w

02.04.2007
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak

Hakkı Koca

Milli Mücadele yükseliyor

Son günlerde yazılı ve görsel medyada birbiri ardına açık oturumlar yapılmakta... Sahibinin sesi köşe yazarları da her gün köşelerinde “Milliyetçilik” hakkında uzun uzun yazılar yazmaktalar.

Yaptıkları yorumlarda, “milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli olduğu, küreselleşen dünyada çok ilkel kaldığı, artık modasının geçtiği” gibi varsayımlarda bulunarak magazin boyutuna indirgemeye çalışmaktalar. Bunun yanı sıra kendilerinin finanse ettiği anket şirketleriyle alâkasız ve yönlendirici sorularla toplumda zihin bulanıklığı yaratarak savundukları tezlere destek aramaktadırlar.

“Bütün bu yapılan çalışmaların nedeni nedir?” diye insan sormadan edemiyor. Bunun için Cumhuriyet tarihimizin ve dünya tarihinin son elli senesine bakmak ve bugünü değerlendirmek, sorumuza cevap vermeye yeterli olacaktır.

Yıl 1956... ABD’nin dev tekellerinden Rockefeller grubu başkanlık makamına şu öneriyi sunuyordu:

“ABD’nin çıkarlarına uygun düşmeyen herhangi bir durumu düzeltmek için dünyanın neresinde olursa olsun müdahale edebilecek yeteneklere sahip özel askeri birlikler ve cemiyetler oluşturulmalı.”

Rockefeller’in önerileri doğrultusunda oluşturulan özel askeri birlik ve cemiyetler, Amerikan kontrgerillasının çekirdeğini meydana getirdi. Bu örgütlenmeye “Stratejik Müdahale Birlikleri” adı verildi.

ABD’nin Kore Savaşı yenilgisi önemli mesajlar taşıyordu. Ulusal kurtuluş hareketlerinin Vietnam, Laos, Kamboçya, Mozambik, Gine-Bissau’da kazandığı zaferler birleşince, ABD Başkanı Kennedy şunları söylüyordu:

“Dünyamız, daha uzun yıllar süreceği anlaşılan yeni bir döneme girmektedir. Bu dönem, Hindiçini tipi partizan harpleri dönemi olacaktır. Bu durum tamamen yeni nitelikte strateji ve tamamen yeni cins silahlı kuvvete sahip olmamızı gerektiriyor.”

Kennedy’nin konuşmasını Savunma Bakanı Mc Namara şu sözlerle destekledi:

“Bizim harp anlayışımızda belirli değişmeler yapılması gerekiyor. Savaşların cereyan ettiği bölgelerde büyük miktarda askeri birlik ve techizatın yerini artık her türlü askeri ve politik eğitimden geçmiş birlik ve cemiyetler alacaktır.”

Sovyetler Birliği ile yaşanan Soğuk Savaş döneminde ABD bu stratejiyi çok iyi uygulamış, anti-komünizmi örgütlemiş, bu düşünceyi milliyetçilik diye tüm ülkelere ihraç etmiş, bu amaçla neo-Nazi ve neo-faşist partileri Amerikan dolarlarıyla beslemiş, çıkarına ters gelen her türlü oluşumu etkisiz hale getirmiştir.

ABD’nin bu yapılanması Türkiye’de kendisini milliyetçi olarak lanse eden Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi tarafından oluşturulmuş. Sonradan ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilerek Alparslan Türkeş önderliğinde sözde Türkiye’yi komünizmden kurtarmak amacıyla, Atatürkçü, devrimci, anti emperyalist gerçek milliyetçi oluşumlara haince saldırmışlardır.

