| Prof. Dr. Cihan Dura |
|
Merkez ülkeler "merdiveni itme" stratejisini nasıl uyguluyor? Bundan önceki yazılarımda, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Merkez ülkelerin uyguladığı “merdiveni itmek” stratejisini birçok defalar işledim. Bu konu çok önemli, sık sık gündeme getirilmesi gereken, üzerinde ısrarla durulması, ders alınması gereken bir konu. Bu sebepledir ki bu yazımda da aynı konuya dönüyor, Emperyalizm’in değişmez stratejilerinden birini, “merdiveni itmek” stratejisini farklı bir açıdan ele alıyor, kanıtlar ortaya koyuyorum. Başlıca kaynağım, yine Ha-Joon Chang’in kitabı: Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İletişim Yayıncılık, İst., 2003.
İktisadî tarih ortaya koymuştur ki bir ülke gelişme bakımından diğer ülkelerin önüne geçince, “sahip olduğu iktisadî ve siyasî gücü, kendisinden geride olan ülkelerin gelişmesini önleyerek daha ileri gitme” şeklinde bir strateji uygulamaktadır. İngiltere’nin, sanayileşmesini gerçekleştirdiği ve bir süper güç haline geldiği XVIII. ve XIX. yüzyıllarda yaptığı budur. Günümüzde ise ABD Türkiye gibi henüz sanayileşememiş ülkelere karşı aynı stratejiyi uygulamaktadır. G-7 içinde yer alan diğer Merkez ülkeler de bu çorbada tuzlarını eksik etmemektedir. Söz konusu strateji elbette “homojen” değildir; şu anlamda ki “hedef alınan ülke”nin ekonomik gücüne göre farklılaştırılmıştır. Bu bakımdan konuyu hedef-ülkenin güç derecesi ölçütüne göre analiz edebiliriz: Sömürgeler, yarı bağımsız ülkeler, rakip ülkeler. Uygulanan “merdiveni itme” stratejileri ise sırasıyla şunlardır: Yasaklama, eşitsiz antlaşmalar ve teknolojik engelleme. I) Sömürgelerde yasaklama XVIII. yüzyıl İngilteresi’ndeyiz. İngiltere o dönemin süper gücü, Hindistan’ı, Kuzey Amerika’yı,… sömürgeleştirmiş. Sömürgelerinde, örneğin Amerika’da sanayileşmeyi engellemek, imalat sanayiinin gelişmesini önlemek için türlü politikalar kullanıyor. Friedrich List, 1770’te İngiltere Başbakanı William Pitt’in (1708-1778) şöyle dediğini aktarır: “New Englandlıların imalata yönelik girişimlerinden rahatsızım, kolonilerimizin at nalı bile üretmelerine izin vermememiz gerekir.” Brisco’nun, Walpole yönetiminde uygulanan sömürgeci politikalara ilişkin söyledikleri de bu stratejinin özünü ortaya koyar. Peki, sömürgelerin sanayileşmesi nasıl engellendi? Yanıt: Ticarî ve sınaî alanda gerçekleştirilen düzenlemelerle… Bunlar üç madde halinde sıralanabilir: - Sömürgelerin üretim faaliyeti, sadece hammadde üretimiyle sınırlandı. Bu amaçla, sömürgelere primer üretimi (tarımı ve madenciliği) destekleyen politikalar dayatıldı. - İngiliz sanayii ile rekabet edebilecek herhangi bir imalatın önü kesildi. Bu çerçevede kimi imalat faaliyetleri yasaklandı. Sömürgelerin, İngiliz ürünleriyle rekabet edebilecek mal ihracatı yapmaları yasaklandı. - Kolonilerin pazarları yalnızca İngiliz tüccarlarına ve imalatçılarına tahsis edildi. O ülkelerin pazarlarına üçüncü ülkelerin girmesi engellendi. - Son olarak, tarifelerin sömürgelerdeki yetkililerce kullanılması yasaklandı. Bütçe gelirleri nedeniyle gerekli olduğuna karar verildiği durumlarda da başka türlü çaresine bakıldı. II) Yarı-bağımsız ülkelerde eşitsiz antlaşmalar “Merdiveni itme” stratejisi sömürgelerin dışında kalan ülkelerden “yarı bağımsız ülkeler”e karşı nasıl uygulandı? Sorunun yanıtı kısaca şudur: O ülkelerle “eşitsiz antlaşmalar” yaparak. A) XIX. yüzyılda İngiltere ve diğer “Bugünün Kalkınmış Ülkeleri” -biraz daraltarak günümüzün Merkez Ülkeleri de diyebiliriz- az gelişmiş ülkelerde, yani günümüzün Çevre Ülkelerinde sanayileşmeyi (imalatın gelişmesini) engellemek için, o ülkelere serbest ticareti dayattılar. Nasıl? “Eşitsiz antlaşmalar” yoluyla!... Bu anlaşmalarla gümrük tarifeleri düşürülüyor, çoğu kez en fazla %5 olarak belirleniyordu. Böylece bir yandan gümrük oranları düşük tutulurken, bir yandan da tarife özerkliği o ülkelerin elinden alınmış oluyordu (Bugün de Avrupa Birliği, -bir eşitsiz antlaşma olan 1995 Gümrük Birliği antlaşmasıyla- Türkiye’ye hem gümrük tarifelerini sıfırlatmış, hem de tarife özerkliğini Türkiye’nin elinden almıştır). B) İngiltere eşitsiz antlaşma taktiğini ilk olarak Latin Amerika’da uygulamıştır. Kıtadaki ülkeler siyasi bağımsızlıklarını elde ettikçe, bu süreç devam etmiştir. Uygulama ilk olarak, 1810’da Brezilya ile başlamıştır. Afyon Savaşı’nı takiben Nanking Antlaşması’yla (1842) Çin, birkaç on yıl boyunca bir dizi eşitsiz antlaşma imzalamak zorunda bırakılmıştır. 1824’ten itibaren, Tayland’la en kapsamlısı 1855’te olmak üzere eşitsiz anlaşmalar imzalanmıştır. İran’a 1836 ve 1857’de, Osmanlı İmparatorluğu’na ise 1838 ve 1861’de eşitsiz antlaşmalar dayatılmıştır. C) Çin ve Osmanlı örnekleri üzerinde biraz duralım. 1) İngilizler Nanking Antlaşması’yla Çin hükümetinden şu ödünleri kopardı: - Hong-Kong limanı İngilizlere bırakıldı. - Çin, beş limanını Avrupa ticaretine açmayı kabul etti. - Yabancı tüccarlar bu limanlarda, kendileri ya da ekonomik faaliyetleri engellenmeden, aileleri ve memurlarıyla birlikte oturabileceklerdi. Oturma hakkı İngiliz konsolosluk temsilcilerine de tanınıyordu. - Çin hükümeti limanlardan bir vergi alacaktı ama bu “hakkaniyete uygun ve normal” bir vergi olacaktı. - Çin hükümeti, ülkesi üzerinde kara ve deniz üsleri kurulmasına izin verecekti. Her türlü el koyma ve denetleme hakkından vazgeçerek, Avrupalıların satmak üzere getirdikleri -afyon ve daha beterleri dahil- tüm mallara limanlarını açmak zorundaydı. İmparatorluk hükümeti, egemenliği dışında kalacak olan kolonilerin kurulmasını da kabul ediyordu. (Bugün de Türkiye’de Alman, İngiliz… kolonileri kuruluyor, çünkü yabancılara toprak satışı serbest bırakıldı ve şu anda bile bütün hızıyla devam ediyor.) Nanking antlaşma ile, Çin’in yabancı devletlerle kuracağı ilişkilerin temelleri de atılmış oluyordu. Kolayca anlaşılıyor ki yeni düzen bir yarı-sömürge rejiminden başka bir şey değildi. Çin çok geçmeden diğer ülkelerle de, Portekiz, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’yle de aynı nitelikte antlaşmalar yapmak zorunda bırakıldı. Bu antlaşmaların çoğu, şehirleri topa tutma ya da savaş tehdidi altında imzalanmıştı. Nanking antlaşmasını tamamlayan Tientsin Antlaşması 1857’de yapıldı; bu antlaşma ile: - Açık limanların sayı beşten onaltıya çıkarıldı. - Sömürgecilere Mavi Nehir üzerinde Hank-k’eou’ya kadar sefer yapma hakkı tanındı. - Avrupalılar bundan böyle Çin yasalarına tâbi olmayacaktı. Uzlaşmaya Ruslar ve Amerikalılar da dahil olmakta acele ediyorlardı, ama İngilizlerle Fransızlar henüz tatmin olmamıştı. Bunun üzerine İmparator, Pekin’de bir konferans toplanmasını kabul etmek zorunda kaldı. Konferansta saldırganlardan özür dilemeye, açık liman sayısını artırmaya zorlandı. 