12.06.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi Prof. Dr. Cihan Dura

Türk ekonomisi yabancılaşıyor

İnsan nasyonal olmadan, enternasyonal olamaz.
Picasso

Merkez Bankası danışmanı Ercan Türkan’ın bir araştırmasına göre 500 büyük sanayi firması içindeki yabancı sermayeli şirket sayısı hızla artmakta. Şöyle ki 500 büyük sanayi kuruluşumuz içinde yabancı sermayeye ait ya da yabancı sermayenin ortak olduğu firma sayısı 1990 yılında 88 iken, 2003’de 147’yi bulmuştur. Bir başka deyişle 2003 yılı sonu itibariyle her 10 firmanın 3’ünde yabancı sermayenin katkısı söz konusu. Yabancı sermayeli ortaklar dahil oldukları firmalarda 1990’da ortalama yüzde 39’luk bir sermaye payına sahipken, 1995’den itibaren hâkim ortak durumuna geldiler. Ortalama sahiplik oranlarını, 2003 yılı itibariyle yüzde 60’a yükselttiler.

Görüyor musun ey okur, AKP iktidarının kimlere yaradığını...

Telsim-Vodafone
Bakan Binali ile TMSF başkanı Ahmet, ellerinde temsilî çek, Vodafone CEO vekili Sir Julian Horn Smith’le poz vermişler. Hepsinin ağzı kulaklarında, kahkahalar atıyorlar. İngiliz elbette güler, çünkü asla yaş tahtaya basmaz. Hesabını iyi yapar. Ya öbürleri? Onlar niye gülüyor? Çünkü efendilerine yarandılar; kazığı yiyense talihsiz halkımız, umurlarında mı hiç!

Özelleştirmesiyle, yabancı sermaye girişiyle, toprak satışıyla, Türkiye hızla yabancılaşıyor. Kanıt mı istiyorsunuz, aşağıda sunuyorum.

I) Hizmetler

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye imalat sanayiinden çok daha fazla bir oranda hizmet sektörüne yönelmektedir. 2004 itibariyle bu oran yüzde 76’dır.

Tercihlerinin başında ise bankacılık sektörü geliyor.

A) Bankacılık

Merkez Bankası’nın 2005 yılı raporuna göre 2005’te bankacılık sisteminde payı en çok artan grup yabancı bankalar oldu. Buna karşılık kamu bankaları büyük gerilemeler kaydetti. Yabancı bankalar kârı en çok artan kesim olarak da öne çıktı. 2004’de 241 milyon YTL olan kârlarını, 2005’de iki kattan fazla artırarak 510 milyon YTL’ye çıkardılar. Bu artış sektörde yabancı payının artmasının bir sonucu. Eğilim sürerse, kârları 2006’da 1 milyar doları aşacak!

AKP’nin ulusal bankalarımızı yabancılara teslim siyaseti meyvelerini vermeye devam ediyor.

1) Son örneklerden biri Finansbank... Bu bankanın hisselerinin yüzde 46’sı bir Yunan bankasına, Yunan Millî Bankası’na (Ethniki Trapeza tis Elladas) satıldı. Başka Yunan bankaları da Türkiye’de araştırma yapıyor. Topun ağzında Tekfenbank var.

Oysa Yunanistan’da yapılan bir ankette şu sonuç çıkmış: Yunan halkı Türklerin Yunanistan’da, bırakın banka almasını, bir market bile satın almasına karşı çıkıyor. Adeta Türkiye’yi satılığa çıkarmış olan AKP iktidarına, bu partiyi oylarıyla iktidara taşıyan halkımıza duyurulur.

Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’e göre Finansbank’la birlikte sektördeki yabancı payı -İMKB’de işlem gören paylar hariç- yüzde 14’ü aşmış bulunuyor İMKB’de işlem gören paylar da hesaba katıldığında yüzde 30’a yaklaşıyor (Dikkat! Yabancı payı Fransa, Hollanda, Japonya, İtalya ve Almanya’da yüzde 10-14 arasında!). Son rakam ise yüzde 17... BDDK Başkanı Tevfik Bilgin’e göre “Türk Bankacılık sisteminde küresel sermaye ağırlığı yüzde 17 düzeyine tırmanmış bulunuyor.”

2) İkinci örnek Denizbank... Denizbank’ın yüzde 75 hissesi Fransız-Belçika ortaklığı olan bankacılık grubu Dexia SA/NV’ye satıldı. Böylece denizciliğimiz başlıca finansman kaynağından yoksun kaldı. Atatürk’ün bir emaneti daha ortadan kaldırıldı. Denizcilik politikamız da bir önemli aracını yitirmiş oldu.

