w
|
Gökçe Fırat |
Analar, bayraklar, çocuklar Atatürkçü güçlerin zaafı ne? Türkiye’nin Atatürkçü ve solcu güçleri açısından Atatürk’ün ölümünden bu yana devam eden çok önemli bir zaaf vardır: Tabansızlık. Türkiye’nin klasik sağcı, Şeriatçı, Kürtçü güçleri açısındansa böyle bir problem hiçbir zaman yaşanmamıştır. Türkiye’nin sağ güçleri bir geleneğin devamıdırlar. Örneğin Merkez Sağ’ın daha Birinci Meclis’ten başlayan ve hiçbir zaman kesintiye uğramayan bir geleneği bulunmaktadır. Aynı durum örneğin Şeriatçılar için de, Kürtçüler için de geçerlidir. Gerçi bu güçler arasında her zaman bir beraberlik, iletişim, akışkanlık bulunmaktadır. Kimi zaman tüm bu güçler tek bir Merkez Sağ çatısı altında birleşmişlerdir, kimi zaman seçim ittifakı, kimi zamansa koalisyon cepheleri kurmuşlardır. Bugün bu güçlerin AKP-PKK işbirliği içinde bir Kürt-İslamcı faşist blok halini alması böylesi bir tarihsel mirasın sonucudur. Burada sağ güçleri birleştiren ideolojik zeminin üzerinde durmamız gerekir: Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı. Gerek Şeriatçılık, gerek Kürtçülük, gerekse liberalizm bu ülkede her zaman için kökü dışarda akımlar olmuştur, emperyalizmin ülke içindeki ajanlığını yapmışlardı ve Cumhuriyet’i yıkmak için mevzilenmişlerdir. Fakat burada emperyalizm ile bu güçler arasındaki birliktelikten ziyade bu güçlerin etrafında örgütlendikleri ideolojiye vurgu yapmak gerekir. Sağcılık başından itibaren bir ideolojik duruşun adıdır. Bu ideoloji emperyalizmin işbirlikçiliğidir, ülke içinde bölücülüktür, vatan düşmanlığıdır ama sonuçta yine de ideolojidir. Türkiye’nin sol güçleri açısındansa handikap burada başlamaktadır. Türkiye’nin sol güçlerinin bir gelenek halinde devam eden ideolojik çizgisi olmamıştır. Dolayısıyla sol güçler genel olarak hep ideolojik mücadelenin dışında örgütlenmişlerdir. Bu nedenle de ideolojik taban yaratılamamış ve solun tabansızlığı genetik bir vaka halini almıştır. Fakat gerek sağ güçlerin uyanıklığı, gerekse sol güçlerin korkaklığı sorunun tespitinde hep bulanıklık yaratmıştır: Sanki sol güçlerin tabansızlığının nedeni sol ideolojiymiş gibi sunulmuştur. Türk halkı soldan uzak durur fikri hakim kılınmıştır. Halbuki tam tersi doğrudur, solun tabansızlığının tek nedeni onun sol ideoloji etrafında örgütlenmemesidir. Sol güçler hep günübirlik politik siyasetler etrafında örgütlendiği için uzun vadeli bir gelenek ve taban yaratamamıştır. Bugün Türkiye bir Kürt-İslam faşizmine doğru sürüklenirken, sorunların çözüm noktasını da işte tam burada aramak gerekmektedir. Artık TÜRKSOLU var... TÜRKSOLU’nun tüm ulusal güçler ve sol güçler içindeki ayırdedici niteliği de en başta buradan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de CHP’den DSP’ye, oradan çeşitli derneklere ve oluşumlara kadar kendine özgü tutarlı bir ideolojisi olan tek hareket TÜRKSOLU’dur. Bundan tam beş yıl önce 8 Nisan 2002 tarihinde TÜRKSOLU’nun ilk sayısını yayınlamıştık. O günden bu yana Atatürkçü, milliyetçi, solcu bir ideolojiyi yarattık: Ulusal Sol. TÜRKSOLU en başından itibaren Türkiye’nin sorunlarının sol bir ideolojiyle çözülebileceği tespitini yaptı ve hep de bu tespitin gereğini yerine getirdi. Atatürk’ün Altı Ok programını, Türkiye’de Ulusal Sol’un ideolojisi olarak işledi, savundu ve bugüne getirdi. Atatürkçülükten