w
|
Özgür Erdem |
Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörü Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kürt-İslam diktatörlüğünün ilk adımı olacak Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde her dönem bir tartışma yaşanmıştır. 70’leri hatırlarsak, Ankara semalarında jetler bile uçmuştur. Ancak Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı hakkında yürütülen tartışmaların, öncekilerin kat be kat üstünde olduğu görülüyor.
Mesele, AKP’nin Meclis çoğunluğuna sahip olması ve bu nedenle Cumhurbaşkanını tek başına seçecek olmasından daha büyük. Cumhurbaşkanını AKP’nin tek başına belirlemesinin ne kadar demokratik olacağından da öte bir şey. Herhangi bir Cumhurbaşkanlığı değişiminden öte bir değişiklik söz konusu. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması Türkiye açısından bir milat olacak. Öncelikle Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte iki önemli gelişim yaşanmış olacak. Birincisi, AKP iktidarı boyunca Sezer’in vetolarına takılan tüm icraatlar hızla gerçekleştirilecek. Örneğin, AKP’nin Sezer’in vetoları nedeniyle bir türlü istediği gibi gerçekleştiremediği kadrolaşma hızlanacak. Bunun dışında Cumhurbaşkanlığı makamının sağladığı tüm avantajlardan da yararlanılacak. Sadece Cumhurbaşkanının yetkisinde olan çeşitli atamalar hızla gerçekleştirilecek. Dolayısıyla karşımızda dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı olacak. Peki, dizginlenemeyen ve yetkileri artırılmış bir AKP iktidarı ne anlama geliyor? Bunu AKP iktidarının 5 yıllık uygulamalarına baktığımızda anlayabiliyoruz. Türkiye, AKP iktidarıyla birlikte Kürt-İslam sentezinin örnekleriyle karşılaştı. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte rejim, sadece Kürt-İslam sentezinin bir ürünü olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir diktatörlüğe de dönüşecek. Başkanlık: Padişah-Vezir yönetimi geri geliyor Öncelikle Kürt-İslam faşist diktatörlüğünün yönetim biçimi ‘başkanlık’ olacak. Tayyip Erdoğan’ın Amerikan Başkanlık sistemini öven açıklamaları hatırlanacaktır. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Cumhurbaşkanının yetkileri artırılacak, sonra da adım adım başbakanın yetkileriyle Cumhurbaşkanının yetkileri tek bir pota altında eritilmeye başlanacak. Cumhurbaşkanının atama, onay ve denetim görevleriyle Başbakanın yürütme görevlerinin Başkanda birleştirilmesiyle birlikte rejim bir tek adam yönetimine dönüşmüş olacak. Ayrıca Başkanlık sisteminin bir gereği olarak, ABD’deki gibi bir yönetim biçimiyle karşı karşıya kalacağız. Bakanlar adım adım Tayyip Erdoğan’ın birer danışmanı durumuna dönüşecek. Erdoğan bir padişah-halife, bakanlar ise adeta bir vezir olacak. Osmanlı dönemi yönetim biçimine böylelikle geri dönülmüş olacak. Böylelikle AKP iktidarının Atatürk Cumhuriyeti’ni tasfiye planı dilediği hızda ilerleyecek ve onu dizginleyecek hiçbir kurum da kalmamış olacak. AKP rejiminin en belirgin özelliği, şüphesiz halk düşmanlığı ve Erdoğan’ın eleştiri kaldıramamasıydı. Mersin’de Tayyip Erdoğan’ın bir çiftçiye “Ananı da al git!” demesi unutulmadı. Erdoğan’ın bu halk düşmanı karakteri Başkanlıkla birlikte şüphesiz artarak devam edecek. Bugün Erdoğan’ı protesto ettiği için sadece gözaltına alınıp korkutulanlar, yarın bir bir tutuklanacak, hatta bir kısmı idam edilecek. Ordu düşmanı rejim: Komutanlar emekli edilecek Şemdinli provokasyonu ve Tayyip Erdoğan’ın Ordu ve askerlik hakkındaki açıklamalarına bakınca, Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde orduyla ilişkileri konusunda bir fikir sahibi