w

19.02.2007
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Tarih
Özgün
Ekonomi
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya

Yavuz Selim

Pes eden kim?Pes eden kim?

Çin’in başkenti Pekin’de K.Kore, G.Kore, ABD, Rusya, Çin ve Japonya temsilcilerinin bir araya gelerek yaptıkları görüşmelerin sonunda Kuzey Kore nükleer programını askıya almayı kabul etti. K. Kore yönetimi başta Yongban şehrindeki reaktör olmak üzere, nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerji Kurumu (UAEK) denetimine açıyor. Varılan antlaşmaya kâğıt üzerinde bakıldığında ABD zafer kazanmış gibi görünebilir; ama olayın arka planına baktığımız zaman durum ABD açısından son derece karanlık gözüküyor.

Bunun başlıca nedeni, ABD her ne kadar ödün vermez bir dış politika izliyormuş gibi görünse de, bu antlaşma sonucunda Kuzey Kore’nin nükleer şantajına karşı boyun eğmek zorunda kalmasıdır. Kuzey Kore varılan antlaşma uyarınca başlangıçta 50.000 ton olmak üzere, ABD’den her yıl karşılıksız olarak 1 milyon ton motorin ve 2 milyon kilowatt değerinde enerji alacak. Bu antlaşmayla Rusya da Kuzey Kore’nin 8 milyar dolarlık dış borcunu silmeyi kabul etti.

Bu antlaşma aynı zamanda ABD’nin Irak ve İran politikalarında batağa saplandığını ve Kuzey Kore’yle bile şu anda uğraşabilecek bir gücünün kalmadığının da onayı aslında. Kuzey Kore bu antlaşma sonucunda yalnızca nükleer santralleri denetime açmış oluyor. Daha önceden üretmiş olduğu bilinen nükleer başlıkların imhası bu antlaşma kapsamına dahil değil. ABD’nin kapatılmasını sağlamayı başarı olarak gösterdiği 1987 yılında kurulmuş olan Yongban nükleer santralinin kapasitesi ise sadece 5 megawatt gücünde (Atatürk Hidroelektrik santralinin kurulu gücü 2.400 megawatt). Reaktör kapatılsa bile daha önceden üretilmiş olan plütonyumlar ile Kuzey Kore 7-8 adet nükleer bomba daha yapabilecek durumda. Kuzey Kore elinde nükleer silahlar bulunduğu sürece ABD için potansiyel tehlike olmayı her zaman sürdürecek. Yani ileride ilişkiler bozulduğu zaman ABD’ye karşı nükleer silah kozunu tekrar kullanabilir.

ABD’li strateji uzmanları da, danışmanlar da bu gerçeğin farkında. Örneğin, BM eski temsilcisi John Bolton, ABD Başkanı George Bush’tan bu antlaşmayı kesinlikle onaylamamasını, bu antlaşmanın ABD’nin dış politikada ne kadar başarısız kaldığını göstereceğini belirtiyor. Uluslararası Kriz Grubu Doğu Asya Direktörü Peter Back da, “Gerçekte ne Bush yönetimi ne de başkası Kuzey’le konuşmak dışında başka alternatif bulamadı. Kuzey Kore’nin ABD’ye karşı açık zaferi!” diyerek durumun görünmeyen arka planını kısaca özetliyorlar. Kısacası bu krizde medya zaferi ABD’nin olsa bile, gerçek zafer Kuzey Kore yönetiminin oldu.


Gurbanguli BerdimuhammedovTürkmenistan emperyalizmin yeni hedefi

21 Aralık’ta yaşamını yitiren Saparmurat Türkmenbaşı’nın ölümünün ardından 11 Şubat’ta yapılan başkanlık seçimlerinin sonucu belli oldu. Seçimin favorisi olarak gösterilen Gurbanguli Berdimuhammedov, büyük bir farkla, oyların yüzde 89,2’sini alarak Türkmenistan’ın yeni devlet başkanı oldu.

