çekincesini ortaya koyan askerler, darbecilikle ve statükoculukla suçlanmaktadır.

Oysa millî egemenliğin olmazsa olmazı ordudur. Ordusuz bir millî egemenlikten bahsedilemez. Atatürk’ün ortaya koyduğu gibi Türk Ordusu milletin silahlı iradesidir. Cumhuriyet’in yani egemenliğin esası tüm kuvvetlerin millî irade doğrultusunda tek bir yönde hareketidir. Bugün ise bu birlik demokrasi lafazanlarının başlattığı darbe suçlamaları, sivil-asker ayrımına dayanan tartışmalar yolu ile bozulmaya çalışılmakta, hilafet yolunda Ordu’nun tasfiyesi amaçlanmaktadır.

Oysa Türk Ordusu emperyalist işgale karşı kurulmuş bir ordudur. Milletin varlığının yok edilmeye çalışıldığı bir anda, milletin içinden çıkardığı savaşçı gücüdür. Batının sömürgeleştirmeye ve parçalamaya çalıştığı bir milletin yeniden var olmasını sağlayan devrimci bir güç olmuştur. Bugün bile emperyalistler Türkiye’deki sivil kurumları değil, orduyu engel olarak görmektedirler.

Ordu’nun varlığını Kıbrıs’ta, Güneydoğu’da, Kuzey Irak’ta yok etmeye çalışmaları boşuna değildir. Türk Ordusu’nu çıkardıkları her toprak parçasına Amerikan ve AB ordularını yerleştireceklerdir. Bugün ordunun buralardaki varlığından, siyasetteki ağırlığından rahatsız olan içerdeki gericiler, Batı ordularının savunuculuğunu yapmaktadırlar.

Onlara göre Türk Ordusu statükocudur; ama Amerikan Ordusu değildir. Türk Devleti’ne ve Türk Ordusu’na karşı sivildirler.

Darbeyle kurulan Meclis meşru değildir, Cumhurbaşkanını seçemez!

Aslında ortada büyük bir yanıltmaca vardır. Darbeyle iktidara gelenler ve darbeyi yaptıran kuvvetlerin malî, siyasî desteğiyle iktidarlarını devam ettirenler darbe paranoyası yaratmaktadırlar.

Oysa Cumhuriyet yanlılarını darbecilikle ve statükoculukla suçlayanlar iktidara darbeyle gelmişlerdir. Bundan önceki Meclis bir AB-ABD darbesiyle yıkılmış, yerine Amerikancı bir savaş hükümeti getirilmiştir.

Muhtar adayı bile olamayacak olan Tayyip, siyasî yasaklıyken milletvekili seçtirilmiş, önceki hükümet Bizans oyunlarıyla devrilmiştir. Yaşadığımız süreci hatırlayacak olursak, seçimlerden önce DSP ikiye bölünmüş, Meclis aritmetiği değiştirilmişti.

Bu ortam AB uyum yasalarının Meclis’ten geçmesini sağlamıştı. Bu gelişmenin ardından Ecevit hastalandırılmış, Türkiye seçime götürülmüştü. AB-ABD ortak mamulü olan Tayyip başarılı bir darbeyle Türkiye’ye Cumhurbaşkanı olarak hediye edilmişti. Görüldüğü gibi darbeyle oluşturulan bu Meclis milli iradeye değil, arkasındaki AB ve ABD devletlerinin iradesine dayanmaktadır. Dolayısıyla bu Meclis’in Cumhurbaşkanı seçecek bir meşruluğu yoktur.

Bu darbenin güncel hayattaki tezahürü %25’lik oy oranına sahip olan bir partinin Meclis’in %75’ini ele geçirmesi olarak yaşanmaktadır. Küçük bir gerici-Kürtçü azınlığın Meclis’i ele geçirerek kendi dünya görüşünü halka dayatmasıdır yaşanan. %25’lik bir partinin ise milletin tamamını temsil edecek Cumhurbaşkanını seçme gücü matematiksel olarak bile yoktur.

Öyle ki AKP’nin herhangi bir seçim olursa ne kadar oy alacağı bile belli değildir. Örneğin önceki seçimlerde %22 oyla parlamentoya giren DSP’nin bir sonraki seçimlerde aldığı oy %2’lere düşmüştür.

Yani bir partinin Meclis’te kaldığı yıllar oy oranını koruduğu anlamına gelmemektedir. Kendisine karşı sokaklara çıkanların sayısını küçümseyen Tayyip, kendisine çok güvenmekte ancak seçime gitmemektedir. Alacağı cevabı çok iyi bildiğinden bu yolu deneyip kendisini meşrulaştırmak yerine bir oldubittiyle kendisini millete dayatma yolunu seçmektedir.

