w
|
Utku Erişik |
Çanakkale’de ilk saldırılarda Türklerin “temizlenmeye” başlandığı haberi Londra’ya ulaştığında sevinç çığlıkları yükselmekte gecikmez. İngiliz şairi Robert Brock, kalemi eline alır ve ağzından salyalar aka aka şunları yazar: “Hurraa! Bu inanılamayacak kadar güzel bir şey! Talihimizin bize bu kadar yardım edeceğini hiç sanmıyordum. Haydi gidiyoruz!... Galata Kulesi on beş pusluk toplarımızla yerle bir edilecektir. Deniz kana boyanıp leş gibi olacaktır. Ayasofya’nın mozaiklerini, halılarını, ikonalarını yağma edeceğiz! Türk lokumları benim olacak! İnanamıyorum ki, bir devrin kapanışına şahit olacağım! Tanrım, hayatımda bu kadar mesut olmamıştım! Sırf bir tarafa akan bir ırmak gibi, çocukluğumdan beri içimdeki bu arzunun, İstanbul’a gidecek askerlerin arasında bulunmak hevesinin varlığını şimdi daha iyi anlıyorum.” Brock’un savaşın ta ilk günlerinden çözmeye başladığı uçkuru, düşlerinde o Londra’dan kalkıp da İstanbul’a gelene kadar tüm emperyalistler adına bir albay tarafından onun boğazına geçirilecektir!... Ve onun “yemeyi” düşlediği “Türk lokumları”, boğazına takılıp onun şahsında tüm işgalcileri boğup atacaktır; çünkü Boğaz’ın adı Çanakkale’dir… Çanakkale’den sonra başka bir iştahla Anadolu’nun tamamını kollarıyla saranlar ise, alayvari bir şekilde “lokum” diyerek akıllarınca aşağıladıkları Türk kadını ile bir kez daha tanışacaktır. Ve göreceklerdir ki; ondaki yüce ruh, cepheye taşıdığı cephaneyi samanla gizleyip içine bebeğini de yatırarak sırtındaki battaniyeyi onların üzerine örten Şerife Bacı’nın ruhudur. Kışlaya varmasına az bir mesafe kala donarak ölen bedenini güçbela İnebolu’dan Kastamonu’ya getiren, “bebeğini kendinin, cephaneyi milletin” bilen bu erişilmesi olanaksız ruhu, Brock adlı bu densiz İngiliz şairin anlaması mümkün değildir. Elleri bir değil, bin kez öpülesi Türk kadını, Çanakkale’de de işbaşındadır! Avustralyalı Piyade Er J.C. Davies’in annesine cepheden yazdığı mektubu okuyalım: “Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı, pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm.” “The Egyptian Gazette” adlı bir Mısır gazetesinde yayımlanan mektuba göz atalım bir de: “15 Ağustos 1915 Pazar günü savaşa katıldık ve büyük bir tepeyi ele geçirme görevi aldık. Bu arada çok can kaybı verdik. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermileri yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız. Kendilerini yeşile boyayıp, ağaç ve bodur bitkilerle uyum sağlamış.” Onların asıl uyum sağladığı, karşısına koca bir düşman ordusunu alacak cesarete sahip bir Türk askeridir oysa… Onların asıl uyum sağladığı, Selanik’te kendileri gibi bir Türk anasının doğurduğu bu Türk askerinin kendi yüreğinde ateşini yaktığı vatan aşkıdır… Osmanlı’nın koca bir imparatorluktan nasıl bir çöküşe geçtiğini görenler, bu çöküşü daha da hızlandırmak için dünya savaş tarihinin ilk denizaltıları ile, ilk uçak gemileri ile, ilk zehirli gazları ile gelirler. Onları burada, aynı derecede donanımlı bir ordu beklemiyordur; ama sonsuza dek tarihi ilerletsek bile asla sahip olamayacakları bir ruh ve o ruhun başında da o askeri deha vardır: Mustafa Kemal… Nasıl bir inançtır ki bu, elde avuçta hiçbir şey yok, top yok, tüfek yok, para yok, pul yok; ama karşındaki işgal kuvvetlerini bozguna uğratıyorsun? İnanılması çok güç olan da bu zaten. Bir başka ulusun asla ve asla anlayamayacağı da bu. Çanakkale, işte bu yüzden dünyadaki diğer bütün savaşlardan ayrı değerlendirilmesi gereken bir zaferin coğrafyasıdır. Çanakkale, işte bu yüzden 250 bin diye kolayca telaffuz edilebilen bir rakamın “şehit” sözcüğü ile hüzne boğulduğu yerdir. Çanakkale neresidir, bilir misiniz? Tarihte bir başka örneği olmayan şu satırların yazıldığı yerdir: “Sağ kolumu kaybettim, zararı yok; sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni üzen şey, yaramın kapanmamasından dolayı kıt’ama katılamamam ve düşmanla çarpışamamam. Hastaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affediniz muhterem komutanım.” Düşman tarafından atılan bombaları patlamadan alıp yine düşmana atan bir kahramanın, “hastaneden kurtulup da savaşa hâlâ katılamadığı” için özür dileyecek kadar büyük bir aşkla dolu Mehmet Çavuş’un destanıdır Çanakkale… Çivrilli Mehmet’in kendi bedeninden önce toprak olan kolu, bugün Kuvayı Milliye ruhunu içinde duyan ve yeri geldiğinde cepheye koşacak olan herkesin güç aldığı “sağ kolu”dur… Türk anası, oğlunun kopan sağ koluna sarılıp ağlarken, sol koluna cephaneyi veren bir yüreğe sahip olmasını her zaman bilmiştir. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, onun adını hiç anmayıp, bu vatanı düşman bilen kaç bölücü kadın varsa karşımıza çıkarıp ağıt yakanların nefreti işte bu yüzden içimizdedir. Mehmet Çavuş’ların analarını, Şerife Bacı’ları, Elif’leri, Nene Hatun’ları, Çanakkale’nin “keskin nişancı”larını, Mustafa Kemal ve O’nun askerlerini doğuranları biz unutmuyoruz. Tıpkı metrekare başına 6000 merminin düştüğü Çanakkale’de göğüslerini siper edinmiş kahraman evlatlarını unutmadığımız gibi… Çanakkale’yi yaşamış olan Tayiş Ediz anamız, “Bu millet kazandıkları zaferleri kolay kazanmadı. Atatürk bu millete inandı ve Türk Milleti de dünyaya birlik ve beraberliğin ne olduğunu öğretti.” diyor ve ekliyor, “Şimdi sıkıntı çektiklerini söyleyenlere ben gülüyorum; çünkü Türk Milleti sıkıntının ne olduğunu bu savaşta gördü. Buna rağmen kimseye boyun eğmedi, dilenmedi, imanına ve Türklüğüne güvenerek bu ülkeyi düşmana karşı amansızca savundu.”… Atatürk’ün, altında bir at ile köy köy dolaşarak ulusuna olan güvenini anlattığını vurgulayan Tayiş Anamız… Mühimmat depolarından mermi ve silahları cepheye taşıyan “Çılgın Tayiş” lakaplı kahraman Türk kadını… Ve Fatma Hızal Anamız… Çanakkale’nin Büyük Anafarta Köyü’nden… Savaş sırasında 7 yaşında… “Rum kızlarıyla çok iyi arkadaştık. Savaşla birlikte onların bize karşı davranışları da değişti. Bir gün yakın arkadaşım olan bir Rum çocuk, ‘Sizi kıtır kıtır keseceğiz!’ dedi. Ben de ona, ‘Biz sizi keseceğiz!’ dedim. Sabah bir kalktık, köyde bir tek Rum kalmamış. Hepsi köyü terk etmiş, kaçmış.” Bugün yüreğimde Menderes nehrinin bir damlası kadar yeri ve değeri olmayan Adnan Menderes ile düğmeye basılarak başlatılan karşı devrim hareketi; İmam-Hatip liseleri, Kuran kursları, tarikat yuvaları ve “talebe pansiyonları” üzerinden yeşerttiği Mustafa Kemal düşmanı tohumlarını vatanın dört bir yanına serpti. Sonuç? Kara çarşaflara hapsedilip, türban bayrağının direği haline getirilmiş kadınlar… Onların üç adım önünde yürüyen sakallı, cüppeli adamlar… Zehirledikleri çocukları… Kandırdıkları çocukları… Militanlaştırdıkları çocukları… Geleceğin Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti devleti düşmanları… İşbirlikçi hainleri… Kürt-İslam faşistleri… Kubilay’ın katilleri… Şeyh Sait’in torunları… Said-i Nursi’nin “talebeleri”… Apo’nun “sayın”cıları… Talabani ve Barzani’nin Türkiye’deki cariyeleri… Türk kadını, Çanakkale’de adını duyup ezberlediği Mustafa Kemal’in ardına düşenlerdir… Türk kadını, Çanakkale’de şair Brock gibi şerefsizlerin saldırısından kendisini koruyan Mustafa Kemal’inin önünde diz çöktüğünde, O’nun “Sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.” diyerek yerden kaldırdığı bir kahramanlık anıtıdır. Türk kadını, Mustafa Kemal’in “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.” diyerek güç aldığı, onurlandığı, gurur duyduğu kadındır… Bugün eğer hâlâ çocuğuna Atatürk’ü din düşmanı bir “deccal” olarak öğreten varsa, bugün eğer hâlâ çocuğuna Çanakkale’deki zaferi Atatürk’ü anmadan anlatan varsa, bugün eğer hâlâ Cumhuriyetimize karşı kin kusarak çocuklarına intikam yemini ettirenler varsa, şunu bilsin ki; onu kesinlikle ve kesinlikle Türk kadını olarak görmediğim gibi, emperyalist zalimlerin mazlum milletlerdeki nankör ve hainler için açtığı genelevlerinde kendileri için her zaman hazır bir yatak bulundurduğunu da anımsatmak isterim.
|