w
|
Umut Yalım |
Merhaba Sağdıç, nasılsın? Baban senin ne iş yapardı? Bilmiyor musun? Ben benimkinin ne iş yaptığını biliyorum, ancak demek istemem. Şu an gereksiz. Özünde seninkinin de ne iş yaptığı gereksiz. Ancak biri var ki, onun için çok önemliydi; bundan tam 92 yıl önce. Sen belki merak etmezsin Sağdıç nedenini; ancak kesin birileri vardır merak eden. Etinin metrekaresine altı bin mermi değen birileri. Konuşmamız gerek. Çok oldu. Yıl 1915 de, ayını büsbütün anımsayamıyorum. Şubat olabilir. Caddebostan’ın imamı ölmüş, gelenek gereği ölen imamın oğlu imamlığa seçilmişti. Adını sonra derim. Belki de demem, bilmiyorum. Çok genç biri. Kuran tutsa eli titrer. Duaya başlasa ortasını hep unutur. Yine de cemaat sonsuz saygılı ve hoşgörülü. Yaptığı yanlışlıklar umurlarında değil. Ortada bir töre var çünkü. İmamoğlu imam töresi. Yine de hocamızdır diyorlar ve çocuğa sahip çıkıyorlar. Adını söylemeyi istemedim imamın, ancak takma adını diyebilirim sanırım: Güzel İmam. “Neden?” Neden mi Sağdıç? Nedeni şu: Çocuk çok güzel. “Venedik’te ölüm” kadar güzel. O denli güzel ki, yakışıklı diyemezsin çocuğa. Yakışıklı desen, ağır sövgü, çirkin demiş olursun. Uzun uzun betimlemek gereksiz. Yalnız şunu demek yeterlidir sanırım: Çocuk geçti mi bir yerlerden, kızların peçesi düşüyor kendiliğinden. Haftalar geçtikçe çocuk imamlıkta iyileşiyor, eksikliklerini kapatıyor. Ancak tam da bu sırada Çanakkale patlıyor ardısıra, en delimsirek biçimde. Salkım salkım gençler kuyruk olmuş, kaydettiriyorlar kendilerini vatan savunmasına. Oysa bizim Güzel İmam hiç oralı değil. Kapanmış Kuran’ın lacivert bahçesine, ayetlerden gül ayıklıyor. Şehit düşenler yerine, sureler sayıklıyor. Sayıklayadursun Güzel İmam. Sıra kendisine gelmeyecek sansın o. Ancak iş ciddi. Sarıkamış’ta zaten doksan binimiz gitmiş. Çanakkale’de Mehmet’e gereksinim var yine. Bir cuma günü eline ulaşıyor Mehmetlik çağrısı. Korkuyor. Allah korkusundan daha çok korkuyor. Ölmek vatan için ve vatanı savunmak, ne demek ki? Vatanı yok ki Güzel İmam’ın, vatan savunması olsun. Onun vatanı bir lacivert bahçe. Daha bilmiyor tabi, vatan olmazsa o lacivert bahçe de solar. Gözlerinin hiçbir durağında durmuyor uyku. Uyku gözlerinden trenler gibi geçiyor. Sabah oluyor birden. Sonra yine akşam. Sabah ezanları artık Saba makamında değil. Kurşun makamında. Bu kurşun makamı sürekli dönüyor aklında. Bir türlü gidemiyor askerlik şubesine. Saklambaç gibi saklanıyor. Günler geçtikçe daha bir erinçsiz ve dirençsiz. Dayancı kalmıyor artık hiçbir şeye. Ne insanlık, ne Türklük ne de Müslümanlık. Tek isteği savaşın bir an önce bitmesi. Ne biçim ve nasıl olursa olsun. Elleri sürekli bir yumruk. Yumruğunun içresinde Mehmetlik kâğıdı. Mehmetlik kâğıdında bir sayı, sayıyı sonra diyeceğim. Sürekli bu sayıyı sayıklıyor artık. Bir dilencinin dilenmesi gibi. Bu arada durum o denli kötü ki, cemaatte genç kalmamış. O kalmayan gençlerin tümü cemaattekilerin ya oğlu ya da torunu. Adamakıllı tek genç bizim Güzel İmam. Elinde hâlâ o Mehmetlik kâğıdı. Duaya durduğu zaman bile ellerini açamıyor göğe. Herkesler şaşkın. Ellerini açsa, Mehmetlik kâğıdı düşecek. Düşse herkesler anlayacak Güzel İmam’ın kaçak olduğunu. Oğul ve torunları şehit olurken cemaatin, kaçak olması büyük utanç. Uzay gibi bir utanç. Yalnız hâlâ anlamıyor bizim Güzel İmam, vatan için niye ölünür. “Vatan uğruna ölünmez ki, şehit olunur. Şehit olmak, ölmek değil ki.” Doğru diyorsun Sağdıç, ancak o daha ayamamış, aynı bugünün bazı muhteremleri gibi. Elinde hâlâ sımsıkı kâğıt. Eline aldığı ilk günden beri hiç bırakmadı, bırakamadı bir yerlere. Bir gören, duyan olur diye. Günler geçtikçe, halk daha bir coşkuyla konuşuyor Çanakkale’yi. Çanakkale’yle denk Mustafa Kemal’i. Ancak Güzel İmam hiçbirini düşünmek