| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy |
Basra Körfezi’nde petrol
şirketlerinin imtiyaz savaşı:
1920’lerde Osmanlı İmparatorluğu parçalandığında, imparatorluğun bünyesinde yer alan Arap Yarımadası bölgesindeki ulusların kaderini tayin hakkı, İngilizler tarafından kabilelerin kaderini tayin hakkına indirgenmiştir. Bu sürece bakıldığında İran, Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman gibi birçok devletçik oluşturulmuştur. Bu devletçiklerin, ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramı altında Wilson Prensipleri uygulanarak parçalandığını, haritalara baktığımız zaman anlayacağız.
Bu bölgedeki ülkeleri bir cetvelle çizilmiş gibi düzgün biçimde birbirinden ayıran İngiliz emperyalizmi, nedense Körfez’in güneyindeki ve kuzeyindeki kuşak boyundaki ülkelere milimetrik ölçülerle sınırlar çizerek bu ülkeleri birbirinden ayırmıştır. Ayırdığı her sınır üzerine kendisine bağımlı bir aileyi yerleştirmiş ve burada birçok emirlik, devlet, krallık oluşturmuştur. Bu bölgenin ayırımındaki ana ilke (geçen sayılarda da belirtildiği gibi), Hürmüz Boğazı’nın ve Basra Körfezi’nin dünya sistemi için vazgeçilmezliğidir. Bu olgunun günümüzde gerçekleşen bir olay olmadığını, 1920’lerde de böyle olduğunu haritalardan görmekteyiz. Bu olgu günümüzde çok daha ilginç bir noktaya gelmiştir. Haritaların günümüzdeki versiyonunu incelediğimizde, geçmişte belli emirlikler, krallıklar, şeyhlikler biçiminde petrol yataklarının üzerine oturtulmuş bu bağımlı yönetimler yerine, günümüzde, demokratik yapıları savunduğunu ileri süren Yeni Dünya Düzeni doğrultusunda her petrol yatağının üzerindeki imtiyaz alanlarıyla sınırlanmış iktidarlar yığını ortaya çıkmıştır. Daha açık ifadeyle İngilizlere karşı Araplar arasındaki çelişki İngilizlerin belirlediği biçimiyle Araplar ile Osmanlı arasındaki çelişki giderek İngilizlerin bu bölgedeki petrol yataklarına göre parçaladıktan sonra bu bölge üzerinde henüz net görülmemiş yataklar üzerine yerleşmiş yoksul Arap krallıkları, Arap emirlikleri ve şeyhliklerinin oluşturduğu yapıda kendi aralarında çelişkiler görülmektedir. Bu çelişkiler ise günümüzde, her petrol yatağı üzerindeki kabilelerin yöneticileri ile işbirliği yapan şirketlerin arasında çelişkiye dönüşmüştür. Bölgedeki gerçek imtiyaz petrol şirketlerindir Bir başka ifadeyle günümüzdeki çelişkiler Amerika ve İngiltere gibi merkez ülkeler ile Arap devletçikleri arasındaki çelişkiler değil, merkez ülkelerdeki petrol şirketlerinin kolları ile bu bölgelerdeki petrol yatakları üzerinde iktidar olma çabasında olan aileler arasındaki çelişkidir. Gerçek imtiyaz ise bu yataklar üzerinde egemenlik kurmuş olan şirketlerin imtiyazı ile oluşmuş devletçiklerdir. Bu boyutuyla baktığımız zaman Harita 1-A ve Harita 1-B’de İran’daki petrol yataklarının konumunu görmekteyiz. İran’daki yataklarının konumuna baktığımızda petrol, haritada görüldüğü gibi Körfez çevresinde kuzeydoğu gidişli Körfez’in güneybatı ucundaki Desful çöküntü alanında yer almaktadır. Bunun kuzeyi Zağros Dağları ile sınırlanmakta, güneyde ise Basra Körfezi’nin içine doğru ilerlemektedir. İran’ın bütününe baktığımız zaman Harita-1B’de gördüğümüz biçimiyle petrol, İran’ın toprak alanının 30 ya da 40’ta birini oluşturan bir alanda yer almaktadır. Harita 1-A’da İran petrol yataklarının Körfez kıyısındaki uzanımını görmekteyiz. Bu bölge Basra Körfezi’nin çukur alanı ile Zağros Dağları’nın yamaçlarından başlamakta ve haritada gördüğümüz gibi İran bütünü içinde 50’de 1’lik bir coğrafik alanı kapsamaktadır.
