3 S

 

07.08.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Kuzey Fırat -

Apo’dan Yılmaz Erdoğan’a yalvarıcı Kürtçülük
Yılmaz Erdoğan'dan güvercin kanadına mektup
Böyle mektupların arkasından, böyle dilekçelerin arkasından en çok söylenen ise “Kürt’le Kürtçüyü (PKK’lıyı) birbirinden ayıralımdır. PKK’lı olmayan Kürtleri yanımıza alalım”dır. Peki mümkün müdür böyle bir şey? İşte Yılmaz Erdoğan en güzel örnektir. Kimileri, “Yılmaz Erdoğan ben Kürdüm demesine rağmen, insani bir çözüm için yollara düşmüştür. Ona kulak verelim, dikkate alalım” derler. Yılmaz Erdoğan ne yapar, tüm Kürtçü tezlerle karşımıza çıkar. Öcalan da aynı şeyleri söylemektedir. O da askerlerin ölmesinden rahatsızdır, o da kanın durması için her türlü fedakârlığa hazırdır. “Yalvarıyorum size, bu meseleyi çözelim, beni kullanın, her türlü çabaya varım” diyen Öcalan değil midir? Mesele yalvarmaksa Öcalan yıllar öncesinden yalvarmaya başlamıştır zaten.

Kürtçülük Erdoğan geleneği

Gün geçmiyor ki Kürt meselesinin “çözümüne” yönelik yeni bir aydın dilekçesi verilmesin, yeni bir imza kampanyası düzenlenmesin, yeni bir aydın mektubu yayınlanmasın!

Son günlerde bu yönde atılan iki önemli adım var. Birincisi Yılmaz Erdoğan’ın göz yaşları içersinde yazdığı mektup, ikincisi daha önceden Türklüğe hakareti suç sayan 301. maddenin kaldırılması için imza kampanyası düzenleyen aydınların düzenledikleri “Bu Benim de Meselem” adlı kampanya. İki kampanyanın da ortak özelliği, Kürt meselesinin bir an önce çözülmesi.

Elbette en çok tartışılanı, gerek büyük medyada, gerekse siyasi parti liderleri arasında en çok destekleneni birincisi!

Yılmaz Erdoğan’ın yürekler parçalayan çağrısı, gizli ve açık Türk düşmanlığı yapan kesimden destek buldu.

Ne diyor Erdoğan; “Kimin dudakların ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum. Ne olur bu işi durdur. Ben siyasetten miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üzerine çöktüm bu genç ölümleri durdur diyorum.” “Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska… Hepsi Türk, Hepsi Kürt… Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş…” vs. vs.

Mektupta söylenenler yeni şeyler değil, yıllardır bizlere yapılan ucuz PKK propagandası. PKK’nın siyasi taleplerinin, siyasi söylemlerinin birer tekrarı.

“Savaşı durdurun, biran önce barış olsun, akan kan dursun” vs. gibi sözlerle Türk insanının yufka yürekliliğinden, vicdanından yararlanmaya çalışıyorlar.

Bu mektup Hürriyet gazetesinde yayınlandıktan sonra, onlarca parçaya ayrılmış Türk siyaseti Yılmaz Erdoğan etrafında birleşti! Kimler ne dedi peki;

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: “Sanatçı duyarlılığı içinde bir büyük feryadı dile getirmiş. Mayına karşı, ölüme karşı, bir insanlık çağrısı yapıyor. Barış ve kardeşlik içeren bu çağrı umarım muhattapları tarafından değerlendirilir.”

DTP Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Sakık: “Yıllardır bizim feryadımızı duyan olmadı. Ama sevgili Yılmaz’ın kaleme aldığı mektup, herkesi bu noktada yan yana getirmelidir. Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskınında bir an önce ortadan kaldırılması gerekir.”

MHP Genel Başkan Yardımcısı Murat Şefkatli: “Allah razı olsun. Şiddetin son bulması için her girişimi destekleriz.”

ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu: “Anadili Kürtçe olan bütün aydınların aynı duyarlığı ve sağduyuyu göstermelerinin tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Aydın sorumluluğuna yakışan bir tavır.”

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar: “Türkiye’de artık bir grup marjinalin dışında hiç kimse huzurun ortadan kalkmasını istemiyor. Bu sürece çözüm ortaya koymaya çalışan herkesin yanındayız.”

AKP Grup Başkan Vekili Faruk Çelik: “Kürt kökenli bir sanatçımızın ölümlere ilişkin verdiği mesajlara katılmamak mümkün değil.”

Görüldüğü gibi Türk siyaseti, DTP’sinden MHP’sine, AKP’sinden CHP’sine, diğer muhalefet partilerine kadar aradaki tüm farkları ortadan kaldırarak Yılmaz etrafında birleşmiştir. Herkes Yılmaz Erdoğan’ı desteklemektedir. PKK’nın etrafında halka olmuşlardır.

Yılmaz Erdoğan, Kürt ve Hakkarili kimliğiyle ön plana çıkmış biri. Ne var bunda deyip geçmeyin. Memleketiyle ön plana çıkmış kaç tiyatro sanatçısı tanıyorsunuz? Kaç tane sanatçı tanıyorsunuz Kürt kimliğiyle ön plana çıkmış? Zorlasanız, aklınıza elbette birkaç isim daha gelecektir mutlaka. Ve hepsinin Türk devletine karşı PKK’nın yanında yer aldığını görürsünüz.

Televizyonlarda Kürt dizilerinin yaygınlaşmasının arkasında bunların olduğunu görürsünüz. Bunları seyrederek, bunlara gülerek, bunları okuyarak, bunları dinleyerek Kürtleşen ve bundan rahatsızlık duymayan acınasıcaları görürüsünüz.

İşte Yılmaz Erdoğan’ın misyonu tam da budur. Türkleri Kürtleştirmek. Ve Erdoğan bunun başarıyla yapmaktadır!

Şimdi “Ölümleri durdurun!” diye ağlayan Yılmaz Erdoğan’ın kardeşinin, Mustafa Erdoğan’ın yıllarca PKK içersinde devlete karşı savaştığını biliyor musunuz? PKK’nın gazetesi Gündem’de köşe yazarlığı yaptığını? PKK eylemlerini savunduğunu biliyor musunuz? Yılmaz Erdoğan’a sormazlar mı: “Abine bunca yıldır neden karşı çıkmadın, kanı durdurması için silahı bırakmasını neden söylemedin?”

Herkes her konuda fikir beyan edebilir. Herkes her konuda taraf olabilir? Bunun kadar doğal bir şey olamaz elbette, bizim de buna itirazımız yok.

Yılmaz Erdoğan açıktan bölücülük yapmaktadır PKK’nın siyasi söylemlerini dillendirmektedir. Kimi salakların fark edemediği veya görmek istemediği, Erdoğan’ın hangi tarafta olduğudur.

Bir de Tayyip Erdoğan’la Yılmaz Erdoğan’ın söylemlerinin bu kadar benzeşmesi. Erdoğan soy isminden midir diye düşünüyor insan. Yılmaz Erdoğan’ın mektubunu, Tayyip Erdoğan’ın masasına bir çağrı olarak değerlendirmek de yanlış olmayacaktır. İkisininde tek amacı akan kanı durdurmaktır. Sanki mektup çok önceden hazırlanmıştır. Kim bilir?

Tek çözüm PKK’nın ortadan kaldırılmasıdır

Şimdi benzer aydınlar da silahla siyaset olmaz çağrısı yapmaktadır. Onlar da akan kanı durdurun çağrısı yapmaktadır. Doğrudur, silahla siyaset yapılmaz. Siyaset genellikle masa başında yapılır. Zaten istediğimiz PKK’ya karşı siyaset yapılması değildir. Vatanın savunulmasıdır. Bunun için gerekli önlemlerin alınmasıdır.

PKK akan kanın esas nedeni iken, bu aydınlar kanı durdurun edebiyatı yaparak Türk devletini köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadır. Ne hikmetse kanı durdurması gereken taraf, silahı bırakması gereken taraf hep Türk Ordusu olmaktadır. Taviz vermesi gereken hep Türkler olmaktadır. Kimse PKK’ya çağrıda bulunmaz!

Devlet kendisini koruyacaktır. Hem de silahla koruyacaktır. PKK’ya karşı silahlı mücadelenin dışında, başka bir mücadele şekli yoktur. Tek çözüm PKK’nın, PKK’nın tüm siyasi uzantılarının, PKK’ya destek olanların ortadan kaldırılmasıdır. Kardeşlik çözümü, “işin insani boyutunun” göz önüne alınıp meselenin çözülmesi gibi saçmalıklar unutulmalıdır. Atatürkçülerin, milliyetçilerin kafası bu konuda net olmalıdır. Bu tür aydın saçmalıklarıyla kafalar bulandırılmamalıdır.

Böyle mektupların arkasından, böyle dilekçelerin arkasından en çok söylenen ise “Kürt’le Kürtçüyü (PKK’lıyı) birbirinden ayıralımdır. PKK’lı olmayan Kürtleri yanımıza alalım”dır. Peki mümkün müdür böyle bir şey?

İşte Yılmaz Erdoğan en güzel örnektir. Kimileri, “Yılmaz Erdoğan ben Kürdüm demesine rağmen, insani bir çözüm için yollara düşmüştür. Ona kulak verelim, dikkate alalım” derler. Yılmaz Erdoğan ne yapar, tüm Kürtçü tezlerle karşımıza çıkar.

Öcalan da aynı şeyleri söylemektedir. O da askerlerin ölmesinden rahatsızdır, o da kanın durması için her türlü fedakârlığa hazırdır. “Yalvarıyorum size, bu meseleyi çözelim, beni kullanın, her türlü çabaya varım” diyen Öcalan değil midir? Mesele yalvarmaksa Öcalan yıllar öncesinden yalvarmaya başlamıştır zaten.

Kürtlerle PKK’yı birbirinden ayıralım demek, Türk- Kürt kardeşliği edebiyatı yapmak, Ordu ve millet düşmanlığından, PKK destekçiliğinden başka bir şey değildir.

Devlet bu hataya düşmüştür. PKK’ya karşı Kürtlerle birlikte mücadele edilebileceğini düşünüp, Türk Devleti, Kürrdün eline silah vermiştir, korucu yapmıştır, bu silahlardan çıkan kurşunların hedefi PKK değil Türk Devleti olmuştur. Türk Ordusu’nun bu kadar kaybının, PKK’yı bitirememesinin nedenlerinden bir tanesi işte bu yanlış stratejidir.

Kardeşlik sloganlarının yüksek sesle söylenmeye başlandığı dönemlere bakın. Bu dönemler PKK’nın silahlı saldırılarının en çok olduğu dönemlerdir. Bu sözde aydınların, “savaşı bitirin” diye feryat figan bağırdıkları dönemler yine saldırıların en çok olduğu dönemlerdir.

PKK işi sağlam tutmaya çalışır. Türk Devleti’ne, bir taraftan silahla saldırırken, bir taraftan da kendisine karşı gelişebilecek bir hareketin önüne aydınları seferber ederek geçmeye çalışır. E

ngellenmeye çalışılan hep Türk Devleti’dir. PKK’ya kimsenin sesi çıkmaz. Yıllardır bu oyun bu şekilde oynanmaktadır. Kürtle PKK’yı birbiriden ayıralım söylemlerinin de, PKK saldırılarının arttığı dönemlere rastlaması tesadüf değildir. Müdahale etmedikçe saldırganlaşan PKK, Kürt kimliğinin de öne çıkmasını sağlamaktadır. PKK saldırdıkça kendisini Kürt olarak ifade edenlerin sayısı da artmaktadır.

Kendisini Kürt olarak ifade edenlerle, PKK saldırılarının artışı doğru orantılı gitmektedir. “Ben Kürt’üm, Kürt kökenliyim aynı zamanda devletimin yanında PKK’nın karşısındayım” diyen adamlar, PKK’ya karşı mücadelede Ordu’nun eli kolu ABD veya AB tarafından iyice bağlandığında, Ordu mücadele edemez hale getirildiğinde emin olun PKK’nın safına geçecektir!

İşte Yılmaz Erdoğan gibi aydınların kendilerini son dönemlerde “Ben Kürt kökenliyim” diye rahat ifade etmelerinin nedeni, PKK’ya karşı mücadelede Ordu’nun elinin kolunun bağlanmasında, hükümetlerce bölücülüğe verilen tavizlerde yatmaktadır.

Türkçe resmi dil, ya diğerleri?

“Kürt Sorunu”na çözüm bulalım diye ağlayanların ne hikmetse hiçbir zaman vazgeçmedikleri temel şeyler değişmemektedir. Kürt dilinin özgürleşmesi, Kürtlere kültürel hakların tanınması gibi.

O zaman biz Atatürkçüler oturup baştan karar verelim. Temel politikamız ne olacak. Türkiye, kuruluş felsefesi olan tek dil, tek bayrak felsefesiyle mi sorunlarına çözüm bulacak, yoksa sorunlarını ABD eyalet sistemiyle mi çözmeye çalışacak? Yani Atatürkçü çözümde ısrar mı edeceğiz, ya da Atatürk’e karşı Şeyh Said çözümünü mü savunacağız?

