w
|
Kuzey Fırat |
Türkiye’yi böldürtmeyiz! “İsteyen görüşsün, ben PKK’ya destek olanlarla görüşmem”Geçtiğimiz günlerde, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, ABD’de çeşitli temaslarda bulundular. Ziyaretin zamanlamasının Ermeni Soykırımı iddialarının senatoda görüşülmesinin gündeme geldiği günlere denk gelmesi, diplomatik açıdan önem taşırken; ziyaret sonrasında tartışılan temel mesele, Türkiye’nin Kuzey Irak politikaları oldu. Büyükanıt ve AKP arasında K. Irak’taki Kürt yönetimiyle görüşülmesi konusunda ortaya çıkan görüş farkı, Türkiye’de Ordu ve hükümet arasındaki gerginliği ve anlayış farkını tekrar gün yüzüne çıkardı. Her ne kadar hükümet sözcüleri, kendileriyle Ordu arasında bir gerginlik ve dış politika konusunda bir fark olmadığını söyleseler de, Büyükanıt ve hükümetin, K. Irak Kürt yönetimiyle ilgili açıklamaları taban tabana zıttı.
Büyükanıt: - K. Irak’ta iki grup PKK’ya destek veriyor. Silahları bu gruplardan alıyorlar. - PKK Kandil’de değil, sınırda. Eskiden katır kullanıyorlardı, şimdi arabalarla geziyorlar. Sınır ötesi tamamen PKK’ya teslim edilmiş. AKP: - Kürt gruplarla görüşebiliriz. - Ankara, Iraklı hiçbir gruba kapılarını kapatamaz… Kısaca bu şekilde özetlenecek açıklamaların tek anlamı, Ordu ve hükümet farklı düşünüyor. Birinin milli, diğerinin siyasi kaygıları var. Büyükanıt’ın “K. Irak’taki Kürt gruplarla görüşür müsünüz” soruları karşısındaki tavrı netti: “K. Irak’ta Kürt gruplar PKK’ya destek oluyor, silah temin ediyor, PKK bu bölgede hiçbir engelle karşılaşmadan faaliyetlerine devam ediyor. Ben PKK’ya destek olanlarla görüşmem; ama isteyen görüşebilir.” “İsteyen görüşebilir.” sözü elbette hükümete söylenmiş bir söz. Abdullah Gül, bu yöndeki sorulara “Görüşülebilir.” cevabını vermiş ve Ordu’yla aralarındaki farkı ortaya koymuştu. Ordu, K. Irak’ta Kürt grupları, Türkiye için bir tehlike olarak görürken; AKP hükümeti, “Irak’taki tüm gruplarla görüşülebilir.” açıklamasıyla, bu Kürt grupları siyasi muhatap kabul ettiğini ve devletin temel politikasına aykırı hareket ettiğini beyan etmiştir. Hükümetin Kürt gruplarını muhatap kabul etmesinin en büyük nedenlerinden bir tanesinin ABD olduğu yorumlarını yabana atmamak gerekir; çünkü Kürt gruplarla görüşmenin alternatifi, K. Irak’a askeri müdahale... Bu ise, ABD’nin şimdilik en son istediği şey. Bu tartışmalar, sınır ötesi müdahale tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Özellikle “Tayyip Erdoğan, seçim öncesinde sınır ötesi operasyon yaparak milliyetçi oyları almayı hedefliyor.” türünde anlayışların da ne kadar yersiz ve geçersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Eğer sınır ötesi bir operasyon olacaksa bu operasyon, hükümete rağmen olacaktır. Hükümet, Kürt gruplarla siyasi diyalogdan yanadır. Buna karşılık Ordu’nun tavrı nettir. PKK, siyasi ve diplomatik diyalogla değil silahla bitirilebilir. Bunun için sınır ötesi operasyon kaçınılmazdır. Büyükanıt’ın açıklamaları, Ordu’nun terörle mücadelede Kürt gruplar arasında herhangi bir ayrım yapmadığını göstermesi bakımından da olumludur. Kimi Atatürkçü ve milliyetçi çevrelerin dillendirdiği ve esasında hükümetin terörle mücadele anlayışını yansıtan, PKK’yla mücadele ederken diğer Kürt gruplarla işbirliği yapmak yönündeki yanlış anlayışın görülmesi açısından da önemlidir. Ancak burada temel sorun; K. Irak’taki Kürt grupların PKK’ya destek olması değil, destek olan diğer Kürt grupları da koruyan gücün ABD olmasıdır. Barzani ya da Talabani’nin, sınır ötesi operasyon tartışmalarının en yoğun günlerinde, “Türk Ordusu’nu