ABD İran’da tampon bölge oluşturmaya çalışıyor Bu petrol yataklarının hemen kuzeyinde yer alan Zağros Dağları’nda Bahtiyariler, Lurlar ve Kelhurlar gibi İrani dili konuşan ama Fars olmayan topluluklar yer almaktadır. Bu bölgedeki petrol yatakları üzerinde egemen olmak isteyen İngiliz emperyalizmi, geçmişte Türklerin iktidarında olan İran devletini Farslardan oluşan bir yönetim biçimine döndürmüştür. Günümüzde ise Amerikan emperyalizmi, bu petrol yatakları üzerine yapacağı operasyonda kendisine destek olabilecek Bahtiyari ve Lurlardan ayrı devletçikler oluşturarak, petrol yataklarının kuzey kenarında İran ile sınır oluşturacak tampon bölgeler oluşturma çabasındadır. Bahtiyari ve Lur gibi kabileler ise aslında Kaçarlar döneminde etnisitesini oluşturmuş yapılardır. Irak’a baktığımız zaman ise, Irak’ta petrolün başlıca iki bölgede, yani Osmanlı’nın Musul vilayeti olan Kerkük alanında ve Osmanlı’nın Basra vilayeti olan Körfez alanında yer aldığını görmekteyiz. Bu bölgedeki petrol yatakları iki ayrı yapılanma içinde bulunmaktadır. Basra Körfezi’nin hemen güneyindeki Ramaillah bölgesindeki yatakların doğal devamı, İran’a bırakılan Abadan ve Avas bölgesi içerisinde yer almaktadır. Bunun hemen yanında, kuzeyde Kerkük Çukuru’nda yer alan petrol yatakları söz konusudur. Buradan Türkiye ve Suriye kıyısına gelen ayrı bir küçük bölge daha söz konusudur. Ama hemen aynı coğrafyada, Harita 2’de Kuveyt’i görmekteyiz. Kuveyt’teki yataklara baktığımız zaman petrol, kuzeyde Sabirya, güneyde Bulgan ve hemen bunların arasında bölünmüş bölge olarak üç ayrı bölge içinde yer almaktadır. Bunu da Harita 3’te görmekteyiz. Kuveyt’in hemen yanında yer alan bölgeye baktığımızda Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Harita 4’te de gördüğümüz gibi küçük devletçikler, emirlikler, şeyhlikler biçiminde ABD ya da yabancı petrol şirketlerinin sahaları halinde bölünmüş olduğunu görmekteyiz. Union Texas, Amoca, Gulf, International Petrol gibi 25 şirketin sahalarıyla parçalanmış bir yapı karşımıza çıkmaktadır. Petrol şirketleri işbirlikçi aileleri iktidara getirmektedir Bu bölgelerdeki iktidarın gerçekte bu petrol yatakları üzerinde imtiyaz sahibi olan şirketlerin iktidarı olduğunu ve ancak bu şirketlerle işbirliği yapan kabilelerin liderlerinin yönetici olabileceğini, bu şirketlerle işbirliği yapmayı reddeden kabilelerin yerine ise işbirliği yapan kabilelerin iktidara geldiğini görmekteyiz. Aynı olayı Suudi Arabistan için ifade etmemiz artık anlamsız olmaktadır. En önemli petrol yataklarından birisinin olduğu bu alan Aramco’nun sahası olarak karşımıza çıkmaktadır (Harita 5). Yani bu bölgedeki gerçek iktidar Aramco’dadır. Sonuncu olarak da bu bölgedeki Umman Emirliği’nin de aynı şekilde belli şirketler tarafından yönetildiğini ve iktidarın bu şirketlerde olduğu bir yapıyı görmekteyiz. Yeni Dünya Düzeni’nin amacı petrol yatakları üzerine egemen olmaktır Bu yapıya baktığımız zaman gördüğümüz olgu, Yeni Dünya Düzeni adı altında aslında dünya sistemi için vazgeçilmez olan Basra bölgesindeki petrol yatakları üzerine egemen olmaktır. Bu egemenlik 1920’li yıllarda emperyalist merkez sistem tarafından Fars ve Arap devletleri ile bu egemenlik sağlanmaya çalışılmış ama bu devletlerin 60’lı yıllarda petrol yataklarını millileştirmeleri sonrası yeni bir dünya düzeni oluşturma çabası ortaya çıkmıştır. Bunların ilk adımı da Irak’taki yapılanma olmuştur. Hatta Irak’tan çok daha önce Musaddık’ın devrilmesiyle İran’da gerçekleşmiştir. Daha sonra İran’dan Irak’a sıçrayan bu yeniden biçimlendirme politikası 90’lı yıllarda yeni bir biçim almıştır. Uluslararası petrol şirketleri, petrol ve gaz gibi dünyanın oluşumu sürecinde oluşmuş bu hazinelerin dünya sistemi için (Amerikan otomobilleri) gerekli olduğunu, petrolün Arapların elinde bırakılamayacak kadar önemli olduğunu vurgulamışlardır. Uluslararası petrol şirketlerinin bu