Denizbank’ın biri yurtdışında olmak üzere 244 şubesi bulunuyordu. Denizbank Türk denizcilik sektörüne finansman sağlamak amacıyla 1938’de kamu bankası olarak kurulmuştu.

Denizbank’ın sahibi Ahmet Zorlu şöyle demiş: Satış bedeliyle yeni istihdam alanları yaratacağız. Bu söze inanmak mümkün değildir. Bu tip patronlar özelleştirilen kamu tesislerini işletmek üzere değil, bir süre sonra yabancıya satarak üzerinden kâr etmek için alıyorlar. Ahmet Zorlu’nun derdi budur. Aydın Doğan da böyle yapmadı mı? O da Dışbank’ı, bir süre elinde tuttuktan sonra yabancıya devretti. Bu iki “al-satçı”ya sormalı: Türk halkının malını böyle alıp satarak ne kadar para kazandınız?

Pazarlamacı AKP Hükümeti, Halkbank’ın özelleştirilmesini de bu yıl içinde tamamlamaya kararlıymış. Şimdiden bir yabancı talip de çıkmış: Kuveyt Başbakan Yardımcısı Şeyh Muhammed Sabah El Salim!

3) Mahfi Eğilmez gibi liberal bir ekonomist bile, bankacılıkta yaşadığımız drama “Son pişmanlık fayda etmez” diyerek, herkesin -demek ki sivil, asker herkesin, Cumhurbaşkanlığının, Ordu’nun, üniversitelerin, bütün aydınların- dikkatini çekiyor. 25.5.2006 tarihli Radikal’deki yazısından özetliyorum:

Tekfenbank’ın yüzde 70 hissesinin Yunan bankası Eurobank EFG’ye satışı da tamamlandı. Böylece Finansbank’tan sonra ikinci bir Türk bankası da Yunan sermayesinin eline geçmiş oldu. Finansbank’ın Yunan sermayesince satın alınmasında kötü bir niyet aramamıştım doğrusu. Çünkü Finansbank 235 şubesi ile büyük bir banka. 2005 net kârı 350 milyon dolar. Bu alımda kâr etme amacı var. Tekfenbank’da durum farklı. Bu banka 30 şubeli küçük bir kuruluş. 2005 net kârı sadece 1.6 milyon dolar. Böyle bir banka satın alınır mı? Kâr perspektifi çok zayıf. Öyleyse niçin alındı? Sorunun tek bir yanıtı var: Balkanlar’da niçin banka satın alıyorlarsa, onun için! Yani stratejik yerleşim için. Biraz kazınsa, bu alımın arkasında Yunan hükümeti bile çıkabilir.

Dikkat! Balkanlar’da Yunanistan’a kaptırdığımız sermaye sahipliğini Türkiye’de, kendi ülkemizde de kaptırmak üzereyiz. Biz üretimin yalnız mal değil, hizmet üretimini de içerdiğini anladığımızda, atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak: Hizmet üretiminin çoğu yabancıların eline, bir bölümü de Yunan sermayesinin eline geçmiş olacak. Biz mal üretirken onlar hizmet üretecek ve bizi, kredi istediğimizde kapılarında süründürecekler. Bir ekonomiyi işlemez hale getirmenin en kestirme yolu, onu borçlandırmaktır. Bununla birlikte, borç ödenir. Ama bankalarınızı ve daha da vahimi bankacılık sisteminizi yabancılara kaptırırsanız, durum çok farklıdır. Bir reel sektör kuruluşunu yabancılara satmak da çok önemli değildir. Örneğin, TÜPRAŞ’ı sattığınıza pişman olduysanız, çaresiz değilsiniz: Bankacılık sistemi sizin ya, bankalarınız bir sendikasyon düzenler ve bu yoldan sağladığınız kredilerle bir TÜPRAŞ daha kurarsınız. Eğer bankacılık sisteminizi yabancılara kaptırmışsanız, bunu yapamazsınız. Cumhuriyet’in ilk kuşakları her reel sektör kuruluşlarını, Etibank, Sümerbank, Denizcilik Bankası gibi bir banka çatısı altında kurarken, bunu düşünmüştü her halde.

Dikkat! Yunan sermayesi bilinçli bir şekilde Türkiye’ye giriyor. Yine dikkat: Reel sektöre değil, banka sektörüne giriyor. Çünkü şunu çok iyi biliyorlar: Bir ekonominin temel taşları reel sektör değil, finans kapitaldir.

11 milyon nüfuslu Yunanistan, 72 milyonluk Türkiye’nin mali sektörünü ele geçirme atağında! Uyanalım: Son pişmanlık fayda etmez!

B) Diğer hizmetler

1) Dünyanın en büyük araştırma şirketleri arasında sayılan, Londra merkezli Synovate, araştırma şirketi Plus Remark’ı satın aldı. Synovate 50’den fazla ülkede faaliyet gösteriyor, cirosu 600 milyon dolar.

General Growth, 2006’nın başlarında Türkiye’de dev bir alışveriş merkezi kurmaya hazırlanıyordu. Aynı şirket ECE Türkiye Proje Yönetimi’nin de yüzde 48’ini satın aldı. General Growth ABD’nin ikinci büyük alışveriş merkezinin sahibi.

2) Yabancılar Türk sigorta pazarını aralarında paylaşıyor.

Cumhuriyet gazetesi [N. Çalışkan, 2.3.2006] şu başlığı atmış: “Sigortada yabancı rüzgârları”. 5 milyar dolarlık prim üreten sektörde yabancıların payı şirket alımlarıyla yarıya ulaşmak üzere. Başka bir deyişle sigorta sektörümüzün neredeyse yarısı artık yabancılara ait. Son alımlarla elden çıkanlar şunlar:

- Fransa’nın en büyük ikinci sigorta şirketi Groupama; Güneş Sigorta’daki yüzde 30 payla yetinmeyip Başak Sigorta’yı, ardından Başak Emeklilik’i satın aldı.

-Dünyaca ünlü spekülatör Mark Mobius’un ortağı olduğu Global Equities Management, Emek Hayat Sigorta’yı satın aldı.

Böylece Türkiye’de sigortacılık sektöründe faaliyet gösteren yabancı şirket sayısı, 15’e çıkarken, yabancıların pazar payı da yüzde 42’yi buldu. Sektörde faaliyet gösteren kimi yabancı sermayeli şirketler şunlar: Axa, Allianz, Tokio, Marine Insurance, Aviva Plc., AIG, American Life, Generali, BNP Paribas, Fortis...

3) THY hisselerinin önemli bir bölümü de yabancıların eline geçmiş bulunuyor. Bu operasyon ÖİB tarafından çok kısa bir süre önce halka arz örtüsü altında gerçekleştirirdi.

Böylesine çılgınca bir özelleştirme ve yabancılaştırma herhalde ancak muz cumhuriyetlerinde görülebilir. AKP Türkiye’yi gerçekten bir muz cumhuriyetine dönüştürdü. Bu korkunç ihaneti ise gerek Cumhurbaşkanımız, gerek ciheti askeriyemiz, gerekse aydınlarımız sadece seyretmekle yetiniyor.

4) Telsim de Haziran ayının başında resmen İngiliz Vodafone’un oldu. Devir süreci başlayalı bir buçuk yıl olmuştu. Böylece Türk milletinin elinde kendine ait bir GSM operatörü kalmadı. Artk Türkiye’nin bütün haberleşmesi, biri Arap öbürü İngiliz iki yabancı şirketin elinde.

Cumhuriyet [2.6.2006] gazetesinde bir resim: Bakan Binali ile TMSF başkanı Ahmet, ellerinde temsilî çek, Vodafone CEO vekili Sir Julian Horn Smith’le poz vermişler. Hepsinin ağzı kulaklarında, kahkahalar atıyorlar. İngiliz elbette güler, çünkü asla yaş tahtaya basmaz. Hesabını iyi yapar. Ya öbürleri? Onlar niye gülüyor? Çünkü efendilerine yarandılar; kazığı yiyense talihsiz halkımız, umurlarında mı hiç!

II) Reel sektör

1) İtalyan giyim devi Benetton Group 1985’den beri Türkiye’deki lisansörü olan Boyner Holding’e ait Bofis şirketini Nisan 2005’te 14 milyon avroya satın aldı. Benetton Group dünyanın 100 ülkesine yayılmış, 2 milyar avroluk ciroya sahip. Türkiye’de halen 50 şehirde 100 mağazayla faaliyet gösteren şirket Benetton Giyim Sanayii adını alacak.

Mayıs 2006 itibariyle, Boyner Holding; Boyner Mağazacılık’taki yüzde 60 hissesinin yarısını, Beymen’in yüzde 50 hissesini satmak üzere ABD şirketi Kohlberg Kravis Roberts (KKR) ile anlaşmaya varmış bulunuyordu.

2) Akşam’da [14.4.2006] Esin Gedik yazıyordu: Türkiye’de “irili ufaklı birçok firma yabancılarla ortaklık görüşmesi yapıyor. Evlilik hazırlıkları yapan şirketlerden biri de, Akman Holding bünyesindeki Ersu Meyve suyu. Bir süre bir İsrail şirketiyle ortaklık flörtü yapan Ersu’nun gündeminde Macar Moellendorf and Co şirketi var. İmzalar en geç Haziran’a kadar atılabilir.”

3) Bugün (30.5.2006) televizyon haberlerinde seyrettim. K. Unakıtan, ağzı kulaklarında, bir marifetini daha müjdeliyordu (!). Özelleştirmede sıra elektrik üretimine ve diğer enerji tesislerine gelmiş. Ekonomik konularda duyarlı olmayan Cumhurbaşkanımız, ilgili yasaları onaylayarak AKP iktidarının önünü açmış. Unakıtan’ın arkadaşları da harıl harıl çalışmaya koyulmuşlar, uygulamayı bir an önce başlatmak için.

4) Anlaşılıyor ki yabancılar yılların birikimi olan tesislerimize özelleştirmeler yoluyla da sahip oluyor. Tesislerin millî sermaye tarafından satın alınması da fazla bir şey ifade etmiyor. Örneğin, Aydın Doğan Dışbank’ı satın aldı. Aradan on yıl geçmeden de Belçika bankası Fortis’e devretti. Ahmet Zorlu özelleştirmeden ele geçirdiği Denizbank’ı yabancıya sattı. Sabancı önce Danone şirketi ile ortak oldu. Bu Fransız şirketini böylece Türk gıda sanayiine soktu. Aradan çok geçmedi, kendisi çekildi; bütün hisselerini aynı şirkete devretti.

Mey İçki’nin çoğunluk hisseleri Nisan 2006 ortasında Texas Pacific Group’a (TPG) satıldı. Böylece -bir kültür rengimiz olan- Yeni Rakı da Amerikalıların oldu. Haberin çıktığı gazetede bir resim var: Türk adı taşıyan, Mey İçki CEO’su; TPG’nin sorumlu yöneticisi Stephen Peel ile birlikte anlaşmanın şerefine kadeh kaldırıyor. Peel ağzı kulaklarında şunları söylüyor: “TPG tüm dünyada tüketim malları ve alkollü içecekler alanında satın almalar yapıyor. Türkiye’de de yatırım yapmak istiyorduk ve en uygun şirketin Mey İçki olduğuna karar verdik. Bundan sonra uygun fırsat olursa, finans sektöründe de şirket alabiliriz, bankalarla ilgilenebiliriz.” Bizim CEO’muz, işadamımız, Amerikan şirketlerinin dünyayı ele geçirmelerine böylece destek oluyor. Biz satıyoruz, onlar alıyor. “Türkiyeli Medya”da ise bir sevinç, bir sevinç... İster istemez Atatürk’ün dahili bedhahlarını hatırlıyorum.

Bir örnek daha vereyim: Erdemir’i satın alan Oyak da yabancı ortak peşinde. Gönül, Erdemir’in kamuda kalmasını isterdi. Olmadı, ancak ulusal sermayeye, Oyak’a gidince biraz teselli bulmuştuk. Gelin görün ki şu sözler Oyak Genel Müdürü’ne ait [Milliyet, 4.3.2006]: “Erdemir’i Özelleştirme İdarisi’nden devralmak için kurduğumuz Ataer Holding’e ortak alıp almama hususunu değerlendireceğiz. Arcelor’la ortaklık yapabilmenin ön şartlarını konuştuk. Erdemir hisselerimizden bir miktarını versek bile hiçbir zaman kontrolü elden çıkarmayacağız. Kaptan köşkünü bırakmayız.” Bu sözler ne kadar samimi, bilemem. Tepkileri hafifletmek için söylenmiş de olabilir. Çünkü bu zat Erdemir’e müşteri olduğu sırada “ulusalcılığı” kimselere bırakmıyordu. Eğer samimi ise, yine de derim ki “taptığı, kâr ve para olan” özel sektöre güvenilmez. Zamanı gelince, ya kendisi kaptan köşkünü en çok parayı veren yabancıya güle oynaya bırakır, ya da başkaları, yani Büyük Sermaye onu oradan karga tulumba indirmesini bilir. Kısacası, bugün hisseleri elden çıkaran, yarın kontrolü de elden çıkarır.

5) Genç ve değerli iktisatçımız Prof. Dr. Erinç Yeldan’ın, Cumhuriyet gazetesinde [5.4.2006] aynı konuda çarpıcı bir yazısı çıktı. Özetlemekte yarar görüyorum. Şöyle diyor Sayın Yeldan: Neoliberal ideoloji; bir yandan IMF programlarının koşullandırmalarıyla, bir yandan da “küreselleşen dünyanın mantığı gereği” gibi aldatmacalarla, Türkiye’nin en stratejik işletmelerinin, özel sermaye gruplarına devrini gerçekleştiriyor. Cumhuriyet gazetesinin kimi yazarları bile “TÜPRAŞ’ın, ulusal sermayeye satılmasına karşı çıkmamalı” görüşünü savunuyor. TÜPRAŞ bir sanayi devi, ekonomimizin can damarlarından biridir. TÜPRAŞ’ta, öncelikle kâr amacıyla çalışacak olan özel sermayenin “ulusal” ya da “uluslararası” nitelikte olması pek fark etmez. Sonuçta özel sermaye, kâr elde etmek için ne gerekiyorsa, onu yapacaktır. Böyle bir işletmecilik anlayışı “ulusal çıkarlar”la her zaman bağdaşmayabilir.

Kamuoyunda, TÜPRAŞ’ın ana hissedarının Koç şirketi olduğu, Shell’in sembolik nitelikte çok düşük bir ortaklık payına sahip olduğu görüntüsü yayılmak istenmiştir. Oysa Koç ve Shell’in, kendi aralarında imzaladıkları Ortak Girişim Anlaşması, Shell grubuna çok geniş imtiyazlar tanımaktadır. Shell bu sayede TÜPRAŞ’ın pazarlama, ihracat ve kâr payının dağıtımı gibi stratejik kararlarında belirleyici bir konum elde etmiştir. Şöyle ki:

- TÜPRAŞ’ta alınacak en stratejik kararlarda esas belirleyici, Shell grubudur.

- Koç özelleştirmede aracı konumundadır.

Bir diğer önemli husus, özelleştirme uygulamalarını “ulusal” sermaye kavramı ile yorumlamanın ne derecede doğru olacağıdır. Herhangi bir özel sermaye grubunun “ulusal sermaye” olduğunu kabul edelim. Söz konusu grubun, piyasanın değişen koşulları altında bu niteliğini ilerde de muhafaza edeceğini kim garanti edebilir? Türkiye’de ulusal sermayenin niyetleri açısından, örneğin POAŞ’ta ve Erdemir’de sürmekte olan yabancı ortak arayışlarının sunduğu acı dersler yeterince öğretici değil midir?

III) Yabancılaşma

A) Türk ekonomisi yabancılaşıyor. Bu hüküm değerli iktisat profesörlerimizden Yakup Kepenek’e ait. Şöyle yazıyordu Sayın Kepenek Cumhuriyet’teki [23.5.2005] makalesinde: Özel sektör, yıllarca “Satın şu KİT’leri” diyerek her gelen hükümetin başının etini yedi. Öyle ki sıkıştırmaları için, kendi hükümetlerini IMF’ye, Dünya Bankası’na bile şikâyet ettiler, jurnallediler. Şimdi ise kendileri yutuluyor yabancı dev şirketler tarafından. Türkiye kaynaklı markalar birer birer uluslararası şirketlerin malı oluyor. İletişim, bankacılık, ticaret gibi yüksek kazançlı faaliyetler de yabancılara sunuluyor. En büyük cep telefonu şirketi, bankalar elden çıkarılıyor.

Yerli büyükler önce mahallenin bakkalını, manavını yıktılar. Şimdi kendileri yabancı devler tarafından ufalanıyor, bir bir teslim alınıyor.

Türkiye’nin üretim yapısı yıkılıyor, çünkü taşeronlaşıyor; iç pazarı paylaşılıyor. Büyük kentlerin elektrikli satış panolarında yabancı markalardan geçilmiyor. Yaratıcılık ve üretmenin eseri olan özgüvenin yerini, başkalarının hünerlerine sarılarak bayağılaşma ve aşağılanma alıyor. Evet Türkiye yabancılaşıyor.

B) Y. Kepenek’in tespitleri çok doğru. Bu görüş başka kanıtlarla da doğrulanabilir. Ben Türkiye’nin yaşadığı bu yabancılaşma sürecini bir gözlemle sınamak istiyorum.

Bu gözlemi Migros Ankara Alışveriş Merkezi gazetesinde [s.27, 7.1.2006] gördüğüm bir ilan üzerinde yaptım. İlanda Migros’da satış yapan bazı markalar verilmiş. İlan, “ve diğerleri...” ifadesiyle bitiyor. Benim yaptığım, bu markaları -tahminî olarak- “yabancılar” ve “yerliler” şeklinde sınıflandırmayı denemek oldu. Sonra her grubu saydım ve gördüm ki birinci grupta (yabancılar) 30, ikinci grupta (yerliler) 14 marka yer alıyor (ancak bunların da neredeyse yarıya yakını yabancı kokuyor).

i) Birinci Grup (Yabancılar): United Colors of Benetton, NetWork, (Cacharel), Goldas, Nine West, Timberland, Lee, U.S. Polo, Polo Garage, Park Bravo, Tefal, Adidas, Kanz, Collezione, Vepasport, Odeon Cineplex, Claire’s, Levi’s, LCW, Reebok, Starbucks Coffee, Divarese, Swatch, Tommy Hilfiger, Toys ‘R Us, Chicco, Mudo City, Accessorize, Lacoste, Jumbo.

ii) İkinci Grup (Yerliler): Damat/Tween, Beymen Club, Jean Mavi, Kiğılı, İpekyol, Sarar, Mado Dondurma, Özsüt, Puma, Vakko, Boyner, Zeki, Teknosa, Tekin Acar.

İşte “vizyon sahibi” Turgut Özal felaketinden sonra, 20 yılda geldiğimiz nokta! Şimdi Tayyip devri saltanatındayız. Bir 20 yıl sonra ne hale geliriz, hayali bile korkunç!

İlanın başlığı şöyleydi: “Migros’ta zaman geçer, mutluluk kalır.”

Başkalarını bilmem ama, ben kendimi öyle mutsuz hissettim ki, sormayın.

Sonuç yerine

Ne olacak, ardı kesilmeyen bu bilinçsizce satışların sonu? Bu çılgın hükümete “dur, yeter artık” diyecek biri çıkmayacak mı?

Sonumuzu bir gören var ama... Güngör Uras... Şöyle haber veriyor Sayın Uras başımıza gelecekleri: Devletin elinde ne var ne yok, hepsini sattık. Şimdi sıra gayri menkullerde (Ben ekliyorum: yakında yolları, meydanları, hatta Bakanlıklar dahil kamu binalarını, ormanları, havayı, suyu, tarihî eserleri de satmaya başlayacak bu iktidar; bunlar satmaktan başka bir şey bilmiyor, CD).

Üstüne üstlük yalnız Hükümet değil, özel sektör de elinde ne varsa yabancılara satmaya hazır ve satıyor da. Osmanlı’nın çöküşe doğru gittiği yıllarda da bütün sanayi ve ticaret, yabancıların eline geçmiş bulunuyordu. Türkler yabancıların yanında ancak ırgat olarak çalışırlardı.

Şimdi gözlerinizi bugünkü Türkiye’ye çevirin: Bu gidişle, Türk insanının yapacağı iş kalmayacak ülkede... Az buçuk bir yabancı dil öğrenerek bavullarımızı hazırlamaya bakalım. Dünya pazarlarında Filipinlilerin, Bulgarların, Moldovyalıların bıraktığı bayağı işleri yapmak bize düşecek.

Cidde havaalanının helalarını 150 dolar aylıkla temizlemeye bizim bankacılarımız, avukatlarımız, doktorlarımız, bizim halkımız talip olacak.

***

Bu böyle gitmez. Güneş balçıkla sıvanmaz.

Vatan aynı zamanda ekonomidir. Vatan, demokrasiden önce gelir.

Kaldı ki bu bizimki, demokrasi bile değil. Çünkü iç ve dış çıkar grupları halkın iradesini saptırıyorsa, o rejim demokrasi değildir.

Hep işbirlikçiler, hep “dahili bedhahlar” iktidarda…

Bak Latin Amerika’daki büyük uyanışa, Halk’a dönüşe! Demokrasi işte budur.

Bir biçimsel demokrasi uğruna, Türk ekonomisi, Türk devleti dağılma yolunda.

Ey Türk geleceğinin evladı!

Sen, ne zaman harekete geçeceksin