Bilindiği üzere, Saparmurat Türkmenbaşı, Türkmenistan’ı hem Rusya hem de ABD güdümünden uzak tutan bağımsız bir politika izliyordu. Yeni seçilen Gurbanguli Berdimuhammedov da yaptığı ilk açıklamada “Türkmenbaşı’nın çizdiği yolda halkın iyiliği ve ülkenin refahı için çalışacağını” söyledi. Zaten seçimlerden önce verdiği mesajlarda da ülkenin zenginliklerini yalnızca halkı için kullanacağını söylüyordu.

Fakat Gurbanguli Berdimuhammedov’un dış politika konusunda Türkmenbaşı kadar rahat olamayacağı ortada. Dünyanın en büyük doğalgaz kaynaklarından birine sahip olan Türkmenistan, dünyadaki tüm enerji kaynaklarını denetimi altına almak isteyen ABD için Orta Asya’daki en önemli hedeflerden bir tanesi.

Kısa bir süre önce İran’ın Rusya’ya yapmış olduğu doğalgaz için OPEC benzeri bir örgüt kurma önerisi de ABD’yi son derece rahatsız etmekte. Türkmenistan’ın kurulması olası bu birliğe girmesi durumunda dünyadaki tüm doğalgaz kaynaklarının yaklaşık %50’si bu örgütün daha doğrusu Rusya’nın denetimi altına girmiş olacak. Zaten daha önceden Türkmenistan’ın Çin ile yapmış olduğu enerji antlaşması, ABD’nin dikkatlerini bu ülke üzerine çekmişti. Çin’i kontrol etmek için Özbekistan’da üs kurma çabasında başarısız olan ABD için Türkmenistan, Orta Asya’daki kilit ülkelerden bir tanesi konumuna yükseldi.

Avrupa Birliği ülkelerinin de kurulacak böyle bir oluşumdan son derece rahatsızlık duymaları şaşırtıcı olmasa gerek. Bu kış Rusya’nın Avrupa ülkelerine giden doğalgazı kesmesi sonucu Avrupa Birliği başka kaynaklardan doğalgaz sağlama yolları araştırmaya başlamıştı; fakat Türkmenistan’ın böyle bir birliğe katılması, Rusya’nın Avrupa’ya karşı elini son derece güçlendirecek. Rusya’nın enerji silahının daha fazla güçlenmesi, ne ABD’nin ne de Avrupa Birliği’nin işine geliyor. Görünen o ki, emperyalistler arası çıkar savaşı yüzünden Türkmenistan üzerinde birçok oyunların oynanacağı bir döneme giriyoruz. Dileriz ki, bu zor dönemde Berdimuhammedov da, Türkmenbaşı gibi ülkesinin hiçbir gücün denetimi altına girmesine izin vermeyip ülkesi için çalışır.


ABD'yi yunuslar koruyacakDenize düşen...

ABD son zamanlarda askeri alanlarda aldığı yenilgilerden sonra insan aklının sınırlarını zorlamaya başladı. ABD’nin bu seferki ramboları ise yunuslar ve deniz aslanları... Filmlerinde koca bir orduyu tek başına yok eden Amerikan ramboları demek ki gerçek yaşamda hiçbir işe yaramıyor.

ABD’li askeri yetkililerin açıklamalarına göre Seattle yakınlarında bulunan Kitsap-Bangor deniz üssünü dışarıdan gelebilecek terör saldırılarına karşı eğitilmiş yunuslar ve deniz aslanları koruyacak. Eğitimli yunuslar gözcü rolünü üstlenirken deniz aslanları da yaklaşan bir düşmanı saptadığında ağzındaki iple düşmanı sıkı sıkı bağlayacak.

ABD’yi bu son askeri keşfinden dolayı kutlamak gerekiyor. Artık sivil kayıplar olduğu zaman ABD yönetiminin yanıtı da hazır oldu: “Hayvan işte. Ne yapabiliriz ki?”... Böylece başlarından büyük bir belayı atmış oluyorlar. Geriye can sıkıcı ufak bir nokta kalıyor: Başlarının dertte olduğu Irak ve Afganistan’daki direnişçilere karşı bunları kullanabilecekleri bir deniz!