bölgedeki millileştirilmiş Arap şirketlerinin petrol işletme deneyimlerinin, 30 yıldan beri iktidarda oldukları halde 30 tane 1 yıllık deneyim olduğunu vurguladıkları, “Bu yataklar üzerindeki rezervleri ancak biz geliştirebiliriz, yeni yatakları ancak biz keşfedebiliriz” diyerek bugünkü iktidarları feodal ve gerici olarak suçlayarak yerine demokratik yapıda, şirketlerin yönetimindeki bir Ortadoğu’nun oluşturulması amacı apaçık görülmektedir. Burada küçük kabileler arasında ya da kabileler içindeki aileler ve gruplar arasındaki çelişkiler gibi gözüken olgu, aslında petrol sahaları üzerinde imtiyaz sahibi olma çabasındaki şirketler arasında süren bir mücadeledir. Bu mücadelenin bayraktarlığı da, dünya hegemonyasını için çalışan, Neo-con’ların iktidarda olduğu Amerika tarafından sürdürülmektedir. Ama ideolojik olarak ise, “Bu petrol yatakları herkes için gereklidir ve bunlar Araplara bırakılamayacak haklardır” denmektedir. Gerçekte ise olay, petrol yatakları üzerinde egemenliği ele geçirmek isteyen şirketlerin tıpkı Vahşi Batı zamanındaki altına hücum gibi, diğer şirketlerin ellerindeki sahaları almak için verilen birbirlerine karşı verdikleri mücadeledir. İran yüzünden ABD, bölgede artık rahatça at oynatamıyor İran’ın Basra Körfezi’ne nükleer tesisler kurması, elde etmeye başladığı nükleer teknoloji ya da plütonyum zenginleştirmesi sayesinde elde ettiği atom bombası ile bu şirketlerin ve dolayısıyla emperyalist devletlerin rahatlıkla at oynatamayacağı bir politika gündemi belirlemeye başlamıştır. Bu politika da Amerika’nın geri adım atmasına neden olmuştur. Hürmüz Boğazı’ndan günde 20 milyon varil petrolün çıktığı, önümüzdeki yıllarda bunun günlük 30 milyon varile çıkacağının hesaplandığı, dünyanın kullandığı petrolün 3’te 1’lik kısmının çıktığı bu bölgede İranlı yöneticiler, “Eğer bize bir saldırı olursa Hürmüz Boğazı’ndan petrol çıkışını durdururuz” demektedir. İran’ın Basra Körfezi’ndeki kıyı bölgesini, ticari tankerlere doğru yönelmiş Silk Worm ve Sun Burn gibi füzelerle donatmış olması sistemi eskisi gibi rahatlıkla at oynatamayacağı bir noktaya getirmiştir. Türkiye açısından konuyu incelediğimizde, İran’ın nükleer silah geliştirmesi için söylenen “Nükleer komşu istemiyoruz” söylemi Amerikancı bir söylem olmaktadır. Bu kesimin dışındaki anlayışlar, özellikle ulusal sol ise, emperyalizm tarafından iktidara getirilmiş Fars faşizmi ve Fars faşizminin ideolojik aygıtı olan Şia’ya karşı demokratik, ulusalcı mücadele temel olmasına karşılık buradaki rejimin Şeriatçılığı ile Türkiye arasındaki çelişkiyi esas koymamaktadır. Çünkü esas çelişki dünya sistemi ile bu ülkeler arasındadır ama İran’daki molla rejimi ve Fars faşizmine karşı bunun tarihini iyi analiz etmek gerekir. Bu tarih, Osmanlı ile çatışan Türk devletlerinin tarihidir. İran 1000 yıldan beri Türklerin yönetiminde iken, İngiliz emperyalizmi bu bölgede petrole egemen olmak için Kaçar hanedanını iktidardan düşürerek Farsları iktidara getirmiştir. Senaryo tersine çevrilmek isteniyor Bugün ise senaryo tersine döndürülmek istenmektedir. İran’daki Fars ve molla iktidarına karşı Türklerin ayaklandırılması çabası ise Türkçü bir çizgiye, ulusal sol bir çizgiye hizmet etmekten çok Amerika’nın ya da sistemin hizmetinde bir çizgiye dönüşmüştür. İran’daki Türklerin Amerika ile işbirliği yapması ile Irak ve Türkiye’deki Kürtlerin Amerika ile işbirliği yapmasının sistem açısından bir farkı yoktur. Nasıl ki Irak ve Türkiye’deki Kürtlerin Amerika’yla işbirliği yapmasına ve etnik milliyetçilik çizgilerine karşı çıkılıyorsa, İran’daki Türklerin de Fars iktidarına karşı çıkması aynı çelişkidir. İran’daki 1000 yıllık Türk egemenliğinin Fars faşizmi ve Şia Şeriatçılığı ile iktidardan indirilmiş olmasına karşılık, ulusal devrimci güçler bu çelişkide dünya sistemindeki emperyalist saldırıyı göğüsleyecek bu birlikteliği savunmak durumundadır. |