1969 yılında gerçekleştirilen Kanlı Pazar katliamını yaratanlar arasında bulunan, bir zamanlar MHP Genel Sekreterliği de yapmış olan Yaşar Okuyan şunları anlatmıştır:

“O zaman İstanbul’da öğrenciydim. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği’nin yöneticileri arkadaşlarımız, ağabeylerimizdi. Kanlı Pazar öncesi olayların gizlisi saklısı yoktu. Hazırlıklar açıkta yapıldı. Mesela Milli Türk Talebe Birliği’ne kamyonlarla sopalar geldi. Gelenin geçenin önünde kamyonlar boşaltıldı. Büyük kavga için her türlü hazırlık yapılmıştı. Olaylar sırasında yanlışlık olmasın, kimse birbirine zarar vermesin ve polis dost kuvvetleri tanısın, yardımcı olsun diye mavi kurdelalar dağıtıldı.”

Sözde milliyetçilerin sivil uzantılarının “dost” birlikler kapsamında polisle gerçekleştirdikleri bu eylemin bilançosu 2 ölü, yüzlerce yaralıydı. Amerikan emperyalizminin vurucu gücünü simgeleyen 6. Filo’ya yönelik anti-emperyalist eylemlere karşı yurtsever gençlere saldırmak onlar için çok doğaldı. O zamanlar gazetelerinde, “Aman milliyetçilik yükseliyor!” feryatları koparmadılar. Ne açık oturumlar düzenlediler ne de anketler yaptılar. Aksine en demokrat geçinenleri bile onların yanında yer aldı.

Bu olay Türkiye’de yaşanan onlarca hain saldırıdan biriydi .

Onlar değil miydi milliyetçilik adına Deniz’leri, Mahir’leri katleden? Onlar değil miydi 16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi’nde bombalı katliamı gerçekleştiren? Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta hep milliyetçilik adına canlara kıydılar. Değişen ne oldu? Hiçbir şey... Ne “Milliyetçilik yükseldi!” feryatları, ne açıkoturumlar, ne de anketler... Peki, bugün değişen neydi ki, panik halinde her türlü güçlerini kullanarak seferber oldular. Her şeyden önemlisi, yüzde 20’lere yakın oy oranıyla iktidar ortağı oldu kendisine milliyetçi diyen parti; ne yaptılar?

Alkış tuttular methiyeler dizerek. Peki değişen neydi?

Aslında değişen çok şeydi.

2000 yılının 29 Ekim’inde, İstanbul Üniversitesi’nde toplanan Türkiye’nin 41 farklı üniversitesinden Atatürkçü genç, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu’nu (ADKF) kurarak yola çıktılar.

Yola koyulurken vurguladıkları birkaç nokta vardı:

-ADKF, Cumhuriyet’in kendisine emanet olduğunun bilincindeki gençlerin örgütüdür.

-ADKF, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e yapılan saldırılara sesiz kalmayan Atatürkçü gençlerin örgütüdür.

-ADFK, halkın çıkarlarını her şeyin üstünde tutan gençlerin örgütüdür.

-Türkiye’nin sorunlarına çözüm sadece devrimci dönüşümlerle olacaksa devrimci olmayı tarihi bir sorumluluk olarak görüyoruz.

“Umutluyuz, gerçekçiyiz, kararlıyız!” diyerek çalışmalara başladılar.

Temel fikirlerini savunacakları, tüm halkımıza gerçek Atatürkçülüğü anlatacakları bir dergileri olmalıydı, oldu: İleri dergisini çıkardılar. Başardılar, Türkiye’nin en çok satan ve okunan fikir dergisi oldu.

Bu coşkuyla 2002 Nisan’ında ise TÜRKSOLU gazetesini yayımlamaya başladılar. Hem “Türk” hem de “sol” olma iddiasını ortaya atan TÜRKSOLU da, tıpkı İleri gibi büyük bir başarıya ulaştı.

İleri ve TÜRKSOLU’nun geldiği aşama Atatürkçü gençliğin neleri başardığını, nereden nereye geldiğini çok iyi gösteren iki örnek oldu. Hem de ne pahasına…..

Türkiye’de 80 yıl sonra Atatürkçülük bir ideoloji olarak bu gençlerle anlam kazandı.

Çünkü Atatürk’ün kendi partisi CHP dahi Atatürkçülüğü bir ideoloji ve siyasal fikir olarak kabul etmedi, 6 Ok ilkesine sahip çıkamadı bugüne kadar.