2) 1820’li yıllar... İngiltere sanayi devrimini tamamlamış, dünya pazarlarında rakipsiz durumda.... İngiltere, Latin Amerika’dan Çin’e kadar, pek çok ülke ile serbest ticaret antlaşmaları imzalıyor; Osmanlı Devleti ile de 1838 Ticaret Anlaşması’nı!... Osmanlılar; bir “ekonomik tuzak” olan serbest mübadele düzenine, işte bu antlaşma ile itildi. İngiliz tüccarlar Osmanlı Devleti’nin ekonomiye müdahalesinden, iç ticarete getirmiş olduğu engellerden şikâyetçiydi. Bu nedenle, İngiltere’nin başlıca hedefi Osmanlı ülkesinde hammadde piyasasını düzenleyen rejimin serbestleşmesini sağlamaktı: Tüm yasaklamalar ve tekeller, vergi ve harçlar, iç ve transit ticaretteki rüsumlar kaldırılmalıydı. En çok yakındıkları uygulama, iç ticarette geçerli olan yed-i vahit (tekel) uygulamasıydı. İngiltere; ilk emperyalist ülke olarak kendi çıkarına olan değişiklikleri, Osmanlı’nın da çıkarına uygunmuş gibi göstermekte çok ustaydı. Bu arada “açık pazar” antlaşması da kalkınmanın tek yolu olarak gösterdi. “Büyük” Reşit Paşa; Osmanlı’nın “idam fermanı” olan 1838 Ticaret Anlaşması’nı, -tıpkı DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’nı imzalaması gibi- “kalkınma yolunu açacak” bir belge olarak imzaladı. Anlaşmanın, İngiltere bakımından en önemli hükümleri şunlardı: İngiliz tüccarları her türlü malı, hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecektir. Yed-i vahit usulü kaldırılacaktır. İngiliz tüccarı, iç ticarette en ayrıcalıklı yerli tüccardan fazla vergi ödemeyecektir. Yabancı mallar Boğazlar’dan serbestçe geçecek, transit serbest olacaktır. Bu işlemlerden hiçbir vergi alınmayacaktır. Kapitülasyonlar devam edecek, antlaşmayla tanınan yeni ayrıcalıklar öncekilere eklenecektir. Antlaşma hükümlerinden öteki devletler de yararlanabilecektir. Dikkat! Antlaşma “ilelebet mer’i ve muteber” olacaktır! 1838 Anlaşması, Osmanlı ekonomisinin her alanında son derecede zararlı sonuçlar doğurdu. Ekonomi ileri Avrupa ekonomilerinin açık pazarı haline geldi. Devletin, bağımsız dış ticaret politikası oluşturma hakkı elinden alındı. Ticaret yabancı egemenliğine geçti. Mevcut sanayiler yok oldu. Kapitalist sanayileşmeye geçiş engellendi. Ekonomik bağımsızlık yitirildi [Bkz: C. Dura, Sömürgeleşen Türkiye, İleri Yayınları, İst., 2004, ss. 109-111]. E) Yukarda somut örneklerini verdiğim “eşitsiz antlaşmalar”dan henüz bir az gelişmiş ülke iken, Japonya da nasibini almıştır. 