| Yavuz Selim |
Sağa açılmak
Türkiye’yi de CHP yeni kimlik arayışında mı? Siyaset sahnesi son günlerde oldukça hareketli. Kimin sol, kimin sağ olduğu birbirine karışmaya başladı. Erdoğan’ın sosyal demokrat olduklarını açıklaması ve Baykal’ın Merkez Sağ’ın yeni adresi olabileceklerini açıklaması kavramları birbirine oldukça karıştırdı. Aslında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Türk siyasal yaşamının son dönemlerini hesaba katarsak, oldukça ilginç açıklamalar yapıyor. Anımsanacağı üzere Baykal yaklaşık bir yıl önce tüm yurttaşlara laikliği koruma çağrısında bulunmuş ve bunun dolaylı adresi olarak da CHP’yi göstermişti. Baykal yeni yaptığı siyasal çağrı ile de, liberal, muhafazakar, sağcı vb. hangi siyasi görüşü olursa olsun tüm halkı CHP çatısı altında toplanmaya çağırıyor, cumhuriyeti koruması gerekenlerin kurumlar olmadığını, Türk Ulusu olduğunu vurguluyordu. Baykal’ın partiyi herkese açma girişimi oldukça ilginç bir gelişme. Daha önce farklı siyasal kimlikleri aynı çatı altında toplama girişiminin bir benzerini Turgut Özal döneminde de görmüştük. Özal, biraz daha farklı olsa da dört eğilimi Anavatan Partisi altında toplamaya çalışmıştı. Yalnız, Cumhuriyet Halk Partisi ile Anavatan Partisi arasında hem ideolojik hem de tarihsel görev açısından son derece büyük farklar bulunmaktadır. Turgut Özal dört eğilimi kucaklarken göz önüne aldığı tek ölçüt, seçmenden gelecek olan oy sayısıydı. Oysa Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve dolayısıyla Deniz Baykal’ın böyle bir lüksü yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuranların ve onun ilkelerini belirleyenlerin partisidir. Kurtuluş Savaşı’nı yapan kadro tarafından cumhuriyet rejiminin yerleşmesi ve korunması görevi, kuruluştan başlamak üzere bu partinin genlerine işlenmiştir. Ne kadar aksine çabalanırsa çabalansın, tarihten gelen bu kimliği söküp atmak hiçbir genel başkanın ve CHP yöneticisinin elinde olmayan bir gerçektir. Tarihten gelen bu kimlik ise tam bağımsızlık, antiemperyalizm ve laikliktir. Kısacası Altı Ok’tur. Kuşkusuz bir partinin ve onun liderinin başarılı olup olmadığını gösteren en büyük göstergelerden birisi aldığı oy oranıdır, ama bu tek gösterge değildir. Kısa sürede iktidara gelmek için yapılacak bir sağa açılım, uzun vadede ise telafisi son derece güç sonuçlara yol açabilir. Bunun en tipik örneği ise ne yazık ki çok partili siyasal yaşamın bizzat kendisidir. 1946 yılında başlayan ve aslında Türk Ulusu’nun yapısına uymayan çok partili yaşam, sol açısından ileriki yılların son derece sıkıntılı geçeceğinin de habercisiydi. Doğan Avcıoğlu’nun deyimiyle CHP, çok partili yaşama geçene kadar ara tabakaların hemen hemen tam egemenliği altında kalmış, ağa, eşraf ve kompradorlar ise ancak onların egemenliğini kabullenmek şartı ile CHP içindeki varlıklarını sürdürebilmişlerdi. 1950 yılında yapılan seçimde iktidara gelen Demokrat Parti, yaptığı uygulamalar ile cumhuriyet rejimine karşı olan bütün unsurları bünyesinde birleştirmişti. Bundan cesaret alan CHP içindeki sağ yönelimli sınıflar da artık etkinliği ellerine almaya başlamışlardı. CHP içindeki sol düşünceler yavaş yavaş erimeye başlamış ve ağa, eşraf takımının baskıları ile CHP, kaybettiği oyları geri almak, yeniden iktidara gelebilmek için sağ çevrelere ödünler vermeye başlamış, Toprak Reformu tasarısını rafa kaldırmış, özel sektör ile gelişme yöntemi partiye egemen olmuştu. Bu halktan kopuş ve sağa kayış ise bir sonraki seçimde CHP’nin DP karşısında çok daha büyük bir yenilgiye uğramasını engellememişti. Çünkü DP, CHP’nin yapmaya çalıştığı şeyi ondan çok daha iyi yapıyordu ve köken olarak zaten sağ bir siyasi çizgisi vardı. Kısacası CHP hem sola hem sağa oynamak istemiş ama ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildiğinden yalnızca oy kaybetmişti. 60’lı yıllar da bunun devamı niteliğindeki gelişmeler ile doludur. O zamanlar CHP’nin başında bulunan İsmet Paşa, AP’nin ilerleyişini durdurmak için “Ortanın Solu” sloganını terk etmiş ve sağa meyilli bir çizgiye doğru kaydıklarını seçmene ve kendi tabanına hissettirmeye başlamıştı. Fakat 1966 yılında yapılan seçimler, İsmet Paşa’nın ne kadar yanlış bir yolda olduğunu tüm çıplaklığı ile yüzüne vuracaktı. AP daha önceki seçimde %52.7 olan oy oranını %56.3’e çıkarmış, CHP ise hiçbir artış gösterememişti. CHP’nin sağa yönelme çabaları yüzünden ondan soğuyan ilerici seçmen ise TİP’e oy vermişti. CHP 1965 ve 1966 seçimlerinde 20 yıllık çok partili siyasal yaşamın en ağır yenilgilerini tatmıştı. Sağ politika Türkiye’ye ne kazandırdı ki? Deniz Baykal’ın bu yeni açılımı ile kaybedeceği tek şey elbette ki oy sayısı olmayacaktır. CHP, onu CHP yapan değerlerden de tekrar uzaklaşmak zorunda kalacaktır. CHP’nin sağdan oy kazanmak için uygulaması gereken politikalar cumhuriyetin temel değerlerine aykırı politikalar olmak zorundadır. Tarihin bize gösterdiği sağ politika ise teslimiyetçiliktir. Sağın tarihi incelendiğinde görülen tek şey, her iktidara geldiklerinde ülkenin tam bağımsızlığından hep bir şeylerin kopuşu olmuştur. Sağ doğası gereği kapitalist olmak ve özel girişimi savunmak zorundadır. Sol devletçiliği savunurken, sağ özel sektör eliyle büyümeyi savunmaktadır. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde özel sektör elinde yeterli sermaye bulunmadığından ve devletçilik de uygulanmadığından ancak büyük bir kapitalist ülkenin maddi desteği ile yatırımlar yapılabilir. Özel sektör ile büyümek için ise emekçi kesime daha az maaş vermek ve buradan artırılan para ile yatırımların finansmanının yapılması gerekmektedir. Bu döngü ise finansmanı sağlayan ülkeye, bağımsızlıktan sürekli ödünler vermeyi gerektirir. CHP’nin sağa açılma politikası karşısında vermesi gereken ikinci ödün ise devrimciliğidir. Sağ’ın doğası gereği sahip olduğu diğer bir karakter ise statükoculuğudur. Bu ise var olan düzenin korunması demektir. Oysaki Atatürk’ün CHP’si kuruluşundan başlayarak köhnemiş olan tüm yapıları yıkmış yerine Türk Ulusu’na yakışır olanları getirmiştir. Halifeliğin ve saltanatın kaldırılması, yeni alfabe, yeni ekonomi, kılık kıyafet değişikliği, dilde değişim CHP’nin devrimci yönünü bize göstermektedir. Oysa bu devrimler gerçekleştirildiği sırada bunun karşısında olan güçler ise statükocu sağ güçlerdi. Atatürk bu devrimleri yaparken onu engellemeye çalışmışlar ve O’nun önündeki en büyük engel olmuşlardır. Yıllarca fırsat buldukları her anda laikliğin altını oyup, ülkenin bugünkü çıkmaza sürüklenmesinin nedeni de işte bu sağ siyasettir. Sorun, CHP’nin sağa açılım politikası sırasında bu kadar ödünü verip veremeyeceğidir. Karşısında bunu en iyi şekilde başaran bir AKP iktidarı vardır. Hiç kimse de aslı dururken taklidine itibar etmez. Sağa açılım politikası kuşkusuz CHP içinde derin çatlaklara da yol açacaktır. Nihayetinde iki ayrı dünya görüşünün istekleri yukarıda saydığımız gibi birbirinden farklı olacaktır. CHP’nin bu konuda vereceği her ödün, Atatürkçü tabanı partiden biraz daha uzaklaştıracaktır. Umarız ki Deniz Baykal sağa açılım politikası çerçevesinde tüm bunları da düşünüyordur. Nitekim Şeriatçı düşüncenin önemli kalemlerinden birisi olan Hüseyin Üzmez, Deniz Baykal’ın sağa açılımı konusunda şunları söylemektedir: “Anayasa’yı değiştirecek güçte seçildiği halde samimi dindarlara uygulanan yasakları kaldırmak şöyle dursun… Lafını dahi edemeyen AK Parti’ye o konularda yardımcı olsa… Kamusal alan yasağına karşı çıksa… böyle bir durumda ana muhalefet olmak bir yana, CHP iktidara alternatif hatta aday olabilir.” Evet, Deniz Baykal’ın sağa açılarak oy kazanmaya çalıştığı seçmenin istekleri bunlar. Fakat Kemalist seçmenin isteklerinin bununla uzlaşacağını hiç sanmıyorum. Deniz Baykal bu konularda ödün verebilirse, belki bir olasılık sağ seçmenden oy kazanabilir ama kendisini var eden, var oluş nedeni olan Atatürkçü oyları kaybeder. Baykal, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilir. Demirel’in yorumlarının arkasında ne gizli? Deniz Baykal’ın bu açıklamalarına ise en büyük destek, oldukça şaşırtıcı biçimde yılların sağ siyasetçisi Demirel’den geldi: “İyi bir çağrıdır. Üzerinde düşünülmesi gerekir. Aslında bu arayışlara sağ-sol dememek lazım. Günümüz siyasetinde sağ ile sol arasındaki fark, Pepsi Cola ile Coca Cola arasındaki fark kadardır. Birlik arayışında olmak lazım. O nedenle Deniz Bey’in fikri doğrudur diyorum.” Demirel’in Deniz Baykal’ı CHP’nin sağa açılımı konusunda desteklemesi insanın aklına ister istemez bazı sorular getiriyor. Az önce de belirttiğim gibi CHP, o zamana kadarki en büyük hezimetini sağa açılım politikalarıyla girdiği 1966 seçimlerinde AP’ye karşı yaşamıştı. İlginçtir ki, şimdi Deniz Baykal’ın sağa açılma politikalarını destekleyen Demirel, 1966 yılı seçimlerinde CHP’yi hezimete uğratan AP’nin de genel başkanıydı. Süleyman Demirel’in, CHP’nin sağa açılımının neye mal olacağını bilmemesi olanaksız. O halde bu desteğin perde arkasında başka nedenler de olması olası. CHP son dönemlerdeki milliyetçi söylemleri ile Türk Ulusu’ndan son derece büyük destek gördü. Yıllardır yapılan yanlış muhalefet yerine, gücünü