Atatürkçü gençler, net tavırlarını üç aşamada ortaya koydular.

Birincisi, bizzat Atatürk’ün kendisi ve devrimci mücadelesidir. “Atatürkçülüğü sadece ve sadece Atatürk’ten öğrenmek gerekir.” dediler. Yaratılmak istenen gardrop Atatürkçülüğüne karşı mücadeleci, devrimci Atatürkçülüğü ortaya çıkardılar.

İkincisi, Atatürkçülüğün bir ideoloji haline gelmesinde önemli rol oynayan Kadro hareketini referans aldılar.

Üçüncüsü, 60’lı yılların devrimci mücadelesini örnek aldılar. Doğan Avcıoğlu’nun Yön çizgisini ve Deniz’lerin devrimci gençlik hareketini izlediler. Bunu yaparken geçmişte yapılan siyasi yanlışlardan ders çıkarttılar. Öncelikle yabancı ideolojileri, yanlış çizgileri bağnazca savunmadılar. Türk ülkesinde, Türk olduklarını kabul ettiler ve kendilerine Türklerin liderini lider olarak seçtiler.

Atatürkçü gençlik, Atatürkçülüğü gerçek özüyle kavrayarak, yeniden Türkiye’nin kurtuluş ideolojisi haline getirdi. Bu, Türkiye’de Atatürk milliyetçiliği temelinde bir ulusal sol ideolojik hareketti. Bölücüsünden, şeriatçısına kadar her türlü kesimden saldırılara uğradılar; kimi sözlü oldu, kimi yumruk yumruğa. Geri adım atmadılar.

Türk halkıyla her geçen gün bütünleştiler, beraber büyüdüler.

Gün geldi, yeniden bir Kurtuluş Savaşı başlatmak için Türk halkıyla beraber Milli Mücadele Derneği’ni kurdular.

Türkiye düşmanları utanmadan “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyüp meydan okurken onlar susmadılar. Kendilerine milliyetçi deyip de suspus olanlara rağmen...

Ayazın bedenleri titrettiği o gün çocuk, genç, yaşlı hep beraber yürüdüler. Hep bir ağızdan haykırdılar:

“Hepimiz Türküz, Hepimiz Mustafa Kemal’iz!”

Bu haykırışta gizliydi anlatılmak istenen her şey.

Gün geldi, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün emperyalizme en ağır darbeyi vurduğu en büyük yengiyi tattırdığı Çanakkale’ye doğru yola çıkıldı. Tüm Milli Mücadele Derneği üyeleri tek vücut ordaydılar. Başlı başına yazılacak bir gidişti Çanakkale; ama beni çok etkileyen bir olayı yazmadan geçemeyeceğim:

Çanakkale meydanında yapılan mitingin ikinci kısmında kürsüde Milli Mücadele Derneği Genel Sekreteri Ali Özsoy arkadaşımız konuşma yapıyordu. İnanç dolu, coşku dolu bir konuşmaydı.

Konuşmanın sonunda devrimci andımız hep bir ağızdan haykırılırken hemen yanımda kendisini tanımadığım bir bayan arkadaşımız olanca gücüyle andımızı söylüyor ve gözyaşlarını tutamıyordu. İnanılmaz bir manzaraydı; gözyaşları yağmur misali yerlere düşüyordu. Boğazım düğümlendi, bir an sesim çıkmadı. Çok etkilenmiş, bir kez daha anlamıştım; bu gözyaşları acıdan değildi. Umutsuzluktan değildi. Yıllardır kimsenin sahiplenmediği, savunmadığı veya savunur gibi yaptığı değerleri Milli Mücadeleciler sonuna kadar sahipleniyorlardı. İnancın gözyaşlarıydı bunlar.

İşte bu yüzdendi mütareke medyasının korkusu... Milli Kurtuluş hareketi başlamıştı. Geliyordu dalga dalga, tek yumruk, tek yürek Mustafa Kemal’in ordusu.

Güneşin doğuşu gibiydi yavaş yavaş, alev alev, YÜKSELİYORDU…


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe