04.12.2006
Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Özgün
Kitap
Kültür-Sanat
Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye

Kaya Ataberk

Haluk Koç

Haluk Koç açıklamalarının devamında Cumhurbaşkanlığı seçimine CHP’nin katılmayacağını söylemektedir. Eğer Koç’un bu açıklaması belirlenmiş ve üzerinde karar kılınmış CHP stratejisiyse durumun hiç de iç açıcı olmayacağını bugünden belirtmek durumundayız. CHP’nin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip’in AKP’lilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHP’nin ve Haluk Koç’un gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip de resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır.

CHP Tayyip’i Başbakan yaptı Cumhurbaşkanı yapmamalı

Solda ve CHP’de öze dönüş

Cumhurbaşkanlığı seçimi iyiden iyiye yaklaşırken, Türkiye’de tüm siyasi gelişmeler de bu eksende oluşmaya başlıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi Türk devletinin en üst düzey yöneticisinin seçilmesi anlamında zaten kritik önemi olan bir olay. Ancak bu seferki seçimin özel bir anlamı var: İlk kez Şeriatçı hareketin, bu makamı ele geçirme tehlikesiyle bu kadar yakından karşı karşıyayız. Tabi ki bizim için tehlike olarak ortaya çıkan bu durum şeriatçılar için de liderlerinin ülkeyi yönettiği bir ortamın doğması ve artık her şeye hakim oldukları bir Türkiye’ye kavuşmaları yolunun açılması anlamına gelmektedir.

Kimileri Cumhurbaşkanlığını, devleti sembolik olarak temsil eden bir kurum olarak algılamak istemektedirler. Bu, aslına bakılırsa düşülebilecek en vahim değerlendirme yanlışlarından birisidir. Cumhurbaşkanı devletin başı olarak, sadece Türkiye’yi dünya düzeyinde temsil etmesi anlamında değil ülke içindeki yargıdan, üniversitelere kadar bir çok önemli kurumun yapısının şekillendiren makam olarak da son derece önemlidir. Dikkat edilirse bu kurumlar AKP’nin yarattığı molla kadrolaşmasının belli anlamlarda gelip tıkandığı noktalardır. Geçtiğimiz dönem boyunca buralardaki kadrolaşma Cumhurbaşkanlığı tarafından engellenmiştir. Bu noktaların Şeriatçılar tarafından ele geçirilmesinin anlamı ortadadır. Tüm yargıçların, rektörlerin Tayyip Erdoğan tarafından atandığı bir Türkiye’nin artık gerçekten de ABD’nin görmek istediği ılımlı İslam devletinden bir farkı kalmayacaktır. Bunun da ötesinde Şeriatçı hareketin altında toplandığı bayrak olan türban, Emine Erdoğan’la beraber Türk devletinin başına taşınacaktır ve bu Şeriatçıların zaferinin en önemli göstergesi olacaktır.

Dahası bununla da yetinilmeyecek, cumhurbaşkanlığı başkanlığa dönüştürülerek Tayyip Erdoğan’ın hilafeti kurulacaktır. Bu Şeriatçıların “80 yıllık karanlık” adını verdikleri Türkiye Cumhuriyeti devletinin sonu Amerikancı İslam devletinin başlangıcı olacaktır.

Şeriatçılık doğası gereği bölücülükle, Kürtçülükle beraber ortaya çıkmaktadır. Bu iki hareketin ortak tarihi en az Şeyh Sait kadar eskidir. Hilafet zaten Yeni Sevr’i kabul edebilecek tek yönetim olacağı için Batının da bu kadar desteğini almaktadır. Tüm bu açıları göz önüne alarak bir değerlendirme yapıldığında Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının engellenmesinin kritik anlamı ortaya çıkmaktadır. Ancak bu noktada genel olarak solun da, CHP’nin de kafası karışıktır, yanlış strateji ve taktiklere saplanmış bir durumdadır.

Gelinen koşullar içerisinde artık Türkiye siyasetinin sağ ve sol blokları özüne dönerek yeniden saflaşmaktadır ve bloklar açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Bir yanda Yeni Sevr koşullarının uygulayıcısı olarak MHP’den, AKP’ye, Ağar’ın DYP’sine ve PKK’ya uzanan bölücü gerici sağ, diğer tarafta da ciddi bir öze dönüş süreci yaşayan Sol Blok yer almaktadır. Sol Blok cumhuriyete, bağımsızlığa sahip çıkmanın, ulus devletin, laikliğin savunucusu olarak kökenini doğal olarak Atatürk’e ve milliyetçiliğe dayandırmaktadır. Sevr tehdidinin bu kadar netleşmesi, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının bu kadar yakına kadar gelmesi tüm solu silkinmeye zorlarken CHP de önemli ölçüde bu dönüşümden payını almaktadır.

Aslında yaşanan ilginç bir dönüşüm değildir. Dünyanın tüm ezilen ülkelerinde de, Türk tarihinde de sol her zaman milliyetçi ve antiemperyalist, sağ ise her zaman işbirlikçi ve bölücü olmuştur. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreci taşların yerli yerine oturması olarak algılamak gerekmektedir. Özellikle geçtiğimiz yıl yaşanan Şemdinli provokasyonu ve ardından işin tam anlamıyla Kürt-İslam sentezi ekibinin Orduya ve Cumhuriyet’e darbesi durumuna dönüştüğünün ortaya çıkması, Savcı Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesinde Org. Yaşar Büyükanıt’ın “çete lideri” olarak adının geçirilmesi tüm sol açısından uyarıcı olmuştu. Biz TÜRKSOLU olarak AB-ABD destekli bu ekibin siyasal organının AKP olduğunu ve tüm planlarının Orduyu tasfiye ederek hem Kürt devletinin hem de hilafetin kurulması olduğunu çok önceden tespit etmiştik. Ancak Şemdinli olayından sonradır ki CHP de bu durumun farkına vararak Ordu’ya karşı girişilen bir sivil darbeden bahsedip TÜRKSOLU’nun ürettiği kavramları kullanarak yaşanan süreci açıklamaya gitti. Artık CHP de görmektedir ki AKP’ye karşı eğer varlık gösterilmek isteniyorsa bunu yapabilmenin tek yolu solun kendi özü olan Atatürkçülük ve milliyetçilik ekseninde bir direniş hattı oluşturmasından geçmektedir. Son bir ayın siyasi gündemine baktığımız zaman bile aslında Türkiye’de sağ ve sol blokun mücadelesinin hangi zeminde şekillendiği görülebilir.

Deniz Baykal

Deniz Baykal

CHP’nin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip Erdoğan’ın AKP’lilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHP’nin ve Haluk Koç’un gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip Erdoğan da resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır. Buradan bizim çıkarabildiğimiz tek sonuç ise CHP’nin Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının ne anlama geldiğinin tam farkına varamamış olduğudur. CHP, belki Tayyip Erdoğan’la o cumhurbaşkanı olduktan sonra mücadele etmeyi planlıyordur ama bunun aslında CHP’nin bile olmadığı bir Türkiye tablosuna gidiş olduğu anlaşılan kavranmamıştır. CHP, aynı hatayı bir kez yapmıştır ve Tayyip Erdoğan CHP ve Baykal sayesinde Başbakan olabilmiştir. Aynı hatayı tekrar yapmak ne anlama gelecektir sorusunun cevabı biraz da ilk hatanın sonuçlarından çıkarılabilecek bir şeydir. CHP nasıl öze dönüş sürecine girerek, Atatürkçü, milliyetçi politikalar oluşturuyorsa aynı kararlılıkla bu meclisin Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapmasını ve dolayısıyla hilafeti, bölünmeyi engellemek zorundadır. CHP’nin süreci durdurmak için bu son fırsatı değerlendirmesi tarihsel bir sorumluluktur. Sine-i millete dönerek durumu değiştirmek tek yol olarak hem bizlerin, hem de CHP’nin karşısındadır.
Tarih sizi nasıl yazsın istersiniz?

CHP’nin direndiği noktalar ve CHP’ye saldıranlar

Sağ ve sol blokun mücadelesinin özellikle ulus-devlet merkezli keskinleşmesi, CHP’nin milliyetçi bir politik hatta girmesinde yansımasını buluyor. Önemli bir gündem olarak 301. maddenin kaldırılması konusunda CHP önemli bir direniş gösteriyor. Bu noktada sadece AKP’yle değil AKP’nin örgütlediği çevrelerle de karşıya gelindi. Baykal; “Türkiye’nin bunca sorunu varken 301 için bir araya geliyorlar, zaman harcıyorlar. Başka sorunlar için gık demediler, 301’in peşine takıldılar. Çünkü hükümet istiyor, AB istiyor” diyerek bu kuruluşların aslında Şeriatçıların ve AB’nin güdümünde siyaset yürüttüğünün de saptamasını yapmıştı. 301. madde meselesinde gösterilen direncin bir benzeri de vakıflar yasasıyla ilgili olarak ortaya çıktı. Azınlıklara vakıflarının yetkilerini genişletme, yabancılara ise vakıf kurma haklarını tanıyan yasaya CHP karşı çıktı. AKP ise bir kez daha “demokrat” söylemden klasik mürteci tarzına geçerek 1936’da -yani Atatürk döneminde- CHP’nin vakıfları ve camileri ahır yaptığını iddia etti. AKP’li Hamza Albayrak’ın sarf ettiği bu sözler aslında AKP’nin Menemen ayaklanmacısı mürtecilerden hala pek farklı olmadıklarının kanıtı. O gün Atatürk’ün cumhuriyetine başkaldıran Şeriatçı bugün maalesef meclistedir ve maalesef tek fark budur. İşin daha da kötüsü bir başka mürteci Atatürk’ün koltuğuna gözünü dikmektedir.

CHP’nin Atatürkçü-milliyetçi bir çizgi izlemesi doğal olarak Kürtçü-Şeriatçı-liberal cephenin tüm oklarını da üzerine çekmesine neden oldu. Sosyalist Enternasyonal’in Şili-Santiago toplantısında DTP’liler CHP’yi ateşkesi engellediği için şikayet ettiler, PKK CHP’li Kürt vekillere “ırkçı CHP”den istifa çağrısı yaptı. Baykal ise CHP’nin ırkçı olduğu ve soldan uzaklaştığı iddialarını da milliyetçiliğin Altı Ok’tan biri olduğunu, kafatasçılık demek olmadığını, ayrıca müstemleke solcusu olmadıklarını söyleyerek yanıtladı.

Burada da TÜRKSOLU’nun “komprador sol” kavramının içeriğinin anlamı ortaya çıkmaktadır. CHP, milliyetçileşmektedir ve bu yüzden saldırıya uğramaktadır. Bu noktada sebat etmenin CHP’ye kazandıracağı ise açıktır. AB’nin ve ABD’nin Türkiye’yi bölecek projenin esas aktörleri olduğunu tespit etmek de önemlidir.

CHP Grup Başkanı Haluk Koç’un Neşe Düzel’le yaptığı röportaj bu anlamda doğru mesajlar içermektedir. Koç, özetle; Türkiye koşullarına uygun yeni bir sol anlayış geliştirmenin gerektiğini vurgulamıştır ve bunun emperyalist planları göz önünde bulundurarak yapılması gerektiğini belirtmiştir. Ardından; “Haritalar ortada, planlar ortada. Türkiye’yi bölmek isteyen siyasi sürecin arkasında dolaylı olarak Amerika, Amerika eksenli bir proje var” diyerek önemli bir çıkış yapmıştır.

Tüm bu söylenenler ve yapılanlar önemli doğrulardır ve desteklemek gerekmektedir. Ancak cumhurbaşkanlığı meselesinde CHP’nin halen çok net tavır alamaması tüm doğruları anlamsız kılabilecek kadar tehlike arz etmektedir.