1854 yılında dışa açılmasının ardından, imzaladığı eşitsiz antlaşmalar yüzünden tarife özerkliğini kaybetmiştir. Japonya elini kolunu bağlayan bu antlaşmaları ancak 57 yıl sonra, 1911’de ortadan kaldırabildi. Ne var ki Japonya 1876’da Kore’yi dışa açılmaya zorladığında, Batılı ülkeleri aynen taklit ederek kendisi henüz tarife özerkliğine sahip değilken, Kore’yi, tarife özerkliğinden yoksun kılacak eşitsiz bir antlaşma imzalamaya zorlamıştır. (Emperyalist ülke ister batıda ister doğuda olsun, uyguladığı strateji değişmiyor.) Latin Amerika’nın büyük ülkeleri, tarife özerkliğini, Japonya’dan önce 1880’lerde elde ettiler. Buna karşılık birçok başka ülke Birinci Dünya Savaşı’nın bitişini beklemek zorunda kaldı. Türkiye, eşitsiz antlaşmayı 1838 gibi erken bir tarihte imzalamış olmasına rağmen tarife özerkliğini elde etmek için nerdeyse yüz yıl, 1930’a kadar beklemiştir. Çin de 1929’a kadar bekledi. Amsden bu ülkelerde sanayileşmenin ancak tarifelerde (ve diğer politikalarda) özerklik elde edildikten sonra başlayabilmiş olduğunu gösterir. (Ancak Türkiye Batı’nın ezelî tuzağına yeniden düştü: 1963’de Ortak Pazar, 1995’de Gümrük Birliği antlaşmalarını imzalayarak!) III) Rakip ülkelerde teknolojik engelleme Teknolojik engelleme; bir merkez ülkenin, kendi grubundan bir ülkeye, ancak biraz geride olan ya da kendine rakip durumda olan bir ülkeye uyguladığı stratejidir. İngiltere, diğer Avrupa ülkelerinden (ve daha sonra ABD’den) gelen rekabet karşısında aradan sıyrılıp çıkmak için, bu ülkelere karşı sömürgelerde ve yarı sömürge ülkelerde kullandığı -yasaklama ve eşitsiz antlaşmalar gibi- teknikleri kullanamazdı. Bunun yerine, her zaman etkili olmasa da, “yüksek teknolojilerin yurt dışına çıkışını engelleme” yoluna, kısa bir deyişle “teknolojik engelleme” yoluna başvurdu. Bu engellemeyi iki şekilde yaptı: - Önce “uzman işçiler”in, sonra “makineler”in ülkeden çıkışını yasaklama yoluyla, - Ardından, “fikrî mülkiyet hakları” kavramını kullanarak. A) On dokuzuncu yüzyıl ortalarında kilit teknolojiler makinelerden oluşmaya başlayana kadar, geriden gelen ülkelerin kullandığı en önemli teknoloji aktarımı yolu; teknolojik bilginin büyük bir kısmının barındığı kalifiye işçilerin, ileri ülkeden diğer ülkelere doğru yer değiştirmesiydi. Bu sebeple, daha az gelişmiş ülkeler şu davranış yollarını seçtiler: - Daha ileri ülkelerden, özellikle de İngiltere’den teknolojik bilgiye sahip işçi getirttiler. - İleri ülkelerde çalışmakta olan vatandaşlarını geri getirmeye çalıştılar. Bu da çoğunlukla hükümetlerin çabalarıyla, hükümetlerin onayladığı ve yönettiği girişimler yoluyla mümkün oluyordu. Buna karşılık gelişmiş ülkeler de bu tür göçleri engellemek için, ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmadılar. Nitekim İngiltere; Fransa’nın ve diğer Avrupa ülkelerinin geniş çaplı kalifiye işçi getirtme girişimleri karşısında hemen harekete geçti. 1719’da çıkardığı bir yasa ile, kalifiye işçi göçünü, bu tür işçilerin “kaçırılmaları”nı ve yurt dışında çalıştırılmalarını yasakladı. Yasada yün, çelik, demir, pirinç ve diğer metal sanayileri özel olarak belirtiliyordu. Ancak yasa pratikte, bütün sanayileri kapsayacak şekilde uygulandı. Vasıflı işçilerin göçüne konan yasak 1825’e kadar devam etti. Yasa serbest ticaret yanlısı, Ticaret Kurulu Başkanı William Huskisson’un döneminde gevşetildi ve ancak 1842’de kaldırıldı. B) Daha sonraları teknolojiler işçilerden daha çok makinelerle bağlantılı olmaya başlayınca, bu sefer hükümet makine ihracatını denetlemeye başladı. 