çiçeklerle karşılamayız.” türündeki açıklamalarının temel nedeni ABD’nin arkalarında olduğunu bilmelerindendir. Büyükanıt’ın söylediği gibi Kürt gruplar PKK’ya her türlü yardımı yaparken; ABD de, PKK’yla devamlı temas halindedir, PKK’nın faaliyetlerini yakından izlemektedir. Osman Öcalan’ın eski şoförünün, “ABD, Karayılan’la her ay görüşüyor.” açıklamaları yabana atılamaz. ABD’nin PKK’yla kimler aracılığıyla ve nasıl ilişkiye geçtiğini, ne gibi yardımlarda bulunduğunu burada sıralamanın bir anlamı yok; çünkü günlük basından hemen her gün okuyoruz. PKK’yla mücadelede, siyasi mücadeleyi bir kenara atmış Ordu’nun komuta kademesi, bu gerçekleri göz önünde bulundurmak zorundadır ve Kürt gruplar gibi PKK’nın faaliyetlerine destek olduğunu düşündüğü diğer güçlerle hesaplaşmadan, bu beladan kurtulamayacağının bilincinde olmalıdır. Türkiye’de bölücü faaliyetler artıyor İkinci olarak Büyükanıt’ın “Türkiye’yi böldürmeyiz” vurgusu önemlidir. Demek ki, Türkiye, bölünme gibi bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Bu tür açıklamalar, bölücülük vurgusu yapanların, paranoyak olmadığını, bir gerçeğin altını çizdiğini gösterir. Büyükanıt’ın, bölücülüğün yol haritasını doğru bir şekilde ortaya koyması, bölücülük karşısında izlenecek yolu da kendiliğinden ortaya çıkarmaktadır. Özellikle, PKK, insan hakları ve azınlıklara indirgenip uluslararası platformlara taşınmak isteniyor, “PKK meselesi siyasileştiriliyor.” açıklamaları, DTP’nin ve PKK’nın kuyruğunda “sivil siyaset” yapan kişi ve grupların engellenmesini beraberinde getirmek zorundadır. Ne yazık ki, bu faaliyetler içerisinde, devletin istihbarat birimlerinde ve terörle mücadele birimlerinde görev almış kişilerin yer alması, bu zamana kadar verilen mücadelenin kime karşı ve ne için olduğunun da sorgulanmasını gerektirir. Büyükanıt’ın Ankara’da düzenlenen “Türkiye Barışını Arıyor” başlıklı PKK panelini, bölücü ve yıkıcı faaliyetlere örnek olarak göstermesi -ki bu panelde eksi MİT’çi Cevat Öneş hazır bulunmuş ve panelden sonra “Devlet olarak özeleştiri yapmalıyız.” açıklamasında bulunmuştu- bu anlamda önemlidir. Yine Büyükanıt’ın “Eskiden katır kullanıyorlardı, şimdi arabalarla geziyorlar” açıklaması, Mehmet Ağar’ın “Dağdan insinler, ovada siyaset yapsınlar” açıklaması çerçevesinde değerlendirilmelidir. Başta Ordu olmak üzere, devletin terörle mücadeleye hâlâ devam eden güçleri geçmişle bir hesaplaşmaya girmek zorundadır. Bugün mücadeleye devam eden, devam etmesi gereken kişi ve kurumlar tekrar gözden geçirilmelidir. Kerkük Kürt şehri değildir ve çözüm askeridir Bu gezi sonrasında ortaya çıkan bir temel ayrım da, Kerkük’teki Kürtleştirme çabaları karşısındaki tutumdur. Hükümet Kerkük’ü Irak’ın iç meselesi olarak görüp, Kerkük’teki Türkmen kardeşlerimize karşı yapılan saldırılara sesiz kalırken; Büyükanıt, Kerkük’ün Kürtleştirilmesi karşısında sessiz kalınamayacağının altını çizmiştir. K. Irak’taki Kürt gruplarla görüşülmemesinin nedenlerinden bir tanesi de Kerkük meselesidir. Özellikle Mesut Barzani, kendisine bağlı önemli bir peşmerge gücünü Kerkük’e yığmaktadır. Bu gücün özellikle Türkmenlerin yoğun yaşadığı mahallelere yerleşecek olması, Türkmen kardeşlerimize karşı, nasıl bir sindirme ve yok etme operasyonuna girişileceğin önemli bir göstergesidir. Bu peşmerge gücünün komutanlığını bir dönem PKK’yla işbirliği içinde olan Aziz Veysi’nin yapıyor olması, Türkiye’ye verilen önemli bir mesaj aslında. Her ne kadar Kürt gruplar, Irak’ta Türkiye’nin hassasiyetlerini göz önünde bulundurduklarını söyleseler de, bunun hiçbir inandırıcılığı