Yılmaz Erdoğan Kürt sorununu çözün diye ağlarken, Kürt dilinden vazgeçmez ne hikmetse. Doğaldır. Tüm Kürtçülerin, ABD’nin, sağcıların, Atatürkçü olmayanların çözümü aynıdır.

“Süryanice var, Keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var… Bunların içinde resmi olan Türkçe’dir. Ama hepsi Türkçe kadar özgür diyelim.”

Bunları söyleyen Erdoğan’ın diğerlerinden bir farkı vardır elbet. O en azından Türkçe’yi resmi bir dil olarak kabul etmiştir!

Türkiye’de tek bir anayasa var, tek bir resmi bayrak var, tek bir hukuk sistemi bu hukuk sistemine bağlı mahkemeler var. O zaman aynı mantıkla şunu da söyleyelim. Tek bir anayasa var ama, doğuda yaşayan topluluğun yazılmamış kanunları var -belki de yazılmış- ayrı hukuk ve ceza anlayışı var, ayrı renkleri kendisine bayrak etmişler bununla kendisini ifade etmektedirler. Tüm bunları görmezden gelmeyelim. Tek bir resmi anayasamız olsun, tek bayrağımız olsun ama bunların dışındakilere sahip çıkalım, resmi anayasa ve resmi bayrak, diğer anayasa ve bayrakları özgürleştirsin! Aynı şey değil midir? Eğer resmi dil Türkçe, resmi olmayan diğer dilleri özgürleştirecekse; resmi anayasa, resmi bayrak, resmi olmayan anayasa ve bayrakları özgürleştirecektir. Doğu illerinde Türk bayrağının hemen altına bir de PKK bayrağı asalım, ama PKK bayrağı biraz aşağıda olsun ki ikisi arasındaki fark anlaşılsın, olur mu?

Erdoğan Türk’e sesleniyor. “Al bu Mezapotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştir. Sonra onu özgürleştir” diyor.

Sen yeteneksizsen kim ne yapsın kardeşim.

Tarihte kurulmuş tek bir devletin yoksa, tek bir yazılı belgen yoksa kendini sorgula.

Neden başkasının seni özgürleştirmesini istiyorsun?

Neden başkalarının kanatlarının altına girmeye çalışıyorsun.

Allah’a şükür onaltı devlet kurmuşuz, binlerce yazılı belge bırakmışız. İnsanlık varolduğu sürece de bu millet var olacak devletsiz kalmayacak, bundan kimsenin kuşkusu yok.

Hem de bileğimiz hakkıyla, kimseden yardım almadan kendi gücümüzle kurmuşuz bu devletleri. Kimse yardım etmemiş. Tersine hep düşmanlarımız olmuş, hep yalnız kalmışız, ama devletimizi kurmuşuz.

Kendisine güvenen çıkar devletini kurar, dilini konuşur ve özgürleşir. Kimseden özgürlük dilenmez. Kendisini Kürt olarak tanımlayanlar tarihlerine baksınlar, atalarında hep büyük bir gücün altında birşeyler yapmaya çalıştıklarını göreceklerdir.

Savaş, barış üzerine

Bu gibi mektupların, dilekçelerin değişmeyen bir diğer özelliği de “savaşı bitirin” çağrısının çok sık tekrarlanması. “Kirli savaşı bitirin, barış hemen şimdi” gibi sloganlar çok sık tekrarlanır.

Ortada bir savaş yokken yıllardır bunu tekrarlaya tekrarlaya ne yazık ki, kimi Atatürkçüler de aynı dili konuşmaya başladı. Onlar da yüksek sesle, “savaşı bitirelim” çağrısı yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti savaş sonrasında kurulan en büyük ve en güçlü Türk devletidir.

1920’de savaşın tarafları bellidir. Bir tarafta Fransa’sı, İngiltere’si, İtalya’sı, Yunanistan’ı ve onlara yardım eden, ülke içindeki hainler. Bir tarafta ise Türkler. Savaşın başka tarafı yoktur.

Şimdi ise yukarda saydığımız devletler açıktan saldırmazken, açıktan saldıran, ülke içindeki hainlerdir, Türk olmayanlardır. Bunlar birbirinden farklıdır. Bir tarafta yeni bir devlet kurulurken, şimdi yapılan ise kurulmuş devleti korumak. Yeterlidir veya yetersizdir tartışılır. Devlet kendisini korurken elbette silah kullanacaktır. Bir devletin kendisini silahsız koruyabilmesi imkansızdır. Bu iş hainleri ikna etmekle olmaz. Kimi neye ikna edeceksiniz? Ortada tek bir irade vardır, herkes bu iradeye saygı göstermek, uymak zorundadır. İşte o irade Türk Milleti’nin iradesidir. Türk Milleti’nin otoritesidir. Barış denilen şey de işte o iradenin kabul edilmesidir.