1750’de İngiltere, yün ve ipek sanayii alanında bir yandan “işçi kaçırma” üzerindeki cezaları artırırken, bir yandan da makinelerin, “âlet ve edevatın” ihracatını yasaklayan yeni bir yasa yürürlüğe koydu. XVII. yüzyıla kadar, dünyanın teknoloji liderlerinden biri konumunda iken Hollanda rahat davranıyor; teknolojilerini yabancılara açıyordu. Ancak teknolojik üstünlüğünü kaybettikçe bu tavrını değiştirdi ve 1751’de hükümet, makine ihracatını ve kalifiye işçi göçünü yasaklayan bir yasayı yürürlüğe koydu. Ancak yasa İngiltere’deki kadar etkili olmadı; ülke dışına vasıflı işçi ve makine çıkışı devam etti. Gelişmiş (Merkez) ülkelerden teknoloji aktarımını engellemeye yönelik önlemlerle karşı karşıya kalan az gelişmiş ülkeler (Çevre ülkeleri), ileri teknolojileri elde etmek için türlü yollar denediler. Bu ülkelerdeki girişimciler ve teknisyenler, çoğu kez hükümetlerinin açık onayıyla ve hatta cesaretlendirmesiyle (belli bazı teknolojilerin elde edilmesini ödüllendirmek gibi yollarla) rutin olarak sanayi casusluğu yapmaktaydılar. Birçok ülkede devletin kendisi İngiltere’den işçi getirilmesi işini örgütlemiş ve desteklemiştir. Gizli ya da açık bütün bu çabalara rağmen, teknolojik açıdan önde giden ülkeleri yakalamak kolay değildi. Teknoloji transferine ilişkin literatür teknolojinin büyük miktarda, kolayca aktarılamayacak örtülü (zımnî) bilgi içerdiğini göstermektedir. Dolayısiyle o dönemin kilit teknolojilerine bütünüyle hâkim olan kalifiye işçilerin getirilmesiyle de sorun halledilemiyordu. Dolayısıyla, bugünün kalkınmakta olan ülkelerinde olduğu gibi, teknoloji aktarımı, ancak “teknolojik yeterliği” geliştirmeye yönelik politikalarla desteklenmesi durumunda etkili olabilmektedir. Hükümetlerin, sınaî ekipman ithalatına vergi indirimi veya muafiyeti uygulayarak firmaların ileri teknolojileri edinmelerini teşvik etmeleri de yaygındı. C) XIX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, kilit teknolojiler o kadar karmaşık bir hale gelmişti ki kalifiye işçi veya makine ithal etmek, bir teknolojiye bütünüyle hâkim olmak için yetersiz kalıyordu. Bunun bir sonucu olarak, İngiltere kalifiye işçi göçüne ve makine ihracatına koyduğu yasakları kaldırdı. O zamandan beri, birçok sanayi koluna teknolojinin transferinde en çok kullanılan yöntem “patent lisanslaması” oldu. Bu durum, “fikrî mülkiyet hakları”nı (FMH) korumaya yönelik kurumların ve politikaların eskiye oranla daha fazla önem kazanması sonucunu doğurdu. Zamanla, teknolojik açıdan daha ileri ülkelerin, özellikle de ABD ve Fransa’nın baskısıyla, patentlerle ilgili olarak 1883 Paris Konvansiyonu’nun, telif haklarıyla ilgili olarak 1886 Bern Konvansiyonu’nun kabul edilmesinin ardından uluslararası bir FMH rejimi doğdu. *** Bütün bu tarihî gerçeklerin ışığında bugüne bakınca ne görüyoruz? Merkez ülkeler, Çevre ülkelerine karşı “merdiveni itme” araçlarının üçünü birden kullanıyorlar. Dolayısıyla Çevre ülkelerinin işi geçmişte olduğundan çok daha zor. Peki, ne yapmalı? Bence biricik çıkış yolu bu ülkelerin bir dayanışma zemininde dünya ölçeğinde işbirliğine gitmesidir. Bu da içerdeki işbirlikçilerin sindirilmesi ve etkisizleştirilmesi yoluyla sağlanabilir. Peki bu nasıl sağlanacak? Yanıtı kolay değil. Birer Kemalist olarak bu soru üzerinde kafa yormalıyız. |