yok. Hem “Meseleleri diplomatik yollardan çözelim.” mesajı vermekte hem de askeri olarak Türkiye’nin önünü kesmeye çalışmaktadırlar. İşte bu farkı doğru değerlendirmek gerekiyor. Gerek Kerkük meselesinde olsun, gerekse genel olarak K. Irak’taki PKK faaliyetleri meselesinde olsun, konunun diplomatik olarak hiçbir hal yolu yoktur. Diplomatik girişimler Türkiye’nin oyalanmasından ve bölgede daha da güçsüzleşmesinden başka bir anlama gelmez. Hükümet ve Ordu arasındaki temel ayrım da burada ortaya çıkmaktadır zaten. Büyükanıt meselenin diplomatik yollarla değil askeri olarak çözülmesi gerektiğini vurgularken haklıdır ve doğru çözümü görmektedir. Mesela Kekük’te diplomatik yollarla neyi halledebilirsiniz? Şehrin, gerçek demografik yapısını gösteren belgeleri Kürtler yakmışlardır. Dışardan Kerkük’e yoğun bir Kürt göçü vardır. Özellikle PKK’lılar bu bölgeye yoğun olarak yerleşmektedirler. Türkmenler ve Araplar, Kürtler tarafından göçe zorlanmaktadır. Tüm bu meseleleri diplomatik olarak nasıl halledebilirsiniz? Böyle bir imkân var mıdır? Birincisi; genel savaş kuralları içerisinde bunun imkânı yoktur. Eğer bir taraf size savaş açmışsa ve yok etmeye çalışıyorsa en basit ve ilk olarak aynı şekilde bu saldırılara cevap verirsiniz. Bunun dışında saldırıları durdurmanın, yok olmaktan kurtulmanın yolu yoktur. Bu anlamda Türkiye’nin, kendisine karşı girişilen silahlı saldırıları, silahsız, diplomatik yollarla durdurmak çabası beyhudedir. Diplomatik değil, güçlü Türkiye Diplomasinin neden her zaman çözüm olamayacağına iyi bir örnek de, Fransa’da serbest bırakılan PKK’lılar için Türkiye’nin hiçbir şey yapamamasıdır. Brüksel’de gözaltına alınan ve Fransa’ya iade edilen PKK’nın Avrupa sorumlusu Canan Kurtyılmaz’ı Fransa serbest bıraktı. PKK’lıların yakalandığı dönem estirilen hava ise ilginçti. Özellikle, bu yılı Ermeni yılı ilan eden Fransa, Ermeni lobisinin en güçlü olduğu ve Türk düşmanlığının en açık şekilde ifade edildiği Fransa, bir anda Türkiye’nin en sadık dostlarından biri olarak ilan edilmişti. Fransa’nın, Ermeni yalanlarının yayıldığı merkez olarak Türklerden tepki çekmesini ve düşman ilan edilmesini hazmedemeyen çevreler, yakalanan PKK’lıları örnek gösterip, Fransa düşmanlığının ne kadar yersiz ve paranoyakça bir şey olduğunu kanıtlama yarışına girmişlerdi. Ancak ilerleyen süreç Fransa düşmanlarını haklı çıkardı. Fransa, ilk olarak örgütün Avrupa sorumlusunu bırakmakla, diğer örgüt militanlarını bırakmasa bile, örgüt faaliyetinin aynı şekilde kaldığı yerden devam edeceğinin mesajını vermiş oldu. Diplomasi burada da işlemedi ve Türkiye kaybetti. Fransa gibi aramızda sıcak çatışmanın olmadığı bir ülkeye bile, diplomatik yollarla istediğini kabul ettiremeyen Türkiye, sıcak çatışma ihtimalimizin yüksek olduğu gruplarla, kendi lehine nasıl bir diplomatik ilişki geliştirebilir? Diplomasi dediğimiz şey mevcut askeri güçle doğru orantılıdır. Diplomatik yollardan başarının tek yolu, güçlü bir askeri güç, izlenecek doğru bir iç ve dış politikadır. Bunların olmadığı durumlarda, ister diplomatik, ister politik, adına ne derseniz deyin, başarı şansı çok düşüktür. Hele işbirlikçi iktidarların yönettiği ülkeler için diplomatik yol, o ülkeyi sömürgeleşme ve yıkıma götüren yoldur ve ülkeyi tamamen savunmasız bırakmak için başvurulan bir yoldur. Türklerin “masa başında kaybetmesi” işte bunu ifade eder. Siz Barzani’ye gitmezseniz Barzani’yi size getiririz İşte K. Irak’ta Kürt gruplarla, onları siyasi muhatap kabul ederek görüşülmesi, Türkiye’nin bölünmesi yönünde attırılacak en büyük adım