w

19.02.2007
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Tarih
Özgün
Ekonomi
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Tarih

Ergun Hiçyılmaz

Ergun HiçyılmazHangisi Pierre Loti’den daha ‘Türk’?

Evet, hiç kimse onun kadar Türk olamazdı. Avrupa gibi sürekli pençelerini Osmanlı’dan itibaren Türkiye’ye gösteren bir kıtanın değerli insanı, en başta Fransa olmak üzere yüzlerce düşmana rağmen Türkiye’ye olan sevgisini hiçbir zaman kaybetmemişti. Süleyman Nazif, onun için şöyle diyecekti:

“Loti, İslam ruhu ile Türk ruhunun o içten karışımına hiç yabancı kalmamıştı.”

Balkan Savaşı’ndan itibaren Hıristiyan Avrupa’sının davranışlarını ‘Can Çekişen Türkiye’ kitabında korkusuzca yazmıştı. Türkiye’de kaldığı sürede kadirbilir Türk halkı ve yönetimi onu daima bir Türk gibi karşılamıştı. Dışarıda yaşayan ama aynı biçimde içimizde var olan Pierre Loti, sadece Eyüp’te değil Divanyolu’ndan Ataköy’e ve diğer semtlerde çok büyük bir sevginin sembolü olarak yaşatılıyordu.

Ama onun nasıl bir tek Türk dostu olduğunu bilmeyenler Pierre Loti Tepesi’nin adını değiştirmeye yöneldiler. Tepkiler üzerine bu bağnaz ve cahilce öneri rafa kaldırıldı.

Eyüp’teki Çınaraltı Kahvesi de denilen bu mekânda, ilk akla gelen isimlerden biri de Pierre Loti’dir. İstanbul’da bulunduğu yıllarda Eyüp’teki bu kahveye sık sık gelir, başında fesi saatlerce oturur ve nargile içerdi. ‘Aziyade’ romanını da burada yazmıştı. Daha sonraları bu kahveye Pierre Loti Kahvesi adı verilecek ve küçük bir büstünün de bulunduğu kahve, adının çekiciliği sayesinde turistlerin de uğrak yeri haline gelecekti.

Piyer Loti

Pierre Loti: Bütün dünyaya bakın. Türkiye’yi karşılıksız seven başka biri var mı?

Pierre Loti, ‘Aziyade’ romanında da Haliç’i, dinlendiği ve nargile içtiği bu kahveden tasvir etmişti:

“Bu yukarıdan nezaret güzeldir. Haliç’in nihayetinde, Eyüp’ün muzlim peyzajı, çok eski ağaçlardan mürekkep bir ormandan, mermer beyazlığı ile çıkan mukaddes camii ve sonra muzlim renkler taşıyan ve içine mermer parçaları serpilmiş cesim mezarlıkları ile hakiki bir ölüm şehri olan hazin tepeler... Sağda üzerinde binlerce yaldızlı kayıklı Haliç, küçültülmüş bir şekilde bütün İstanbul, kubbe ve minarelerini birbirine karıştıran camiler... Eyüp’ten Saray’a kadar bütün Haliç boyunca kubbeler, minareler berrak pembe yahut alaimi-semaya ait renkler halinde irtisam ediyorlar.”

Pierre Loti, sadece Çınaraltı’nda değil, İstanbul’un diğer semtlerinde bulunan kahvelerine de giderdi. Hüseyin Rahmi, Pierre Loti’nin nargile tutkusuna şu paragrafı açmıştı:

“Türk sevgisi ile ün salmış Pierre Loti, Mahmutpaşa Camii’nin avlusunda bulunan kahvelere sık sık gelir, çınarın gölgesinde nargilesini fokurdatarak su kabarcıkları arasından geçen horultu dumanını yutarak Doğu’nun gizem perdesinin yüzyıllar gerisinden gözleri kamaştıran güzelliğine, tatlılığına ve büyüsüne kendisini kaptırırdı.”

Çınaraltı da denilen bu kahve sadece edebiyatçıların toplandığı ve nargile içerek uzun saatler sohbetler ettiği bir mekân durumunda idi. Reşat Ekrem Koçu, Pierre Loti Kahvesi’nin tarihine şu paragrafı açar:

“Pierre Loti Kahvesi’ni 1880 yılında Ragıp Ağa adında bir Bulgaristan göçmeni açmıştı. Kahvenin o zamanki adı da Ragıp Ağa Kahvehanesi idi. Aynı zamanda mahalle bekçisi de olan Ragıp Ağa, o tarihlerde kırkını aşkın, başında ağabani fes, beyaz ve kollu bir yelek giyer, beyaz şalvar üstüne beyaz sakız kuşağını sarar, ayaklarında beyaz çorap, katır kundura giyer ve ehli dil, kalender bir adamdı. Kahve daha sonra Seyfullah adındaki bir çırağa kaldı, sonra Kambur Halit’e, ondan Yakup’a,ondan da Haşim Dağdeviren’e geçti. Haşim Dağdeviren, kahveyi 1926’dan 1955 yılına değin otuz yıl işletmiştir. 1955’ten sonra Ali adında birinin 9 yıl kirası altında kalan kahveye 1964 yılında yıkılmak üzere iken Sabiha Tansuğ elini uzatmıştır.”