olabiliriz. Ordu, Türkiye’deki Şeriat hayallerinin her zaman karşısında olmuştur. Bu yüzden Türkiye’deki Şeriatçı hareketler istisnasız Ordu düşmanıdır. Hilmi Özkök gibi ‘şiir gibi geçindiği’ bir Genel Kurmay Başkanına rağmen AKP, Ordu’nun temel yapısındaki Atatürkçülüğü bir türlü hazmedememesinden ötürü, sürekli frenlemek durumunda kaldı. Bu nedenle AKP, iktidarı süresince Ordu’yla mücadele içinde kaldı. Şemdinli provokasyonuyla o dönem henüz Genel Kurmay Başkanı olmamış Yaşar Büyükanıt’ın aleyhinde bir kampanya başlattı. Atabeyler Operasyonu’yla bu Ordu düşmanı kampanya devam etti. Hatta Hrant Dink suikastının ardından Ogün Samast’la fotoğraf çektiren jandarma üzerinden de Ordu’ya karşı bir saldırı düzenlenmek istedi. Tabii, Erdoğan’ın Başkan olmasıyla birlikte durum bir anda değişecek. Genel Kurmay Başkanını atama hakkını eline alan Erdoğan’ın imzalayacağı ilk kararnamenin Büyükanıt’ın emeklilik kararı olacağından kimsenin şüphesi olmasın. Üst düzey Ordu komutanları arasında büyük bir temizliğe girişilecek ve ‘şiir gibi geçinilecek’ komutanlardan oluşacak bir komuta heyeti oluşturulacak. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyemeyen bir ordunun bu kararlara da direnmesini kimse beklemesin. Üst düzey komutanlar bazında kontrol altına alınan Ordu içindeki ilerici subaylar üzerinde de büyük bir baskı kurulacak. ‘Genç subaylar’ın hareket alanı kısıtlanacak ve ordu öncelikle gerici ‘genç subaylar’la doldurulmak istenecek. Bu nedenle Harp Okullarına imam-hatip mezunlarının da alınması sağlanacak. İlk aşamada AKP’ye direnişi kırılan Ordu, süreç içerisinde mollalarla doldurularak bir Molla ordusuna dönüştürülecek. Ve AKP’nin Kürt-İslam diktatörlüğünün devamı için gereken askeri güç, bu şekilde sağlanmış olacak. “Yan gelip yatmayan” Amerikan jandarması Ordu yaratılacak “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.” açıklaması sanırız herkesin hatırındadır. Bu açıklamanın temelinde şüphesiz derin bir Ordu düşmanlığı vardır. Ancak bu açıklamanın tam da Lübnan’a İsrail çıkarları için asker gönderme tartışmaları yürütülürken yapılması önemlidir. Başkanlığı ele geçirmesiyle birlikte Tayyip Erdoğan’ın ‘yan gelip yatmayan’ bir ordu yaratacağından kimsenin şüphesi olmasın. Türk Ordusu örneğin ABD’nin İran’a düzenleyeceği bir operasyonda vurucu güç olacaktır. Ve tüm dünyada, ABD’nin ihtiyaç duyduğu her bölgede, Afganistan’da olsun, İsrail’de olsun, İran ve Irak’ta olsun, gönüllü jandarmalık yapacaktır. Böylece mollalaşan ve gericileşen Ordu’nun bir yandan da Amerikancılaşması ve bölücülüğe ses çıkarmayan bir yapıya dönüşmesi sağlanmış olacak. Türk toplumunda Amerikan düşmanlığının tavan yaptığı ve dünyadaki en yüksek orana çıktığı bir dönemde ABD ile Cumhuriyet tarihinin en sıcak ilişkileri kuruldu. Aynı şekilde Ortadoğu’da Filistin, Suriye ve Lübnan’a yönelik işgalci saldırılarını artıran İsrail’e de en büyük destek yine AKP’den geldi. Hatta bu yazı yazılırken İsrail Başbakanı Olmert, Erdoğan tarafından kabul ediliyor. Üçüncü Dünya’daki faşist diktatörlüklerin değişmez karakteri, emperyalizmle işbirlikçilik olmuştur. Halk düşmanı rejimler, halk düşmanlığını yalnızca kendi sınırları içinde değil, dünya çapında sürdürürler. Türk halkının düşmanı olan bir rejim tabii ki Filistin halkının ya da Irak halkının dostu olamaz. Bu gerçek Erdoğan’ın başında bulunacağı Kürt-İslam diktatörlüğünde de geçerli olacaktır. Kendi halkına, tüm Ortadoğu halklarına, hatta tüm Üçüncü Dünya halklarına düşman bir rejimle karşı karşıya olacağız. 