olacaktır. Büyükanıt’ın bu gruplarla görüşmeyi reddetmesinin hemen ardından, karşı taraf harekete geçirildi. Büyükanıt’ın, K. Irak’taki Kürt gruplarını, PKK’ya yardım ediyor diye suçlamasına cevap da gecikmedi. Elbette bu grupların “Hayır, bizler PKK’ya yardım etmiyoruz.” açıklamasını kastetmiyoruz. Bu açıklamadan daha önemli bir cevap, içerdeki Kürt gruplarından geldi. Büyükanıt, “Barzani’yle ya da Talabani’yle görüşmem.” derken, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, bu yıl düzenleyecekleri Nevruz kutlamalarına Talabani ve Barzani’yi de davet edeceklerini açıkladı. Elbette bu açıktan bir meydan okuma. En başta Ordu olmak üzere, Barzani ve Talabani’yi Türkiye’nin teröre karşı mücadelesinde önemli bir engel olarak gören Atatürkçü, milliyetçi güçlere karşı bir meydan okuma, aynı zamanda Kürt gruplar arasında büyük bir ayrılık varmış havası estirmeye çalışanların temelsizliğini gösteren bir gelişme. İşte bu adımı, arkasına ABD’nin ve AB’nin askeri gücünü almış bir bölücü örgütün diplomatik atağı olarak değerlendirmek gerekir. Ordu’nun Genelkurmay Başkanı’nın teröre destek verdiğini söylediği kişiler, terör örgütü tarafından ülkeye davet edilmektedir. Bunun ötesinde açıktan bir savaş çağrısı olamaz. Türk milliyetçiliğine karşı Kürt barikatı İkincisi; bu çağrı ile yapılmak istenen bir diğer şey de, oluşturulmaya çalışılan bir Kürt barikatı gerçeğinin ortaya çıkması. Gerek DTP Diyarbakır İl Başkanı Hilmi Aydoğdu’nun, gerekse Osman Baydemir’in, Nevruz’u, “milliyetçi ve şoven dalgaya karşı halkların barikatını oluşturacakları” bir fırsat olarak görmeleri, Türk devletinin ilk olarak Diyarbakır’da durdurulmaya çalışıldığını göstermektedir. Kürt gruplar, Türk Ordusu’ndan önce davranıp, Ordu’yu Diyarbakır’da durdurmayı hedeflemişlerdir. Nevruz’u Kürt bayramına çevirenler, şimdi tüm bölge Kürtlerinin toparlanacağı gün haline getirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye’de Diyarbakır merkezli bir K. Irak yaratılmaya çalışılmaktadır. Eğer Türkiye, bugün K. Irak’a müdahale edemezse, çok değil, kısa bir süre sonra Diyarbakır merkezli ortaya çıkacak Türkiye’nin K. Irak’ına müdahale edemeyecektir. Türkiye’nin K. Irak politikası ne olmalı? Büyükanıt’ın K. Irak değerlendirmesi doğru bir değerlendirmedir. Buradaki Kürt gruplarla PKK arasında herhangi bir çatışma yoktur, işbirliği vardır. O anlamda, buradaki Kürt gruplarla görüşmek, PKK’yla masaya oturmak olarak değerlendirilmelidir. Türkiye bu bölgedeki gelişmelere askeri olarak müdahale etmelidir. Ancak şunu da göz ardı etmemelidir: Bu müdahale ABD’nin yardımı ile değil, ABD’ye rağmen olacaktır. Türkiye’nin müdahale konusunda ABD’yi ikna etmek gibi bir şansı yoktur. K. Irak’taki Kürt grupların Türkiye’deki uzantılarının çalışmalarına da müdahale edilmelidir. Özellikle Nevruz’u fırsat bilip, Diyarbakır’da oluşturulmaya çalışılan Kürt barikatına engel olunmalıdır. Devletin bugün terörle mücadele eden birimleri ve kişileri tekrar gözden geçirilmeli, yeniden değerlendirilmeli, ileride bugün yaşandığı gibi kimi görevlilerin bölücü örgütün sözcülüğüne soyunmasına izin verilmemelidir. Türkiye, Kerkük’te yaşanılanlara sesiz kalmamalıdır. Buradaki Türkmen kardeşlerimizin yalnız olmadığını, savunmasız olmadığını göstermek zorundadır. Org. Büyükanıt’ın söylediği gibi terörle mücadele iki tane generale havale edilemez. Ordu fiili olarak gelişmelere müdahale etmek zorundadır. Büyükanıt’ın dediği “Türkiye’yi bölmek isteyen güçleri rüyalarından kâbusla uyandıracak dinamik güçlerin” silkelenmesi ve kendine gelmesi gerekmektedir. |