Yahya Kemal Beyatlı ve Faruk Nafiz Çamlıbel, Çınaraltı Kahvesi’nin müdavimleri arasında idi. Hem Emirgân’ın güzelliğinin hem de nargile içmenin tadına varırlarken, varlıkları ile Çınaraltı Kahvesi’ne ayrı bir değer katarlardı. Çınaraltı Kahvesi’nin önemini anlatan isimlerden biri de Mehmet Dülger’dir:

“Rahmetli babam, üstad Yahya Kemal Beyatlı ile Çınaraltı Kahvesi’nde nargile içerlerdi. Çok güzel şiirler yazan Yahya Kemal’e babam şiirlerini ezberden okurdu. Beş yaşlarında olmalı idim. Beraberce nargile fokurdattıklarını hatırlıyorum.

Türkiye’nin dostları kim?
Eyüp ve çevresi Pierre Loti ile özdeşleşmişti. Ne yazık ki bunu fark edemediğimizi gösterenler de içimizden birileri olmuştu.

Loti, Fransızların ‘Illistirasyon’, ‘Petite Journal’ gibi kalburüstü dergilerine öykülerle Türkiye ile ilgili anılarını da yazmıştı. Yedi düvelin Osmanlı düşmanı olduğu bir dönemde akademi üyesi bir yazarın mazlumdan yana çıkışı az iş değildir.

Sadece bu içtenliği bile Pierre Loti’yi sevmemize yeter. Zaten toplasanız ve nakl-i yekün alsanız Pierre Loti ve Claude Farrer’den başkasını Türkiye’nin yanında göremezsiniz.

İstanbul’da onların adının olması bu ‘şükran’ın ifadesidir. Pierre Loti’nin Türkiye’nin yaşadığı bozgun dönemine gerçekten içten bakması ve bizden yana tavır alması toplumu oldukça etkilemişti.

İstanbul’a geldiğinde neredeyse devlet başkanlarına uygulanan protokol içinde karşılanıyor, bando mızıka çalıyordu. Halk ise kendilerinden yana olan bu yazarı bağrına basmak için birbirini çiğniyordu. Göğsünde Osmanlı nişanı taşıyan Loti, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da aynı sevgi ve ilgi görecek, Atatürk’ün katında da onurlandırılacaktı.

Dönemin itibarlı aydın dergisi Servet-i Fünun’un “Pierre Loti efendiler İstanbuldalar” diyerek fotoğraf ve intibalarını yayımlaması, diğer dergi ve gazetelerin sayfalar ayırması ona verilen önemi gösterir.

Özetle, Pierre Loti’yi sevmek için her şey mevcuttur. Gazete ve dergiler fire vermeden ‘Fransızların meşhur mütefekkiri’ için tartışma bile yapmazlar. Onu Türk Arif Efendi olarak adlandırmışlar ve bizden biri olarak görmüşlerdi. Loti’nin Fransa’da hakiki ismi olan Julien Viaud yerine Arif Efendi olarak telakki edilmesinde, onun kendisini ‘Şark insanı’ görmesinin büyük payı vardır.

“Emile Zola’ya tercih edilen yazar”

Fransız Akademisi çok seçkin yazarları bünyesinde toplamıştı. Akademiye üye olmada, edebi değer dışında siyaset de dahil çeşitli özellikler aranıyordu. Loti’yi üyelik için destekleyenlerin başında Alphonse Daudet geliyordu. Seçim günü geldi çattı. İzlanda Balıkçısı yazarının rakipleri vardı, bunlar arasında edebiyat dünyasında ayrı ayrı bakımlardan ün salmış üç kişi bulunuyordu: Emile Zola, Ferdinand Fabre ve Henri dö Bornier. Loti ancak altıncı turda, Ronald’ın Kızı yazarının altı ve Ferdinand Fabre’nin yedi oyuna karşılık on sekiz oyla seçildi. Bu seçimde bir tek bile oy almayan Zola’nın gönlü yaralandı. Loti, kırk bir yaşında, ünlü kurulun en genç üyesi oluyordu.

“Avrupa’ya karşı Avrupalı bir Türk gibi”

Yıl 1913... Amerika’yı çabucak unutan Loti, yeniden sevdiği Doğu’ya yöneliyor, İslam savunmasını ele alıyordu. ‘Can Çekişen Türkiye’de gerçek Türkiye’nin önceleri de ne olduğunu ortaya koymaya çalışıyordu. Türklerin Avrupa’da kazandıkları kıyıcı ve barbar millet iftirasını yıkmaya, yok etmeye gayret ediyordu. İstanbul’da 1911’deki yangından mahvolan evsiz ve giyeceksiz kalmış mutsuzları gösteriyordu. Ve öfkesini şöyle dile getirecekti:

“Hıristiyan milletlerin hiçbiri ‘Yeter, acıyın! Yapmayın!’ diyerek ortaya çıkmayacak. İmzalanmış anlaşmaları, verilmiş ya da yazılı sözleri çiğneyerek hepsi bitkin avın üzerine saldırmaya bakıyor. Fransa gibi parçalamada lekelenmek isteyenler var; ama işitilecek kadar gür bir sesle insaf edin diye bağıran yok. Bir tek kişi bile yok. Utansın! Avrupa utansın, sözde Hıristiyanlığı utansın! Sanıyorum ki, hayatımda ilk kere ‘Modern savaş utansın!’ diye haykıracağım neredeyse.”