CHP, Tayyip Erdoğan’a göz mü yumacak, engel mi olacak?

Baykal, erken seçim konusundaki tavrını açıklarken, Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce ülkenin muhakkak erken seçime gitmesi gerektiğini vurgulamıştı. Gerçekten de eğer bu meclisle Cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirse Tayyip Erdoğan’ın seçimden zaferle çıkması işten bile değildir. Ancak bunu hayata geçirecek AKP’yi erken seçime zorlayacak bir politika henüz ortalıkta gözükmemektedir. Haluk Koç açıklamalarının devamında Cumhurbaşkanlığı seçimine CHP’nin katılmayacağını söylemektedir: “Böyle bir seçim süreci içerisinde oy kullanmamak durumundayız. Katılmayacağız tabii… Muhalefet olarak seçime katılıp meşruiyet figüranı olmayacağız”. Eğer Koç’un bu açıklaması belirlenmiş ve üzerinde karar kılınmış CHP stratejisiyse durumun hiç de iç açıcı olmayacağını bugünden belirtmek durumundayız.

CHP’nin cumhurbaşkanı seçimi yapıldığı gün oylamaya katılmamakla çizilmiş planının vereceği tek sonuç vardır o da Tayyip Erdoğan’ın AKP’lilerin oylarıyla cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasıdır. Seçim belki CHP’nin ve Haluk Koç’un gözünde meşru olmayacaktır ama Tayyip Erdoğan da resmen Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani engellenmek istenen şey engellenmediği gibi bunun tek anlamı sözde bir pasif direnişten başka bir şey olmayacaktır.

Buradan bizim çıkarabildiğimiz tek sonuç ise CHP’nin Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının ne anlama geldiğinin tam farkına varamamış olduğudur. CHP, belki Tayyip Erdoğan’la o cumhurbaşkanı olduktan sonra mücadele etmeyi planlıyordur ama bunun aslında CHP’nin bile olmadığı bir Türkiye tablosuna gidiş olduğu anlaşılan kavranmamıştır. CHP, aynı hatayı bir kez yapmıştır ve Tayyip Erdoğan CHP ve Baykal sayesinde Başbakan olabilmiştir. Aynı hatayı tekrar yapmak ne anlama gelecektir sorusunun cevabı biraz da ilk hatanın sonuçlarından çıkarılabilecek bir şeydir.

CHP, Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yaptı, cumhurbaşkanı yapmamalı

3 Kasım 2002 seçimlerini takip eden süreci hatırlarsak, aslında bugün gelinen noktada Baykal’ın ve CHP’nin ağır bir sorumluluğu olduğu gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor. 3 Kasım’ın ertesindeki tabloda Tayyip Erdoğan bir sabıkalı olarak, muhtar bile olamayacakken CHP’nin göz yumması ve desteğiyle önce milletvekili ardından da başbakan yapılabilmiştir.

Burada yapılan hesabın AKP’nin gerçek lideriyle iktidara gelmesinin ve iktidar yıpranmasının bizzat Tayyip Erdoğan üzerinde gerçekleşmesinin üzerine kurulduğu söylenmektedir. Bugün gelinen noktadan baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı iktidar yıpranmasının, kazandığı siyasal avantajın yanında bir hiç olduğunu söylemek sanırız ki abartmak olmaz. AKP ve Tayyip Erdoğan, iktidarların umulanın da ötesinde iyi değerlendirdiler. Bugün tüm bakanlıkların kadroları AKP’li imamlar ordusu tarafından yönetilmektedir. AKP, halen Türkiye’nin en yaygın siyasi gücüdür ve milletvekilliği bile tartışmalı olan Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına doğru yürümektedir. Eğer bunun adı yıpranmaysa, bir de yıpranmasaydı neler olacaktı diye sormak dışında yapılacak bir şey kalmamaktadır.

Bu noktada CHP önemli bir kararla karşı karşıyadır. Ya girdiği öze dönüş sürecinde kararlı olacak ve Tayyip Erdoğan’a engel olacak adımı atacaktır ya da Tayyip Erdoğan’ı başbakan yaptığı gibi cumhurbaşkanı da yaparak tarihe öyle geçmenin ağırlığını yaşayacaktır. Yıpranma meselesine geri dönersek.