Putin ABD'ye rest çektiPutin: Bu oyunda ben de varım

Rusya uzun süren sessizliğini bozarak küresel emperyalizmde ben de varım mesajını ABD’ye gönderdi. Rusya lideri, Washington’u “yıkıcı” bir dış politika izlemekle suçlamış, dünyanın Amerika’nın politikaları yüzünden daha tehlikeli bir yere dönüştüğünü söylemişti.

Putin “10 yıldan daha uzun zamandır, ortaklarımızın farklı konular hakkında düşüncelerini dinliyoruz. Biz çok sabırlı ve toleranslıyız, fakat yanlış anlaşıldık” diyerek aslında farklı bir mesaj da veriyordu.

Kuşkusuz Putin bu sözleri dünya barışını düşünerek vermiyor. Putin’in ABD’ye vermek istediği politik mesaj aslında son derece açık: “Artık ekonomik olarak belimi doğrultmaya başladım. Şimdi bana yeni sömürü alanları gerekiyor. Oysa siz her tarafı ele geçirerek bana sömürecek bir alan bırakmadınız. 10 yıldan bu yana size fazla ses çıkarmamış olabilirim ama artık benim sömürü alanlarıma da el atmaya başladınız. Daha fazla açılmayın, bu oyunda ben de varım.”

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından bir kez bir Rus liderin Suudi Arabistan’ı ziyareti de bu anlamı taşıyor. Rusya bölgede ABD’nin etkinliğini kırmak ve kendi etki alanını genişletmek niyetinde.

Emperyalistler arası savaş giderek kızışacak gibi.


Taliban meydan okuyorAfganistan’da kaçacak delik kalmadı

Taliban Afganistan’daki egemenliğini genişletmeyi sürdürüyor. NATO, geçtiğimiz hafta 200 kişilik bir kuvvet ile Musa Kale’yi ele geçiren Taliban kuvvetlerine bir yanıt bile veremeden bu sefer de Helmand’ın çöllük alanlarında Veşir adlı bölgenin Taliban kuvvetleri tarafından ele geçirilmesinin şokunu yaşıyor. Taliban sözcüsü Kari Yusuf yaptığı açıklamada kentteki 33 işbirlikçi polisi tutsak olarak aldıklarını, hükümete bağlı güçlerin kenti geriye alma çalışmalarında bulunduysa da başarısız olduğunu söyledi.

ABD’nin Irak’taki başarısızlığından sonra Afganistan’da da başarısızlığa uğraması bağdaşıkları ile arasındaki çatlağı da derinleştirmeye başladı. 2006 yılında en büyük asker kaybını veren Kanada, Afganistan’daki durumun hiç iç açıcı olmadığını söyleyerek askerlerini geri çekmeye hazırlanıyor. Diğer ülkeler de ABD yönetiminin isteklerine karşı kaçak güreşmeyi tercih ediyor.

Afganistan’da 3.000’e yakın askeri bulunan Almanya ise ABD’nin tüm ısrarlarına karşın sakin olan kuzey bölgesinden güneye doğru askerlerini çekmeyi reddetti. Askeri uzmanlara göre Taliban yönetimi yakın bir zamanda bölgedeki gücünü daha da arttırarak eyaletin tamamını ele geçirecek.


Filistin'de ortak düşmana karşı birleşme zamanıFilistin’de ortak düşmana karşı artık birleşme zamanı

Mekke’de yapılan toplantının ardından El Fetih ve Hamas, ortak bir hükümet kurma konusunda nihayet anlaştı.

Yeni hükümeti kurma görevi ise, halen hükümetin başında bulunan Haniye’ye verildi.

Anlaşmaya göre Hamas’a kabine başkanlığı dahil olmak üzere dokuz, El Fetih’e altı, diğer gruplara ise dört koltuk verilecek. Kurulacak yeni hükümetin Filistin’deki iç savaşı bitireceği sanılıyor.

“Akan kanın durdurulmasının bir zorunluluk haline geldiğini ve Filistin’in geleceğini düşünerek bu karara vardıklarını” söyleyen İsmail Haniye, gelecek hakkında biraz da olsa umut veriyor.