Hilafet özlemcileri statükocu, Cumhuriyetçi güçler devrimcidir

Atatürk Cumhuriyet ilan edildiğinde, “Cumhuriyeti oy çokluğuyla ilan ettiniz; ya oy çokluğuyla ortadan kaldırmak isterlerse?” sorusuna, “Sopayla kovalarım!” cevabını vermiştir.

Türk millî varlığını, Cumhuriyet’i yıkarak ortadan kaldıracak hiçbir kuvvete rejim izin veremez. Eğer millî irade düşmanları bu kadar pervasızca hareket ediyorsa orada Cumhuriyetten bahsedilemez. Cumhuriyet’i koruyacak olan kuvvetlerin gereğini yerine getiremediği, Anayasayı koruyamadığı, millî iradenin tecellisi için gerekirse sopayla kovalayacak bir gücü ortaya koyamadığı düşünülür.

Tayyip’in %25 değil de, halkın ezici çoğunluğunun oylarıyla iktidara geldiğini düşünelim. Bu durum bile Cumhuriyet açısından bir hilafetçinin Cumhurbaşkanı olması meşruiyetini getirmez.

Oyların yarıdan fazlasını alarak iktidara gelen Menderes diktatörlüğü, ordu-millet birlikteliği ile bir devrimle iktidardan düşürülmüş, anayasanın ve Cumhuriyetin gereği yerine getirilmiştir. Bu harekette esas olan milletin devrimci iradesinin, Cumhuriyeti korumak için harekete geçmesidir. Yine 28 Şubat’ta halk ordusuyla birlikte sokaklara dökülerek, kanlı ya da kansız bir şekilde ülkeye şeriatı getirecek olan gerici zihniyetle hesaplaşmıştır.

Gericilik ve bölücülükle hesaplaşmak darbecilik değil, devrimciliktir. Statükoculuk ise eski düzeni savunmaktır, hilafetçiliktir, aşiretçiliktir, emperyalizmin uşaklığıdır. Türk Milleti geriye Osmanlı düzenine doğru değil, ilerlemeye ve çağdaşlaşmaya, hür ve bağımsız yaşamaya layıktır.

Ne yazık ki günümüz Meclisi eski düzenin savunucularının, statükonun koruyucularının eline geçmiştir. Kürt-İslamcı bir azınlık diktatörlüğüne dönüşen bu yapı Cumhurbaşkanlığı ile kurumsallaşmaya ve milleti esir almayı planlamaktadır.

“Sözde değil, özde egemenlik” için diktatörlüğe paydos!

Bugün Irak’ta da bir Meclis vardır. Dağıtılan Irak ordusunun yerini Amerikan askerleri ve Kürt peşmergeleri almıştır. Ancak o Meclis Irak halkının değil, Amerika’nın iradesini yansıtmaktadır; ama tüm dünyaya Irak’a demokrasinin geldiği propagandası yapılmaktadır. Aslolan ise direnen savaşçıların iradesidir. Millî irade direnişçilerle temsil edilmektedir.

Bugünlerde AKP’nin ortaya koyduğu siyaset sonucu iyice güçlenen Kürtçülüğün temsilcisi olan Apo’nun affı tartışılıyor. Gelecek seçimlerde bağımsız aday olarak Meclis’e girmeyi planlayan Kürtlerin, Meclis’te ayrı bir grup kurmayı planladıkları biliniyor. Batılıların Türkiye için öngördükleri tablo da Irak’tan farklı değildir. İşte sivil siyaset kurumunu Türkiye’yi getireceği durum budur. Irak’ta Barzani, Talabani; Türkiye’de Apo ve Tayyip.

Bu tabloyu değiştirmek için, millî iradenin yeniden tecellisi için Türk Milleti içinden çıkardığı tüm kurumlarıyla top yekûn mücadele etmelidir. Bize Batının bu yolda ilerlemek için Türkiye’de darbeyle yarattıkları iktidar ortadadır. Bu iktidarın dayatmasıyla seçilecek Cumhurbaşkanının yaratacağı modelde Apo’lu bir Meclis, eyaletlere bölünmüş bir Türkiye vardır. Şimdiki Meclis’in iradesini kabul etmek, bir aşama sonra Apo’yu da Meclis’te görmek demektir.

Egemenliğin kaynağı millet ve onun bütün bireyleri olunca, başka her türlü egemenlik iddiası ortadan kaldırılmalıdır. Milletin egemenliğini gerçekleştiremeyen Meclis yenilenmek zorundadır. Atatürk’ün dediği gibi, “Özde olan millettir. Egemenlik onun olduğu gibi, yönetim hakkı da onundur”.

Sözde değil, özde egemenlik için Tayyip’i durduralım, Kürt-İslam faşizme geçit vermeyelim.


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe