| Özgür Erdem |
Türkiye’yi komünizmden kim kurtardı?
Bush ağzından baklayı çıkardı TÜRKSOLU’nda MHP’nin sahte milliyetçiliğine karşı yürüttüğümüz mücadelede Amerikan işbirlikçisi yönlerini ortaya koyuyorduk. Bush’un West Point Askeri Akademisi mezuniyet töreninde yaptığı açıklamalar, bu konuda yaptığımız değerlendirmeleri doğruladı. Ne diyordu Bush bu törende? “1947’de komünist güçler, Türkiye ve Yunanistan’ı tehdit etmeye başlamıştı. ABD’nin yoğun çabaları sonucunda Türkiye ve Yunanistan komünizm tehlikesinden kurtarılmış oldu...” Böylece Bush’un ağzından bizim MHP ve ülkücü hareket ile ilgili yaptığımız analiz doğrulanmış oluyor. MHP’nin misyonunun 80 öncesinde Türkiye’yi komünizmden kurtarmak olduğu ülkücü yazarlar tarafından yıllardır ifade edilmiyor mu? Onlar değil miydi, MHP’nin milliyetçilik anlayışını Sovyetler’den gelen komünizm tehlikesine karşı ülkeyi korumak olduğunu söyleyen? Daha geçen sayımızda İsrafil Kumbasar’ın şu satırlarını alıntılamıştık: “12 Eylül öncesinde Türk devletini Sovyetler Birliği’nin bir peyki haline getirmek isteyen komünist çetelere karşı ‘sivil direniş’ bayrağını açan Türkeş (...)” Yıllardır tam da Bush’un dediği şekilde, soğuk savaşı destekleyen, Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı ABD’ye dayanması gerektiğini savunan ve “komünizmle mücadele” perspektifi içinde ABD ile işbirliğinden gocunmayan ülkücü hareket Bush’un bu açıklamalarına tepki gösterdi. Ne de olsa son dönemde çizmeye çalıştıkları “Amerikan karşıtı” ve “antiemperyalist” portre bu açıklamayla birlikte dağılıyordu. Ancak, MHP’lilerin kendilerini savunmak için yaptıkğı açıklamalar, Bush’un dediklerini doğrular nitelikte oldu. ABD’nin taşeronu değil miydiniz? Örneğin BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediklerine bir bakalım: Yazıcıoğlu biz ABD’ye yardım etmedik demiyor, tersine Bush’un açıklamalarını bir “diyet” olarak değerlendiriyor. Atatürk’ün “Kimden yardım isterseniz ona hizmet edersiniz... Kimden borç alırsanız ondan emir alırsınız...” sözlerini hatırlatan Yazıcıoğlu, Bush’a tepki göstermek bir yana adeta sitem ediyor: “ABD Başkanı’nın Türkiye ile ilgili son açıklamalarıyla sergilediği ukalalığın sebebi işte Atatürk’ün tesbitindeki bu gerçektir.” Bu cümleler Bush’un dediklerinin ne kadar doğru olduğunun bir itirafı olsa gerek. Yazıcıoğlu sitemlerine devam ediyor: “Halbuki Kore’de onları biz kurtardık. Avrupa’nın komünist işgaline uğramasını Türkiye önledi.” Yazıcıoğlu, bir türlü ABD uşağı değildik diyemiyor. Tersine, ABD’nin yeni uşaklar peşinde koşmasından dem vuruyor: “ABD’nin bugünlerde yine Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’yi yedeğine almak ve taşeron yapmak arzusunda. Bush’un eski defterleri açması, Türkiye’den yeni taleplerde bulunup yeni görevler takdim edeceğinin ifadesinden başka bir şey değildir.” Öyleyse Yazıcıoğlu’na soralım: Bugün ABD yeni taşeronlar peşindeyse, eski taşeronları kimdi? Bu soruların yanıtı Yazıcıoğlu’nun Bush’a gösterdiği sitemde gizlidir. Bush’un sözlerine adeta bir dost kazığı yemiş gibi tepki veren Yazıcıoğlu, böylece ülkücü hareketin 80 öncesinde yaptığı taşeronluğu da kabullenmiş oluyor. Sadi Somuncuoğlu ise sitemkâr açıklamalar yapan bir başka isim. Somuncuoğlu, Batı Bloku’nun Komünist Blok’a karşı kurulduğunu belirtiyor ve Türkiye’nin bu blok içinde yer aldığını söylüyor. Ve şöyle devam ediyor: “NATO ortak bir savunma ve güvenlik örgütüydü. Bu nedenle kimse kimseye karşı kurtarıcı pozisyonda değildi. Ortak hareket ediliyordu. Kimse kimsenin hatırı için mücadele yürütmedi. Bu nedenle kendilerini alacaklı pozisyona düşürmeye hakları yok.” Gördüğünüz gibi hiçbir ülkücü de çıkıp “Ne münasebet kardeşim, ülkücülerin ABD’yle ne ilgisi olabilir. Biz ABD uşağı mıyız?” diyemiyor. En fazla ABD’ye hizmet etmediklerini ama ortak hareket ettiklerini söyleyebiliyorlar. Ne Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulayan var, ne de Amerikancılığın Türkiye’yi getirdiği noktayı ortaya koyan. Hatta ülkücüler, geçmiş Amerikancılıklarının hesabını vermedikleri gibi ABD’nin bugünkü politikalarını da bir yandan eleştirebiliyorlar: “Türkiye’nin milli meselelerinde ABD ile karşı karşıyayız. Kıbrıs, Patrikhane, Papaz Okulu, Ermenistan ve Güneydoğu gibi hukuken, tarihen ve siyaseten yüzde yüz haklı olduğumuz meselelerde ABD bizim karşımızda yer alıyor. Türkiye’den toprak talep eden komşularımızla birlikte hareket ediyor.” Bu sözler de Somuncuoğlu’na ait. Peki, ABD acaba, siz onlarla “ortak hareket ederken” (“uşaklık yaparken” demiyor, onların tabirini kullanıyoruz) bu meselelerin hangisinde Türkiye’nin yanında yer alıyordu? Ya da siz geçmişte ABD’yi bu konularda hiç eleştirdiniz mi? Kıbrıs meselesinde Türkiye’ye ambargo uygularken hanginiz ABD’ye karşı çıktınız? Atatürk döneminde kapatılan ve ancak DP döneminde yeniden faaliyete geçebilen Fener Patrikhanesi’nin başına Patriği yeniden geçiren ABD değil miydi? Papaz Okulu’nun açılması için açıklamalar yapan ABD’li misyonerlere ve “Barış Gönüllüleri”ne karşı ne yaptınız? ABD’nin yıllardır Ermenistan’ı desteklemesine hiç karşı çıktınız mı? ABD yalnızca Türkiye’de değil, İran’da ve Irak’ta Kürt hareketlerini desteklerken, hiç ABD’yi bu konuda protesto ettiniz mi? Ya da daha yalın bir soru soralım: Siz hiç ABD’yi protesto ettiniz mi? 70’lerde bir tane Amerikan karşıtı eyleminiz var mı? Ya da bildiriniz? Afişiniz? Yazınız? Sloganınız? Halbuki, Türkiye ile ABD bu bahsettiğiniz konularda yıllardır karşı karşıya. Siz ise tarihiniz boyunca bu konuların tümünde ABD’nin yanında yer aldınız. ABD’ye karşı tutarlı bir mücadele yürüten ise her zaman için sol oldu. Siz 6. Filo’yu kıble kabul edip namaz kılarken, bu ülkenin devrimci gençleri Vedat Demircioğlu’nu şehit veriyordu. Siz “Allah Allah” diye devrimcilere saldırırken, solcu dergilerde Irak’taki Amerikancı Barzani hareketi ve Kürtçüler eleştiriliyordu. Hatta Patrikhane meselesinden ve ABD’nin bu meseledeki yerinden ilk bahsedenlerden biri Niyazi Berkes’ti. Berkes’in ülkücü hareketle tek ilgisi ise 40’lı yıllarda başını Nihal Atsız’ların çektiği “Turancı”lardan yediği dayaklardı. Ve siz solcu öğretim üyelerine dayak attığınız o günü “Türkçülük Günü” olarak kutladınız. Bugün de utanmadan Berkes’lerden öğrendiğiniz meselelerde Amerikan karşıtlığı oyunu oynuyorsunuz. Hodri meydan. Açın 60’larda herhangi bir sol yayını. Örneğin Yön dergisini. Bugün ABD ile karşı karşıyayız dediğiniz konuların tümünü orada bulacaksınız. Bir de o dönem sizin çıkardığınız dergilere bakın. O konuların hiçbirini bulabilir misiniz? Hayır... Çünkü o konulardan bahsetmek için ABD’yi eleştirmek gerekir. O yürek ise hiçbir dönem ülkücülerde olmamıştır. 3 Mayıs neyin yıldönümüdür? Ülkücülük milliyetçi bir hareket değil, emperyalist işbirlikçisi bir harekettir. Bu basit gerçeği kavramadan Türkiye’de ne ülkücüler anlaşılabilir, ne de milliyetçiliğin gerçek bir tanımı yapılabilir. Bush’un sözleri ve ülkücülerin bu sözlere ettiği sitemler sanırız bu dediklerimizin güzel bir kanıtı olmuştur. Bu gerçeği ülkücü hareketin ilk ortaya çıktığı günlerden itibaren görebiliriz. İlk olarak ülkücülerin şu yıllardır kutladıkları 3 Mayıs Türkçülük Günü’ne bir bakalım. Sizce 3 Mayıs neyin yıldönümüdür? Ergenekon’dan çıkışın mı? Malazgirt Zaferi’nin mi? İstanbul’un fethinin mi? Bir Türk büyüğünün doğumunun mu? Çanakkale Zaferi’nin mi? TBMM’nin kuruluşunun mu? Sakarya Zaferi’nin mi? Yoksa Kurtuluş Savaşı’nda bizim bilmediğimiz önemli bir zaferin mi? Hiçbirinin... Ülkücülük herhangi bir milliyetçi hareket olsaydı, Türkçülük Günü olarak sanırız bu tarihlerden birini seçerdi. Halbuki, 3 Mayıs, 1944’teki Irkçılık-Turancılık davasının yıldönümüdür. Ne olmuştur 3 Mayıs’ta? Başında Nihal Atsız’ın bulunduğu ve Reha Oğuz Türkkan, Alparslan Türkeş gibi isimlerin de içinde yer aldığı bir grup Irkçı-Turancı mahkemeye çıkarılmıştır. Davanın görüldüğü 3 Mayıs’ta Nihal Atsız’ın örgütlediği bir serseri grubu, Ulus ve Kızılay’da olaylar çıkarmış, Atsız’lar hakkında şikayetçi olan ve davanın açılmasına neden olan Sabahattin Ali bu olaylarda dövülmüştür. O dönemki olaylarda Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran gibi solcu öğretim üyeleri de bu faşist terörden nasiplerini almışlardır. Görüldüğü gibi 3 Mayıs’ın ne Türklükle ne de milliyetçilikle bir ilgisi vardır. Tersine, 3 Mayıs, faşist terörün başlangıç günü olarak görülebilir. Ülkücülüğün ortaya çıkışında Nazilerin rolü Öyleyse, ülkücü hareketi anlamak için 3 Mayıs’lara, yani 40’lı yıllara bir dönmek gerekir. Ülkücü hareket tamamen bir Nazi örgütlenmesi olarak başlamıştır. Irkçılıkları, sol ve komünizm düşmanlıkları Nazi felsefesinden beslendiklerinin göstergesidir. O dönem çıkardıkları Çınaraltı, Orkun, Tanrıdağı, Bozkurt ve Gökbörü gibi ülkücü dergiler Almanya’da çıkan Nazi dergilerine çok benzer. Nazi propaganda afişlerinden bozma resimler, Nazi dergilerinden devşirme ırkçı teoriler dergi sayfalarını süsler. Üstelik bu dergilerdeki Nazi hayranlığı öyle gizli falan da değildir. Açık açık Türkiye’nin Nazilerin yanında savaşa girmesi gerektiğinin propagandası yapılır. Bir yandan da bu dergilerde “Esir Türklerin kurtarılması” adı altında Turancılık yapılır. Atsız’ların Turancılığı Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda SSCB’ye karşı giriştiği harekâtın ideolojik referanslarını kendine esas almaktadır. O dönem Naziler, Sovyetler’deki Türk Cumhuriyetlerini Turancı ideolojiyle ayaklandırma çabasındadır. O dönem Nazi işgali altındaki Kırım’da Kızıl Ordu kaçaklarından oluşan bir Türkistan Ordusu bile kurulur. İlginçtir ki, 1940’ların Almancı-Nazi hayranı ülkücüleri 1945’te bir anda çark edip Amerikancı kesilmişlerdir. O dönemki ülkücü dergiler bu keskin dönüşün ilginç örnekleriyle doludur. 1943 yılındaki ırkçı bir dergide ABD’nin Sovyetler’in güdümüne girdiği savunularak bu ülke eleştirilmekte ve Türkiye’deki Amerikan hayranlığı yerden yere vurulmaktadır. 1945’e gelindiğinde ise, aynı yazar, Amerikan hayranlığının kalemşörlüğüne soyunabilmektedir. Nazi hayranı bir hareketin bir anda Amerikancı olması nasıl açıklanabilir? Bu noktada kilit bir isim var: Gehlen. Gehlen, Nazilerin SSCB’yle çarpıştığı Doğu Cephesi’nin istihbaratından sorumlu bir general. Ve tahmin edileceği üzere esaslı bir antikomünist. Gehlen 1943 yılında Nazilerin savaşı kaybedeceğini anlayınca ABD’ye sığınıyor. Gehlen’e göre Naziler yenilecekse komünizm karşıtlığının bayraktarlığını ABD üstlenmelidir. ABD’ye sığınan Gehlen ABD istihbarat kurumlarında antikomünizmin gelişmesi için elinden geleni yapar. CIA’nın kuruluşunda da rol alan Gehlen, Nazi Almanyası’nda SSCB’ye karşı birlikte çalıştığı istihbarat subaylarını da etrafında toplamaya başlar. CIA’nın kontrgerilla operasyonlarını yürüten kadroları işte bu çekirdek içinden yetişir. Tabii, Nazilerin örgütlediği tüm antikomünist yapılanmalar da Gehlen’le birlikte Amerikancı kesilir. Türkiye’deki ülkücü hareket de bunun örneklerinden birisidir. Oral Çelik, ülkücüleri Nazi subaylarının eğittiğini açıklamış ve bu açıklamasıyla ülkücülerden büyük tepki toplamıştı. Tabii burada bahsedilen Nazi subayları Türkiye’de Almanya’nın görevlisi olarak bulunmuyorlardı. Onlar Gehlen’le birlikte ABD tarafına geçmiş ve CIA’nın antikomünist kontrgerillasını örgütlemeye başlamış Nazilerdendi. Eski Nazi subaylarını MHP ile buluşturan Amerikancılıklarıydı. Hayat hikayesini verdiğimiz Ruzi Nazar bu subayların belki de en ünlüsü. ABD-MHP ilişkisi yalnızca eski Nazi subaylarıyla sınırlı değil elbette. ABD’nin kurduğu Komünizmle Mücadele Birlikleri (World Anti-Communist League), Türkiye’de Komünizmle Mücadele Derneği’ni örgütler. MHP’nin arka bahçesi sayılabilecek bu derneğin tek faaliyeti Türkiye çapında bir solcu avı başlatmasıdır. Kanlı Pazar da bu derneğin provokasyonları arasındadır. Komünizmle Mücadele Derneği o derece açıktan Amerikancılık yapmaktadır ki, kurucularından ve önemli liderlerinden Tevetoğlu ABD bayrağına sarılarak resim çektirmekten kaçınmaz. Dolayısıyla MHP aslında ABD’nin dünya çapında örgütlediği bir paramiliter gücün Türkiye’deki şubesidir. “ABD’yle birlikte komünizme karşı mücadele ettik” açıklamasının özü işte budur. Üstelik MHP, tarihinin hiçbir döneminde ABD’nin “dolaylı” takipçisi olmamıştır. Amerikancılıktan hiçbir zaman gocunmamış ve Amerikancılığı açık açık savunmaktan çekinmemiştir. Bunun binlerce örneği verilebilir. En çarpıcısı olarak Türkeş’ten şu alıntıyı yapmakla yetinelim. Deniz Gezmiş’lerin Amerikan karşıtı eylemlerini bakın Türkeş nasıl eleştiriyor: “Gittikçe çoğalan anarşi ve NATO aleyhtarı hareketlerle, komünistler tarafından ustaca körüklenen Amerikan düşmanlığı, müttefikimizle olan münasebetlerimize gölge düşürmüştür.” Yani bugünkü ülkücülerin iddia ettiği gibi MHP’nin devrimci düşmanlığının nedeni Sovyet karşıtlığı falan değil, ABD dostluğudur. Zaten, 68 Hareketi hiçbir zaman Sovyetçi olmadı. 70’lerde de Sovyetçilik sol içinde bir iki örgütün savunduğu azınlık bir görüştü. Sol’un esas omurgasında tam bağımsızlıkçılık ve Atatürkçülük her zaman hakim olan anlayıştı. MHP: ABD’nin sokak gücü Görüldüğü üzere, MHP, ABD’nin “Türkiye’yi komünizmden kurtarma projesinin” bir ürünü olarak ortaya çıkmış bir siyasi harekettir. Ve Türkiye’de ne zaman devrimci hareket güçlense, karşısına bir sokak gücü olarak MHP sürülmüştür. Türkiye’de devrimciler her zaman ABD’yi karşılarına alırken, onlara karşı örgütlenen MHP sırtını ABD’ye yaslıyordu. Ancak burada neden-sonuç ilişkisini doğru kurmak gerekiyor. MHP, sola karşı örgütlendiği için Amerikancı olmadı. Tersine, bizzat Amerika’nın örgütlediği bir hareket olduğu için sola karşı bir sokak gücü haline dönüştü. Kısacası, MHP, tam da Bush’un bahsettiği gibi, Truman doktrininin bir hediyesidir Türkiye’ye. Köklerinin, Nazilerin örgütlediği ırkçı-Turancılarda olması da kökünün ne derecede dışarıda olduğunun bir kanıtı sayılmalıdır. Bu nedenle, MHP’nin bugün yaşadığı tüm fikirsel ve örgütsel bunalımın nedeni de SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte ABD’nin antikomünist yöneliminin ortadan kalkması ve MHP gibi hareketlere ihtiyacı kalmamış olmasında aranmalıdır. Sanırız, MHP’lilerin ABD’ye yönelik sitemkârlıklarının gerçek nedeni de budur... |