5 yıllık AKP iktidarında ilk örneklerini gördüğümüz dış politika tercihlerinin daha da pervasız hale geldiğini hep beraber göreceğiz. Türk düşmanı Kürt-İslam diktatörlüğü Tayyip Erdoğan’ın Türkiyelilik kimliği üzerine dedikleri sanırız herkesin hatırındadır: “70 yıllık tarihinde Türkiye katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda ‘tekçi’ olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir... Resmi ideoloji, ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir.’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir.” Fazla söze gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın Türkiyeli kimliği üzerine düşündüklerini defalarca yazdık ve eleştirdik. Ümmetçi bir zihniyete sahip olan AKP tabii ki ulusal bir kimliği savunmayacaktır. Ancak Erdoğan rejimi Türk kimliğini kabul etmemekle kalmamakta, Türk kimliğine karşı bir kampanya yürütmektedir. Türk olmayan her tür kimlik, barış, demokrasi adı altında, biraz da AB ve ABD’nin de dayatmalarıyla el üstünde tutulmaktadır. Bugün AKP iktidarı altında Türk kimliği değil, Kürt kimliği, Çerkez kimliği, Laz kimliği makbuldür. Başkanlığıyla birlikte bu konuda da pervasızlaşacak Erdoğan, Türk kimliğine karşı bir savaş başlatacaktır. “Hepimiz Türk’üz!” yürüyüşlerini yasaklayan, PKK teröristlerinin karşısında dikmediği polislerini Atatürk resimleriyle yürüyen Milli Mücadele Derneği’nin karşısına çıkaran bir zihniyetin Başkanlık döneminde neler yapacağını varın bir de siz düşünün. Bugün AKP “Türk’üm” demeyi yasaklamaktadır. Yarın ise Türk olmayı yasaklayacaktır. Göreceksiniz, nüfus cüzdanlarında etnik kökene ilişkin bir bölüm de eklenecektir. Ve yazılacak seçenekler içinde Kürt olacak, Laz olacak, Çerkez olacak; ama Türk olmayacaktır. En iyimser tahminle ‘Türkmen’ ya da ‘Yörük’ olacaktır! Tüm milliyetçiler tutuklanacak Faşizmin yıllardır sol içinde kullanılan tanımlarından birisi şudur: “Büyük sermayenin emperyalizmle işbirliği içinde ülke içindeki her tür demokratik hak ve özgürlüğü kısıtlayan diktatörlüğü.” Üçüncü Dünya’daki faşist diktatörlüklerde yükselen halk mücadelesini bastırmakta emperyalizmin her tür askeri, siyasi ve ekonomik desteği de alınır. Bu anlamda Pinochet’nin kanlı rejimi unutulmazdır. San Tiego Stadı’nda toplanan binlerce Allende taraftarını gösteren fotoğraflar faşizmi en güzel anlatan karelerdir. Erdoğan diktatörlüğünde ise statlar milliyetçilerle doldurulacaktır. Danıştay saldırısında, Atabeyler Operasyonu’nda ve Hrant Dink suikastında suçun hep milliyetçi kesimler üzerine yıkılmak istendiği, Kuvayı Milliye örgütlenmelerinin mafya çetelerine benzetilmek istendiği bir ortamda daha farklı bir şey beklenemez. Henüz rejime tam anlamıyla hakim olamayan AKP, Yargı’da da güçsüz olduğu için bu operasyonlardan istediği sonuçları alamamıştır. Başkanlığa gelmesiyle birlikte Yasama-Yürütme ve Yargı’ya tam anlamıyla hâkim olacak olan Erdoğan, operasyonları istediği gibi yürütebilecektir. Bugün 3-5 kişiyi gözaltına alabilen Erdoğan rejimi, yarın tutukladığı binlerce milliyetçiyi toplayabilmek için statları kullanmak zorunda kalacaktır. Halkın milliyetçi tepkilerini ifade edebileceği yegâne yer haline gelen statlar, yarın tepkisini gösterenlerin toplandığı açık hava nezarethanelerine dönüşecektir. Yargıtay ve Danıştay, Ulema Danışma Heyeti’ne dönüşecek AKP’nin bir türlü istediği gibi kadrolaşamadığı alan Yargı oldu. AKP tepeden atamalarla Yargı içindeki hiyerarşiye müdahale edemedi. Çünkü Yargı kendi yönetimini belirleme konusunda bir özerkliğe sahip. Üstelik yargıda hiyerarşide yükselmek büyük ölçüde kıdeme dayanıyor. Bu yüzden AKP ancak