04.09.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Başyazı Gökçe Fırat

Talat Turhan Uğur Mumcu ile birlikte Ziverbey işkence köşkünün önündeDevrimci ve demokrat

Sahte demokrat

Amerikancıların “demokrat” olduğu günleri yaşıyoruz...

Açıyorsunuz gazeteleri, ömrünü NATO ideallerine hizmetle geçirmiş, kendi vatanının çıkarlarını değil ABD’nin çıkarlarını savunmuş, korkak, pısırık tipler “ne kadar da demokrattı” diye uğurlanıyor.

Ama demokrasi var, “demokrasi” var...

Amerikan patentli “demokrasi”lerde, halk kendi çıkarının ne olduğunu bilemez, bu nedenle halkın çıkarını ABD tercihleri yansıtır.

Mesela halk iş güvencesi, ücretsiz eğitim, sağlık, kamu hizmeti mi istiyor, bunlar Amerikan patentli “demokrasi”de “halkın demokratik talepleri” olarak değil, statükoculuk, gericilik olarak görülür.

Mesela halk ülkesinin bağımsız olmasını istiyor, ülkesinde yabancı askerlerin, üslerin bulunmasını istemiyorsa, bu da o halkın “demokratik siyasal tercihi” değil, halkın solcuların oyununa geldiği şeklinde yorumlanır.

Kısacası Amerikan patentli demokrasilerde, ABD’nin dayattığı, kapitalist, emperyalist, sömürücü, sömürgeci, işgalci rejime itaat ederseniz “demokrat”, etmezseniz “statükocu” olursunuz...

Oysa kavramların yerli yerine oturtulması gerekir.

“Demokrat”lık, dünyanın her yerinde, antiemperyalistleri, devrimcileri tanımlamak için kullanılan bir terim olmuştur. Çünkü Amerikancı güçler dünyanın her yerinde ancak baskıyla iktidarda kalabilirler. O nedenle dünyada ABD’ye bağlı ülkelerde öteden beri faşizme varan baskıcı rejimler iş başına gelmiştir.

Latin Amerika’da Peru, Şili, Paraguay, Küba vb. ülkelerde ardı ardına Amerikancı darbeler yapılmış ve halk çok uzun yıllar diktatörlük altında inlemiştir.

Yine aynı şekilde bizim ülkemizde, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleri, İran’da Şah rejimi, Endenozya’daki kanlı dikta, Filipinler’deki askeri cunta hep Amerikancı olmuştur.

60’lı yılların yaygın tabirleriyle bu ülkeler birer “muz cumhuriyeti”dir, rejimleri ise “Filipin demokrasisi”dir. O halde Amerikancı çarpıtmayı düzeltmek gerekir: Amerikancı rejimler, diktacı, darbeci, cuntacıdır, bu anlamıyla “demokrat” değil faşisttirler. İşte bu tür darbeci, cuntacı, faşist rejimlere karşı direnen, mücadele eden, işkencelere alınan, hapislere atılan insanlara ise “devrimci ve demokrat” denir...

Bugünkü gibi “demokratlığı” devrimcilikten koparır, hem Amerikancı hem de demokrat olunabileceğini sanırsanız fena halde yanılırsınız, olsa olsa Amerikan “demokratı” olursunuz ki, bu durumda dünyanın her yerinde ABD’nin işgallerini, işkencelerini destekler bulursunuz kendinizi.

Bu anlamda ülkemizde bir yalancı demokrat kesim vardır, bir de devrimci demokrat.

Devrimci demokrat

Sahte demokratları saymaya çok gerek yok, onları biliyorsunuz. Ama bir devrimci demokrat nasıl olur o soruyu cevaplayalım.

Devrimci demokrat, 1923 yılında yoksul Anadolu’da doğar, Cumhuriyet coşkusu içinde yetişir. Çocukluğu “yerli malı” kullanarak, tutumlu olmayı öğrenerek geçer.

Gençlik yıllarında Ordu içinde bir subay olarak yer alır...

1950’li yıllar ülkesinin nasıl Atatürkçü bir ülke olmaktan çıktığını, ABD’nin güdümüne girdiğini görerek geçer.

1950’de Türkiye Amerikan çıkarları için Kore’ye 52 bin asker gönderdiğinde, o da subay olarak bu 52 bin kişinin içindedir. Orada Amerikan emperyalizmini de, Amerikan emperyalizmine hizmet eden bir ülkenin subayı olmanın vicdan azabını da öğrenir.

Ülkesine döndüğünde Amerikancıların gemi azıya aldıklarını, faşist bir diktaya doğru yol aldıklarını görür. O hale gelmiştir ki olay, Demokrat Parti, kendi ordusunu kendine düşman olarak görmüş ve orduyu tasfiye etmeye girişmiştir.

Ordu içinde demokrat maskeli faşizme karşı, Atatürkçü, devrimci ve demokrat şahlanışın içinde yer alır. 27 Mayıs İhtilali’nin etkili isimlerindendir ama bu iktidarın bile sunduğu nimetleri ve konumları reddeder. O, iktidar ve koltuk peşinde değildir, hep daha devrimci bir Türkiye için mücadele eder.

Tüm subaylık yaşamında hep birincidir, ordunun en parlak kurmayıdır.

Ama siyasette olduğu gibi ordu içinde de Amerikancılar, faşistler vardır ve Atatürkçüleri ordudan tasfiye etmeye başlarlar.

O da ordudan atılanların içindedir.

En sonunda da 12 Mart’ta faşist bir darbe ile iktidara el koyarlar.

Ama O’nu ordudan atmakla da kalmazlar, tutuklar, işkenceye alırlar. Ziverbey’de işkence köşkünde Amerikancı kontrgerillaya direnir, teslim etmez onurunu.

Hapse atılır, ailesi dağıtılır ama o yine de bildiği Atatürkçü yoldan dönmez. Hapisten çıktığı gibi Amerikancılarla, faşistlerle, kontrgerillayla mücadeleye başlar.

Mahkemelerde kontrgerillayı açıklar. Açıklamakla kalmaz, ABD’nin yeni bir darbe peşinde olduğunu da görür ve herkesi uyarır.

Kendisini devrimci mücadeleye adar, iş güç peşinde, ikbal peşinde, para peşinde koşmaz. Emekli maaşı ile, namusu ile yaşamayı seçer.

Ondan sonra kitapları ile devrimci mücadeleye katkı sunmaya başlar. Amerikan emperyalizminin suçlarını bir bir ortaya döker. Ülkemizdeki Amerikancıları teşhir eder. Kırk yılını Amerikan emperyalizmiyle ve onun uzantılarıyla mücadeleye hasreder.

Bugün 83. yaşına girerken de hâlâ ilk gençliğindeki gibidir, Atatürkçülükten hayatının hiçbir döneminde sapmamış, Amerikan emperyalizmiyle mücadeleye bir gün bile ara vermemiş, işkencelere, hapislere atılmasına rağmen ülkesinin düşmanı olmamış, ülkesinin onurunu kurtarmak için hep daha fazla vatansever olmuştur.

Atatürk’ün 6 Okunu sahiplenmiş, Atatürkçülüğü sosyalizmle birleştirmiş ama hiçbir zaman dış kaynaklı sol ideolojilerin girdabına kapılmamıştır.

Her zaman halkçı olmuş, subay olmasına karşın cuntacılık yapmamış, çözümün halkın siyasal devrimi olduğuna inanmıştır.

O’nun hayatı bir devrimci demokratın nasıl olması gerektiğinin özetidir.

O, Talat Turhan’dır...