Türk Ulusu’ndan alan siyaset kuşkusuz meyvelerini verecektir. CHP bugün yükselmekte olan ulusal hareketin çekim merkezlerinden biri olmak yolundadır. CHP’nin atacağı yanlış adımlar, kanalize olabileceği bir sığınak arayan ulusal hareketin bütün enerjisini yutabilir. Sağa açılım politikası da ulusal solun bataklığı olabilir. Demirel’in yükselen ulusal sol akım karşısında yeniden siyaset sahnesine dönmesi hayra alamet değil. CHP’nin örnek aramaya gereksinimi yok Peki bu durumda CHP ne yapabilir? Tüm dünyada ulusal sol akımların birer birer iktidarları ele geçirdiği şu dönemde Deniz Baykal’ın sonu belli olmayan serüvenlerin peşine takılmasına hiç gerek yok. Latin Amerika’yı da örnek almasına hiç gerek yok. Çünkü Chavez’in ve Morales’in şu anda yürüttükleri politika, Atatürk’ün 1920’li yıllarda yürüttüğü politikanın birebir aynısı. Yani aslında CHP’nin geçmişi, zaten izlenecek yolun ne olduğunu gösteriyor. Chavez ve Morales uyguladıkları ulusalcı ve devletçi politikalar sayesinde halkın desteğini alarak hiç zorlanmadan iktidara geldi. İktidara gelirken de ne sağa açılım yaptılar ne de emperyalist sistemden destek aradılar. Güvendikleri tek dayanak noktası Latin Amerika ulusuydu. Bu süreç zarfında kendilerine karşı girişilen Amerikancı darbe bile halkın karşı koymasıyla başarısızlıkla sonuçlandı. CHP’nin yapması gereken de budur. Milliyetçilikle buluşan bir sol, hiç zorlanmadan iktidarı ele geçirir. Düzenin de en büyük korkusu budur. Yıllar önce Tunçkanat’ın açıkladığı CIA belgesi de, ABD’nin en büyük korkusunun milliyetçi sol güçlerin tek bir çatı altında birleşmesi olduğunu göstermektedir. Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendjik’in CHP’nin milliyetçi bir çizgiye kaydığı ve bunun AB yolunda büyük bir engel olduğunu açıklaması da bu korkunun günümüzde sürdüğünün kanıtıdır. Görüleceği üzere CHP’nin milliyetçilikle tekrar buluşmasına Türk halkı prim verirken, emperyalist kutuplar endişeyle karşılamaktadır. Doğru bir zemine kaymaya başlayan CHP’nin sağa açılımı sonucunda kazanacağı sağ milliyetçilik ise Enver Paşa’nın milliyetçiliğinden farklı olmayacaktır. Kuşkusuz ki CHP’nin köklerine dönmesiyle yani Altı Ok’la tekrar barışmasıyla birlikte düzenin onu yıpratmak için yapacağı komplolar da artacaktır. Bu noktada Deniz Baykal’ın yapması gereken tek şey ödün vermeden Atatürkçü politikalarını sürdürmesidir. Günümüzdeki Latin Amerika örneklerinin de gösterdiği gibi izlenecek bu politikalar zaten halktan gerekli olan desteği alacaktır. Baykal’ın da dediği gibi “CHP’nin ideolojisi ortadadır.” O ideoloji de Atatürk’ün Altı Ok’udur. Dileriz ki Deniz Baykal, Şemdinli olayında olduğu gibi yanlışından erken döner. Son dönemde sürdürmeye başladığı devletin yanındaki milliyetçi çizgi CHP’yi çok daha farklı noktalara taşıyacaktır. Sağa açılma kapsamında ulusalcı yükselişin tüm enerjisinin sönümlenmesi ise, CHP’ye tarihi örneklerin gösterdiği gibi yalnızca oy kaybı olarak döneceği gibi, Deniz Baykal’ı da Türk Ulusu karşısında suçlu duruma düşürecektir. |