her sapmanın solu zayıflattığı gerçeğinden hareketle hep Atatürkçülüğe sarıldı ve onu bütünüyle sahiplendi. Bu tür bir ideolojik zeminin yaratılması kadar önemli olan ikinci husus ise bu ideoloji etrafında mücadele yürütmekti. İdeolojisiz mücadele olamayacağı gibi, mücadeleye sevketmeyecek bir ideolojinin de önemi yoktu. Oysa bizim Ulusal Sol ideolojimiz, yani Atatürkçülük tümüyle devrimci mücadele içinde oluşmuştu. Atatürk’ün Altı Ok programı koskoca Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimleri süresince oluşmuştu. Bu kadar devrimle iç içe bir ideolojinin günümüzde de ancak böylesi bir devrimci mücadele içinde geliştirilmesi ve sürdürülmesi mümkündü. İşte diğerlerinin yapamadığı ve TÜRKSOLU’nun yaptığı da budur. TÜRKSOLU Atatürkçülüğü bir vatan savunması ve devrim programı olarak ele almış ve kendisi de tümüyle vatan savnması ve devrim mevzisinde konumlanmış, mücadeleye girişmiştir. Giriştiğimiz bu yolun uzun ve zorlu olduğunu elbette biliyorduk ve bu zorlukların devam edeceğini de görüyoruz. Ancak bugüne kadar yaratılamamış bir geleneği bir yerden başlatmak gibi bir görev TÜRKSOLU’nun omuzlarındadır. Türkiye’nin Kürt-İslamcı, sağcı ideolojik iklimini tümüyle tersine çevirmenin ve yeniden Atatürkçü, Cumhuriyetçi bir ideolojik iklime dönüştürmek gibi bir görev biçtik kendimize. Sağcı güçlerin 70 yılda yarattığını kısa bir süre içinde tersine çevirmenin imkânı elbette yoktur. Ancak gündelik siyasetin peşinde sürüklenerek aradaki bu 70 yıllık farkı kapatmanın da imkânı yoktur. İşte TÜRKSOLU bu 70 yıllık sağcı dalgaya karşı yola koyulmuştur. Mücadele ruhumuz ve kahraman ırkımız Bu sağ dalga bugün bir Kürt-İslam faşizmi halini alırken Milli Mücadele Cephesi’nin kurulması mücadelemizin geldiği aşamanın ve bize yüklediği zorunluluğun sonucudur. Bu noktada Milli Mücadele Atatürkçü ideolojiye Atatürkçü ruhun, mücadele azminin, devrimci coşkunun katılmasıdır. Her devrimci dalga ve her devrimci mücadele bir ruh yaratır. Bir insan tipi, militan tipi yaratır. Örneğin Kurtuluş Savaşı dönemimiz açısından yaratılan marşlar bunu yansıtmaktadır. Arş arş arş ileri, ileri
Hemen ardından gelen Cumhuriyet dönemi de devrimci atılımın ruhunu marşlarına yansıtmıştır. Onuncu Yıl Marşı’nın, On yılda on beş milyon
dizeleri bu dönemin ürünüdür. En dikkati çeken marşlarımızdan birisi ise Harbiye Marşımızdır. Harbiye Marşı aslında Ordu için yazılmış bir marş olmasına karşın Millet Marşı halini almıştır. Bunda elbette Türklerin ordu-millet geleneğinin de payı vardır. Bir yandan da devrim davasının ana karargâhının o dönem için ordu olması etkendir. Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız
Beşinci yıl sayımıza “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız” sloganını atmamızın bir nedeni bulunmaktadır. Burada ırk, elbette İkinci Cumhuriyetçi Kürt-İslamcı faşist sürülerinin kastettiği türden bir ırkçılığın simgesi değildir. Buradaki ırk, İstiklal Marşımızdaki “kahraman ırktır”. Beş yıl önce ilk sayımızda Arafat’ın resmi ve “İntifada’ya devam” sloganımızın bir devamıdır. Mazlumlar, Batılı-Beyaz ırka karşı aslında tek bir ırktır. Beş yıl önce bir Arap devrimcisini, üstelik ilk sayıda kapak yaparken nasıl tereddüt etmediysek, bugün Çanakkale Şehitleri abidesi altında “Yıldırımlar Yaratan Bir Irkın