ve ancak yeni hâkim ve savcı atamalarıyla bir kadrolaşma yaratabildi. Yüksek Yargı organlarındaki atamalarda hükümetin değil de Cumhurbaşkanının yetki sahibi olması da AKP’nin elini kolunu bağlayan bir başka unsurdu. Bu nedenle Yüksek Yargı aldığı kararlarla sürekli AKP iktidarının isteklerinin dışında yer aldı. Özellikle Danıştay, adeta AKP kadrolaşmasının önünde tek başına direndi. Erdoğan’ın Başkanlığı, Yüksek Yargı üzerinde de denetim kurulmasını sağlayacak. İmam-hatip mezunu yargıç ve savcıların Yargıtay ve Danıştay gibi Yüksek Yargı organlarını işgal ettiğini göreceğiz. Böylelikle Yüksek Yargı adeta bir Ulema Heyeti’ne dönüşecek. Zaten bu konuda ilk ipucunu Tayyip Erdoğan türbanla ilgili bir tartışmada vermişti. AİHM’nin verdiği türban kararını eleştiren Erdoğan, AİHM’nin bu konuda bilirkişi olarak ulemaya başvurması gerektiğini söylemişti. Böylelikle Kürt-İslam diktatörlüğünün ‘İslam’ ayağının yasal organı da oluşmuş olacak. Kimbilir, belki de bugünkü Diyanet İşleri Başkanı’nın ‘Yüksek Ulema Heyeti Başkanı’ olarak tüm yüksek yargı organlarının üstü bir kurumu yönetir göreceğiz… Apo Meclis’e… Af tartışmalarını hatırlayalım. PKK terörünü anlaşarak bitirmek adı altında lider kadrosu dâhil tüm silah bırakan PKK’lıları affetmek AKP’nin baştan beri savunduğu program. Gelecek tepkileri göğüsleyemeyen Erdoğan şimdilik Apo’nun affını yasalaştıramıyor. Ancak PKK’nın, Apo’nun affedilmesi halinde silah bırakacağının açıklaması durumunda Erdoğan bu affın çıkmasını sağlayacaktır. Affedilen Apo’yu da Diyarbakır milletvekili olarak bir sonraki seçimlerde Meclis’te görmek sanırız sürpriz olmaz. Tabii, Apo’nun Meclis’e girmesi bir semboldür. Erdoğan’ın Başkanlığıyla birlikte PKK’yı masaya oturmaya çağıran zihniyet, Kürtçü teröre yasal zemin sağlamaktadır. “PKK’ya silah bıraktırdım.” diye propaganda yapacaklardır; ancak PKK, Meclis’e girerek silahla elde edemediğini zaten elde etmiş olacaktır. Eyalet sistemi: PKK’lı Valiler Bilindiği gibi, Başkanlık sisteminin en önemli özelliklerinden birisi federal bir yönetim biçimi olmasıdır. Nitekim Başkanlık sistemini savunan herkesin Türkiye’ye eyalet sistemini önermesi bir tesadüf değildir. İktidar, yani Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı, Başkanlıkta tek elde toplanırken, yerel iktidarlar federal yapıyla dağıtılacaktır. Böylece Türkiye’nin etnik temelde bölünmesinin ilk aşaması tamamlanmış olacaktır. Bugün birer yerel yönetim birimi olarak karşımıza çıkarılan eyaletler yarın etnik yönetim birimlerine dönüşecektir. İlk aşama olarak Doğu ve Güneydoğu’daki eyaletler PKK kontrolüne girecektir. Afla birlikte dağdan indirilen ve siyasete sokulan PKK böylece Doğu ve Güneydoğu’nun tek hâkimi olacaktır. Belediye seçimlerinde Doğu ve Güneydoğu’da pek çok ilde birinci olan DTP, doğal olarak eyalet yönetimlerinde esas söz sahibi olacaktır. Böylece geçmişin kanlı teröristlerini karşımızda birer vali olarak göreceğiz. Üniversitelerde molla yönetimi Faşist diktatörlüklerin en korktuğu kurumlardan biri üniversitelerdir. AKP bu gerçeğin bilincinde olarak iktidarının ilk günlerinden itibaren üniversiteler üzerindeki hâkimiyetini artırma peşine düştü. Üniversiteler adeta bir molla kuşatması altına alındı; ancak bu kuşatma üniversitenin ve özellikle bir kurum olarak YÖK’ün direnci nedeniyle istenilen başarıya ulaşamadı. Üniversite rektörlerinin atanmasında ve YÖK yönetiminin belirlenmesinden esas yetkili olan Cumhurbaşkanı’nın da direnci bu anlamda önemliydi. Erdoğan’ın Başkanlığıyla birlikte, AKP’nin üniversiteler üzerindeki hâkimiyeti