Filistinlilerin tekrar birleşmesinden en çok rahatsız olan ise İsrail. İsrail Stratejik İşler Bakanı Avigdor Lieberman, “Filistinlilerin ulusal birlik hükümeti kurulması konusunda anlaşmaya varmalarının Hamas’a uluslararası meşruiyet vereceğinden endişe ettiğini” söyledi.

Şin Bet’in Başkanı Yuval Duşkin de, Filistinli liderlerin ulusal birlik hükümeti kurulmasıyla ilgili yapılacak görüşmelerin başarı ile sonuçlanmasının İsrail için iyi olmayacağını daha önce söylemişti.

Hamas ilk kez iktidara geldiğinde Batı ülkeleri ve İsrail için son derece tehlikeli olarak görülüyordu. Gerçekten de Hamas’ın iktidara gelirken kullandığı söylemler El Fetih’in söylemleri ile karşılaştırılamayacak kadar sertti; fakat gelinen nokta hiç de beklendiği gibi olmadı.

Hamas’ın iktidara gelmesi ile birlikte ölenler İsrail askerleri değil, Filistinli siviller oldu. Süren iç savaş sürecinde onlarca Filistinli, kardeş kavgasında can verdi. Hamas her ne kadar sert söylemlere sahip olsa da, İsrail’e karşı savaşta yürüttüğü strateji son derece yanlış bir eksene dayanıyordu.

Arafat zamanındaki milliyetçi ve laik anlayışın yerini Hamas ile birlikte dini temele dayalı bir mücadelenin almasıyla birlikte ülke büyük bir kargaşanın içine sürüklendi. Arafat’ın uyguladığı milliyetçi ve laik politikanın bir arada tuttuğu Filistin halkı, dini eksenli bu politikalar sonucu birlik olmak yerine birbirlerinin kanını dökmeyi tercih etti, ülke ikiye bölündü.

Anlaşmadan en çok rahatsızlık duyan İsrail, iç savaştan da en kârlı çıkan ülke. İsrailli yetkililerin “Olanlar bizleri ilgilendirmiyor, kendi iç sorunları.” demesi ve ardından iç savaşı fırsat bilip Mescid-i Aksa’yı yok edecek çalışmalara başlaması da bunun en büyük kanıtı.

Filisitinli liderler de herhalde bu durumu artık farketmiş olmalı.


İran: 4.'yü de bekliyoruzİran’dan Körfez’e 3. uçak gemisini gönderen ABD’ye yanıt:
“4.’yü de bekliyoruz”

ABD İran’a gözdağı vermeyi sürdürüyor. Daha önce gönderilen iki uçak gemisinden sonra ABD, üçüncü uçak gemisini de Körfez bölgesine yollamayı kararlaştırdı. İran ise yaptığı askeri tatbikatlarla, denediği yeni silahlar ile ABD’nin tüm güç gösterisine karşı ne kadar hazırlıklı olduğunu tüm dünyaya gösteriyor.

ABD’nin uyguladığı politika ise, ister istemez bize Irak’ın işgali öncesi günleri anımsatıyor. George Bush ekibi şu sıralar İran’ın terörist bir devlet olduğunu kanıtlamak için ortaya yeni kanıtlar sunsa da Irak’tan deneyimli olan dünya için sunduğu kanıtlar hiç de inandırıcı gelmedi.

Öyle ki, kendi Genelkurmay Başkanları Peter Pace bile, ABD yönetiminin İran’ı Irak’taki Şii direnişçilere patlayıcı mühimmat sağlamasıyla suçlamasına karşın, İran’ın Irak’taki Şiileri silahlandırdığı yönünde doğrudan bir kanıt olmadığını söylemek zorunda kaldı.

Demokrat Parti Senatörü Ron Wyden da, Bush’un Irak işgali öncesi oyunları bir kez daha ortaya koymakla suçladı. Kendi Genel Kurmay Başkanı tarafından bile yalanlanan Başkan Bush bakalım bu kez nasıl bir kanıt ortaya sürecek?