Yoksa, Tayyip Erdoğan gizli CHP’li mi?

Şeriatçı hareketin son on - on beş yıllık gelişimine baktığımız zaman bugün gelinen noktayı daha rahat anlayabiliriz. 1989 yerel seçimlerinde atılım yapan Şeriatçı hareket o dönemden beri gelişimini tüm hızıyla sürdürmektedir. Belediyeleri yönetmek onları yıpratmadığı gibi daha da güçlendirmiştir. Bugünkü ekonomik güçlerinin ve örgütlülüklerinin arkasında bunca yıllık birikim vardır. Refah-Yol koalisyonuyla iktidarın büyük ortağı olan Şeriatçı hareketi 28 Şubat bile durduramamıştır.

AKP ile yeniden toparlanan hareket 2002’de iktidar olmuştur ve 2007’de eğer kimse engellemezse hilafete doğru gitmeyi planlamaktadır. Bu durumun şakaya gelir bir tarafı da yoktur. Batı, Türkiye’de Sevr’i uygulamak istemektedir ve Sevr’i uygulayabilecek tek idarenin tarihte de olduğu gibi işbirlikçi bir hilafet rejimi olacağını bilmektedir.

Durum bu kadar açık ve vahimken hala Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığında AKP’nin zayıflayacağından bahsedilebilmektedir.

Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olacak, böylece AKP liderini yitirecek ve CHP karşısında zayıflayacaktır. Bu mantık neresinden tutulsa elde kalmaktadır.

2002’de Tayyip Erdoğan AKP’nin gerçek lideri olarak başbakan olsun ve partinin başında yıpransın, AKP zayıflasın diyenler bugün de Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun AKP gene zayıflasın demektedirler. Diğer taraftan Tayyip Erdoğan başbakan olduğunda, Şeriatçı hareket nasıl güçlendiyse, cumhurbaşkanı olduğunda zayıflayacağı neye dayanılarak iddia edilmektedir? Bir hareketin başındaki adam ülkeyi yönetecektir ve o hareket zayıflayacaktır...

Olayı dışardan izleyen birileri olsa olsa “bu Tayyip Erdoğan herhalde gizli CHP’li, tüm adımlarını kendi partisi zayıflasın diye atıyor” gibi bir komplo teorisi kuruyordur herhalde. Başbakanlık da zayıflamak içindi, şimdi Cumhurbaşkanlığı da herhalde AKP ve Şeriatçılık tamamen bitsin diyedir…

Bu önerilerle ciddiyetle mücadele etmenin pek olanağı yok ama tehlikenin ağırlığı da bir gerçeklik. Ve buna karşı CHP’nin atabileceği tek bir adım kalmıştır.

Sine-i millete dönün, Tayyip Erdoğan’ı engelleyin

Bu meclisin Cumhurbaşkanı seçimi yapamamasının tek yolu bu şekilde devam etmesi imkanının kalmamasından geçmektedir. Oylama yapılırken meclisi terk etmek önce savaşı düşmanın istediği zaman ve mekanda kabul edip ardından ona sen tek başına ne yaparsan yap demek anlamına gelebilir. Ama düşman bu durumda sizi dinlemez ve sizi avantajını kullanarak ezmekten kaçınmaz.

CHP, çatışmayı bu zeminde kabul etmemelidir. CHP nasıl öze dönüş sürecine girerek, Atatürkçü, milliyetçi politikalar oluşturuyorsa aynı kararlılıkla bu meclisin Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapmasını ve dolayısıyla hilafeti, bölünmeyi engellemek zorundadır. CHP’nin süreci durdurmak için bu son fırsatı değerlendirmesi tarihsel bir sorumluluktur. Sine-i millete dönerek durumu değiştirmek tek yol olarak hem bizlerin, hem de CHP’nin karşısındadır.

Tarih sizi nasıl yazsın istersiniz?