istemiyor. Düşündükçe gözlerinin önünde salkım salkım insanlar. O insanların bizimkinin yüzüne bir çeşme gibi bakışı. Serin ve derin. Tek düşündüğü şu kâğıdı elinden neden bir türlü bırakamadığı, kâğıttaki o sayı nedir, acaba bir sure, bir ayet sayısı mı? Bilmiyor, bilemiyor. Bu bilmemek ve bilmemenin acısıyla günler geçmeyi sürdürüyor, ta ki Çanakkale’de düşmanın o “Medeni tek dişi” düşene dek. O diş düşünce, Mehmet, Kemal’le bir olup düşmanı silince, günler o gün duruyor Güzel İmam için. Gecikmeli de olsa bir mektup geliyor cemaatten birine. Mektup şehitlik mektubu. Mektup bilindik, o üzücü satırlar. O Mehmet babası okumayı bilmediği için, Güzel İmam okuyor mektubu, utancının getirdiği acemi bir sesle. Bu ara da o kendi Mehmetlik kâğıdı hâlâ avcunda sımsıkı. Mehmet babasına oğlunun öldüğünü söylüyor. “Hâlâ anlamadı mı bu, şehitliğin ölmek olmadığını?” “Şimdi anlayacak” “Neden?” Çünkü Mehmet babası önümüzdeki birkaç cümlede ana avrat bir tokat atacak Güzel İmam’a. Hatta atıyor şimdi, bak Sağdıç. “Çaaaat!”... Güzel İmam atılan tokatın şaşkınlığı içinde. Mehmet babası neden sorusuna beklemeden, Sağdıç’ın dediğini söylüyor: “Şehit oldu benim oğul, ölmedi.” Güzel İmam sarsılıyor doğal olarak. Ancak öz sarsıntı az sonra. Mehmet babasından özür diliyor. Mehmet babası, Mehmet babası olmanın sonsuz övünç ve tevekkülü içresinde. Ve diyor ki: “Benimki, askerlik kuyruğunu görünce, düşünmeden kaydolmuş oracıkta. Geldi, elimizi öptü ve birden gitti. İlk mektubunu gittiğinden iki hafta sonra aldık. Bekir Ağa’ya okuttuk. 57. alaya düşmüştü. Hayırlısı demiştik. Hayırların en büyüğü oldu, şehit oldu benim oğul.” Güzel İmam şaşkın. Hem Mehmet babasının dediklerine, hem o 57 sayısına. Nereden anımsıyordu o sayıyı? Sürekli sayıkladığı bir sayı vardı. Acaba bu mu o? Bilmiyordu. Bütün gün düşündü. Düşündü. Düşündü. Birden anımsaması için kaç aydır ilkin ellerini açtı Allah’a ve elindeki kâğıt düştü. Ve düşen kâğıtta bir ağıt: “57, yani tarihin alnını öptüğü 57. Alay” Yığıldı ansızın yerlere. Düşündü yeniden. Dedi ki kendi kendine: “Gitseydim kâğıdın geldiği gün, o çocuk ölmeyecekti belki. Benim yerime gitti, yerime şehit oldu benim.” Ve ilk kez en güzel yakarışını yaptı Allah’a: “Allah beni kahretsin!” Bunların olduğu gece her zamanki gibi uyuyamadı. Ancak bir fark vardı uzundur ilkin. O gecenin sabahını yine saba makamı bir ezan karşıladı. Dün konuştuğu Mehmet babasının yanına gitti. Bağışlanmak için. Mehmet babası, o güngörmüşlüğün görkemiyle, Güzel İmam ağzını bile açmadan hemen bağışladı. Güzel İmam daha da ezildi. Bir salyangoz gibi ağlamaya başladı, gözyaşları yüzünde iz bırakarak. Dayanamadı, sordu: “Mahmut Bey, bilemedim. Bilemedim bu vatan ve şehitlik davasını. Bilemiyorum hâlâ da. Bilmediğim için de anlayamıyorum.” “Hoca Efendim, Güzel İmam! Aşk nedir, bilir misin? Aşık nedir, bilir misin?” “Bilirim.” “Aşkın ve aşıkların ölmeyeceğini de bilir misin?” “Bilirim.” “Güzel İmam, kendin de dedin aşıklar ölmez. İster yâr, ister vatan olsun: Aşıklar ölmez, şehit olur.” Bu sözden sonra Güzel İmam, parçalandı o an; bir “mozaik” gibi parçalandı. Sonra da... Neyse, şu an gereksiz Güzel İmam’a ne olduğu, daha sonra anlatırım Sağdıç. İkimize ayrılan süre burada doldu çünkü. Yalnız izin verirlerse şunu demek isterim: Çanakkale, Türk’ün vatanına yeniden aşık olduğu yerdir. Bu aşk ilk görüşte bir aşktır ve zaten biri ilk görüşte aşık olmuyorsa aşık olmasın daha iyidir. Güzel İmam da Çanakkale sayesinde aşık olduydu ilkin vatana ve o lacivert bahçeden çıkıp maceraları başladı. Demin de dediğim gibi sonraları anlatırım tüm bunları. Neyse Sağdıç, kimseleri yormak istemem artık. Seni umutla gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar, iyi yaşamlar. Haydi hayırlısı...
|