Bağımsızlık Savaşı, barış anlaşmalarıyla bitmez. Tüm Batılı devletler Türk Milleti’nin iradesini kabul edip, otoritesini kabul edip bu topraklardan çekilmişlerdir. Sonra da itibarlarını kurtarmak için “barıştık” demişlerdir.

“Barıştık” demekle kendilerini savaşın öznesi haline getirirler. Oysa savaşın tek öznesi vardır. O da Türk Milleti’dir. Savaşta kendi otoritesini kabul ettirmiş ve devletini kurmuştur.

Şimdi de durum benzerlik göstermektedir ama teröre karşı mücadeleyi, devleti koruma mücadelesini savaş olarak göstermenin anlamı farklıdır.

Şimdi de mesele Türk iradesinin, Türk otoritesinin kabul edilip edilmemesidir. 1920’lerde Türk otoritesini içine sindiremeyenler geldikleri yere geri dönmüşlerdi. Ama şimdi Türk otoritesini kabul etmeyen ve bu otoriteye karşı savaşanların gidecekleri bir yerleri yoktur. Kabul etmemekte ısrar edenler yok olacaktır.

Savaşı durdurun çağrısı yapanların ilk anlaması gereken budur.

Barış, Türk Milleti’ni alaya alan bölücünün, hainin safsatasından başka bir şey değildir. Barış olmasın ve olmayacaktır da.

Savaştan söz edilecekse bir tek psikolojik savaştan söz edilebilir: Türk Devleti’ne, Türk Milleti’ne karşı yürütülen psikolojik savaştan. Durması, durdurulması gereken savaş bu savaştır. Yayınlanan aydın dilekçeleri, aydın mektupları psikolojik savaşın unsurlarıdır. Devletin buna karşı önlemini alması gerekir ve Türk Milleti’nin bunlara itibar etmemesi gerekir.

Devlete saldıranla devleti koruyan eşit olabilir mi?

Devleti koruma mücadelesinde saflar nettir. Tavırların da buna göre net olması gerekir. Devlete saldıranların tavırları bu konuda, devleti savunanlara, Atatürk’ü, Cumhuriyet değerlerini, devrimlerini savunanlara örnek olmalıdır. Saldıranlar, Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrı bağımsız bir devlet kurma, Türkçeden ayrı başka bir dil konuşmak isteğinden hiçbir şekilde vazgeçmemektedirler.

Yılmaz Erdoğan’ın mektubunu Kürt meselesinin çözümü için çok anlamlı, olumlu bir girişim görenler mektubu tekrar gözden geçirsinler.

Erdoğan hiçbir “değerinden” vazgeçmiyor. “Türkçe bizim dilimizdir” diyor ama “Kürtçe esas dilimizdir” diyor. Kürtçe konuşmayı Kürtçe yazmayı savunuyor. “Hepimiz eşitiz” diyor, dağdaki PKK’lı ile Türk askerini aynı kefeye koyuyor ve kaderlerini birleştiriyor.

Erdoğan’ın vicdan çağrısını olumlu bulanlar, ellerinizi vicdanınıza koyun, PKK’ya karşı mücadele edenle, PKK’lı nasıl aynı kaderi paylaşır?

Hem Kürtçe konuşup, hem anadil nasıl Türkçe olur? Özellikle dil meselesi önemlidir. Milleti millet yapan dilidir. Milletin seviyesini, büyüklüğünü gösteren dilidir. Türkiye’de Türkçe’den ayrı bir dil konuşulması ayrı bir milletin yaratılması demek değil midir?

Elbette, Türkiye topraklarında yaşayan ve devletine, bağımsızlığa sahip çıkan, emperyalizme karşı çıkan herkes eşittir. Ben Türk’üm diyen Kürt’le elbette eşitiz, Ama “Ben PKK’lıyım, ben Kürt’üm” diyenle asla eşit değilim ve bir arada yaşayamam.

“Kürt”ün çektiği filmi izleyen, “Kürt”ün yaptığı espiriye gülen, “Kürt”ün tiyatrosuna giden ve bunları yapmakta ısrar edenler, bunların propagandasını yapanlar bilmelidir ki Türk’ün iradesine, otoritesine karşı çıkmaktadırlar.

Türk’ün otoritesine karşı çıkan Türk’ün kaderi, Kürt otoritesi altında inim inim inlemektir.