artacaktır. YÖK yönetimini üyeleri ve başkanıyla birlikte belirleme yetkisini eline alan AKP, işte o an YÖK karşıtlığını da bırakacaktır. Ömer Dinçer gibi bürokratlarla Milli Eğitim sistemini felç eden AKP, sanırız YÖK’e de Ömer Dinçer gibi bir Başkan atayacaktır. Bir mollanın yönetimindeki YÖK de molla kuşatmasının bir molla yönetimine dönüştüğü ilk kurum olacaktır. Ve tüm üniversiteler, rektörlerinden başlayarak tepeden tırnağa değiştirilecek ve birer medreseye dönüştürülecektir. Böylece YÖK bir Medreseler Üst Kurumu’na dönüşecektir. YÖK’ün ‘özerkliğe’ karşı olduğunu yıllardır savunanlar özerk olmamanın ne anlama geldiğini işte o zaman anlayacaktır. Namaz kılmayanların ya da türban takmayanların asistan olması bile mümkün olmayacaktır. Faşist medya ve ulusal basın üzerinde diktatörlük Faşist diktatörlüklerin ortak özelliği basını tamamen kontrol etmek ve muhalif olanı korkutup susturmaktır. Bu özellik anlaşılan Tayyip Erdoğan’ın Başkanlığı döneminde de geçerli olacak. Ancak Kürt-İslam diktatörlüğünün bir başka işlevi daha olacak. Halk ve basın üzerindeki faşist baskıyı yalnızca iktidar kurmayacak. Basının kendisi de bu baskının bizzat uygulayıcısı ve destekçisi olacak. Kısacası basının faşistleştirilmesiyle karşı karşıya olacağız. Şu an Türk medyasının büyük bir otosansür uyguladığı söylenebilir. Bir kısım Kürtçü ve Şeriatçı basın, zaten AKP’ye koşulsuz desteğini sunuyor. Geri kalan grupların ise tamamına yakını Erdoğan iktidarıyla kurdukları iş ilişkileri ve birtakım ekonomik çıkarlar nedeniyle AKP’nin en azından karşısında yer almıyor. Ancak Türk medyası aynı zamanda bir sansür de uyguluyor. Kürt-İslamcı olmayan düşüncelerin ifade edilmesine neredeyse tüm yazarlar ve medya kuruluşları karşı çıkıyor. Basında Atatürkçü ve milliyetçi görüşler adeta aforoz ediliyor. Milliyetçi eylemler ‘ırkçı hezeyan’ olarak değerlendiriliyor. Milli Mücadele’nin düzenlediği yürüyüş “Cinayeti sahiplendiler” başlığıyla adeta polise ihbar ediliyor. Bir yandan da statlardaki “Hepimiz Türk’üz!” pankartlarına dahi karşı çıkılıyor. TÜRKSOLU ve benzeri Atatürkçü yayınların başına ne geleceğini tartışmaya bile gerek yok. Gerek tazminat davalarıyla gerekse kapatma davalarıyla Atatürkçü-milliyetçi basın yok edilmek istenecektir. Çok geç olmadan… Cumhurbaşkanlığının yetkisiz ve önemsiz bir makam olduğunu düşünenler uykudan uyanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı bu ka-dar önemsizse Vakit, Cumhurbaşkanı Sezer’i niye her gün manşet yapmaktadır? Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını tercih etmeyeceği hayallerini görenler, AKP’nin bölünüp Tayyip dışında başka birisini Cumhurbaşkanı seçileceğini düşünenler de kendilerine gelmelidir. AKP, 5 yıllık iktidarı boyunca hangi konuda bölünmüştür ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde birbirine düşsün! Erdoğan milletvekili bile değilken, onu Başbakan yapmak için hep beraber yasaları bile değiştirmediler mi? Siirt milletvekili, Erdoğan için istifa etmedi mi? Başbakan koltuğuna oturan Gül, bir an olsun koltuğuna yapışmayı aklından geçirdi mi? Erdoğan, Başbakan olunca partisi üzerindeki kontrolünü mü azaldı? Erdoğan’ın Başbakanlığı önünde çok daha fazla engel vardı; ama ne yapıp edip Başbakan oldu. Ve bu noktada partisi de doğal olarak yekvücut arkasında durdu. Şimdi de Mustafa Kemal’in oturduğu o makamı, Kürt-İslam diktatörlüğünün sarayı haline getirmek için sabırsızlanıyor… Çok geç olmadan uykudan uyanıp bir şeyler yapmanın zamanıdır. Bir iktidarı devirmek kolaydır; ama bir diktatörlüğü devirmek çok zordur. |