Ahfadıyız” diyebilmekteyiz. Kürt-İslamcı faşistlerin ise böyle bir marşı hiçbir zaman olmadı. Çünkü tarihlerinin hiçbir döneminde bir kahramanlıkları görülmedi. Çanakkale’de Türkler İngiliz İmparatorluğu’na karşı 250 bin evladını şehit verirken, bunlar o İngilizlerle dostluk cemiyetleri kuruyor, o İngiliz konsoloslukları ile Bağımsız Kürdistanın pazarlığını yürütüyorlardı. Kahramanlık Türkün emperyalizme köpeklik ise bunların rolüydü. Dolayısıyla bu köpekliklerinin marşını yapmadılar. Kendi köpekliklerinden rahatsızlık duyacaklarına bizim kahramanlığımızdan rahatsızlık duydular. Kendilerini böylece kandırmaya çalıştılar. Bugün de değişen bir rol yok. Bizler kahramanlığa onlarsa köpekliğe devam ediyorlar hâlâ. Çanakkale’de... Milli Mücadeleciler ise Çanakkale’de Kürt-İslam faşizmine karşı ilk karşı duruşu gerçekleştirdiler. Bu karşı duruşun Çanakkale’de başlatılmasının elbette tarihsel bir anlamı bulunmaktadır. Yine Kürt-İslam faşizmine karşı sadece Milli Mücadelecilerin sokağa çıkmasının da günümüz açısından çok önemli bir anlamı vardır. Fakat bunun ötesinde bir anlamı daha vardır. Milli Mücadele solun tabansızlığını aşacak bir örgütlenme olarak ortaya çıkmıştır. Örgütlenmesinin henüz ikinci ayında kitlesel bir miting düzenleyecek güce kavuşmuştur. Ama bu güç sıradan insanlarla oluşturulmuştur. Hiçbir ittifak olmadan, ideolojiden hiçbir taviz verilmeden, doğrudan sıradan insanları bir araya getirerek bir güç yaratılmaktadır. Milli Mücadele mitingine baktığınızda karşınızda, 6 aylık çocuktan, üç-beş yaşındaki çocuklara, ilkokul talebelerinden liseli gençlere, onlardan üniversiteli gençlere, orta yaşlılardan, 70’lik, 80’lik ninelere, dedelere kadar geniş bir yaş yelpazesi ile karşılaşırsınız. 6 Aylık çocukların bile döviz taşıdığı, ninelerin ayakta zor dururken bile bayrağı hep yukarda tuttuğu bir topluluktur bu. Çocuklar annelerini babalarını, anneler-babalar çocuklarını mücadeleye katmaktadır burada. Burada Türkiye’nin emeğiyle geçinen işçileri, köylüleri, memurları, yoksulları bulunmaktadır. Güçler mevkilerden, apoletlerden, cüzdanlardan değil; sadece bayrak taşıma azminden gelmektedir. Milli Mücadele solun handikapını aşma yolunda önemli bir girişimdir ve bunu Çanakkale’de ispatlamıştır. Analar, bayraklar, çocuklar meydanda bu nedenle tekvücut olmuştur. Bu ise yine bizim gibi kahraman bir ırkın faşizme karşı mücadelesinden taşınmaktadır günümüze. 1972 yılında Şili’de Sosyalist Allende Devlet Başkanı seçilmiştir. Ancak CIA’nın bir darbesi ile yıkılır. CIA’cı faşistler Devlet Başkanlığı sarayını kuşattıklarında Allende gerçek bir devrimci gibi bu faşistlere teslim etmez Başkanlık Sarayı’nı. Son kurşununa kadar savaşır ve son kurşunu da kendisine sıkar. Şili’de kanlı Pinochet faşizmi işte böyle kurulur. Bizde ise Kürt-İslamcı faşist o saraya küstahça ilerlerken Allende tavrını alacak birileri çıkmamaktadır. Kanlı Pinochet diktatörlüğünün Şili’ye maliyeti binlerce devrimcinin işkencelere alınması, katledilmesi, kaybedilmesidir. Şili’de faşizme karşı mücadele bu koşullar altında verilir. O mücadelede meydanlarda analar, bayraklar ve çocuklar vardır. Babalar ve oğullar yoktur. Çünkü babalar hapiste, oğullar ise çoktan öldürülmüştür... Neruda böylesi bir dönemde yazar “Oğulları ölen analara türkü”yü: Onlar ölmediler yok,
|