12.06.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Ekonomi
Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Hüseyin Adıgüzel

Tayyip Ananı da Al Git!Bu hükümet gitmelidir

Şemdinli’de uygulamaya konulan plan

Yaz bütün haşmetiyle yüzünü gösterdi. Ortalık yanıyor. Ortalık yanarken biz de yanıyoruz, hem de ne yanma! AKP hükümeti milleti kasıp kavuruyor, ortalığı yangın yerine çeviriyor, milleti ümitsizlik girdabına adım adım yaklaştırıyor. Ekonomideki dalgalanmalar, bir gece içinde trilyonlar kazananlar, bir gece içinde bütün birikimlerini büyük sermayeye aktarmak zorunda kalanlar, bu ülkenin insanları. Her gün getirilen şehit cenazeleri, yakılan ağıtlar ve siftah yapmadan dükkanını kapatan esnaflar, tarlasını sürmek için mazot parası bulamayan çiftçiler, IMF’nin insafına terk edilen memur, işçi ve emekliler, mezarda emeklilik yasasını protesto edeyim derken polis copu yiyen devlet memurları... Hepsi bu ülkenin insanları... Gayrı memnun kitle çığ gibi büyüyor, memnunlar keyif sürüyor.

Bunların hepi gerçek ve hepsi, memleketimin manzarası olarak orta yerde duruyor. Sıkıntı o kadar çok, o kadar büyük, o kadar çeşitli ki, insan hangisini yazayım diye sıkıntıya düşüyor. Biraz bu hükümetin en son marifetlerinden bahsetmek istiyorum. Düşüncelerimi sizlerle paylaşmak, sıkıntıyı hafifletmek istiyorum.

Aslında çok öncesi var, ama, ben Şemdinli’den başlamanın doğru bir seçim olacağını düşünüyorum. Hani şu “serhıldan” (isyan) çığlıklarını gündeme sokan Şemdinli’den. Çünkü, yıllardır hazırlanan, cumhurbaşkanını, orduyu, devletini seven ve korumaya çalışan kurumları devredışı bırakma ve milliyetçi kesimi korkutma ve ezme operasyonunun düğmesine Şemdinli’de basıldı. Sonraki, Diyarbakır, Hakkari, Yüksekova olayları, Danıştay baskını, Atabeyler çetesi olayları, Şemdinli’de uygulamaya konulan planın tamamlayıcı unsurları. Aynı zincirin halkaları. Bunların bir bir arkasına ortaya çıkmasını tesadüfle izah etmeye çalışmak, deliye postaki saydırmaktan da öte bir iştir.

Bir gün Şemdinli’de iki bomba patlatıldı. Halbuki, daha önceleri de Şemdinli’de onlarca bomba patlatılmıştı. Yani hazırlık yapılmıştı. Son iki bomba günü, bomba patlatılan kitabevinin karşı kaldırımında park etmiş, ordu mensubu iki kişinin arabası anında saldırıya uğradı. Arabadan neler çıktı, neler? Hatta, Gökçe Fırat, bu konuyla ilgili yazısının bir yerinde, “arabada bir TürkSolu gazetesi eksik kalmış” diyerek bir de espri yapmıştı. Sonra, Apo posterli, hayali Kürdistan bayraklı, her yeri kırıp döken, devletin tüm kurumlarına saldırılan bir gösteri düzenlendi. Bomba patladıktan iki dakika sonra ROJ TV, Danimarka’dan “Serhıldan” çığlıkları ile yayına başladı. Gösteriler yayıldı. Diyarbakır’da, Hakkari’de, Yüksekova’da, Van’da, Bitlis’te, Şemdinli’yi aratır gösteriler yapıldı. Büyük (!) başbakanımız oralara kadar giderek “Kürt Sorunu”ndan bahsetti. Ama hiçbir sonuç alamadı. Araya Diyarbakır Belediye Başkanı girdi. Başbakana, “siz şöyle durun, ben onlarla anlayacakları dilden konuşur, onları yatıştırırım” dedi. Onların anlayacağı dilden konuştu ve olayları yatıştırdı. Başbakan, başbakanlığının ayaklar altına alındığını bile anlayamadı ya da anladı da, anlamamazlıktan geldi. İş yargıya intikal etti. Van’da görevlendirilmiş bir savcı, iddianame hazırladı. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt başta olmak üzere, ordu mensupları tarafından bir çete oluşturulduğunu ve bu olayları bu çetenin gerçekleştirdiğini beyan eden bu iddianame ortalığa bomba gibi düştü.

Danıştay olayında TÜRKSOLU büyüyen gücü nedeniyle gündeme geldi

Günler sonra, bir avukat, belinde silahı ile, güvenlik kameralarının çalışmadığı bir gün Danıştay’a girdi, 2. Daire’yi kan gölüne çevirdi. Yakalandı. Daha sorgusu bile yapılmadan Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin gazetecilere “Sürprizlere hazırlanın” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu tip suçluların sorguları Cumhuriyet Savcılığınca yapılmasına rağmen, yargı devreden çıkarıldı ve emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmanın temel taşlarından biri olan, bir Emniyet Genel Müdürü Yardımcısına verildi. Bu sefer sanığın arabasından Danıştay 2. Dairesinin türban kararı almasına olumlu oy veren üyelerinin resimleri basılı Vakit Gazetesi çıktı.

Sorgulamanın devam ettiği aşamada Başbakan, büyük bir çete ile karşı karşıya olunduğunu ve ana muhalefet partisi genel başkanının da bu komplonun içinde olduğunu söyledi. Muzaffer Tekin isimli ordudan ayrılmış eski bir yüzbaşının arandığı açıklandı. Muzaffer Tekin’in evinde yapılan aramada, komployu doğrulayan belgelerin yanı sıra, TürkSolu ciltlerinin de bulunduğu kamuoyuna duyuruldu. Herhalde bu duyuruyu yapan şahıs, Türksolu gazetesinin on beş bin tirajla basıldığını ve yüz bine yakın okuyucusunun olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyordu da TürkSolu’nun gittikçe büyüyen gücünden endişe etmişti ki, onu da hedef tahtasının önüne koyuyordu.

Muzaffer Tekin teslim oldu. Onun çetesine mensup olduğu söylenen dört kişi ile hakim karşısına çıkarıldı. Mahkeme, Muzaffer Tekin ve çetesi olduğu söylenen dört kişiyi de serbest bıraktı. Çünkü, onların bu işle ilgisi olduğunu gösteren en küçük bir kanıt bile yoktu. Cürümü işleyen sanıkla telefonla konuşmasından başka bir kanıt getirememişlerdi. Halbuki, sanığın telefonunda belki yüzlerce isim vardı, ama, aralarından pervasızlıkla ayıklayarak Muzaffer Tekin’i seçtiler. Çünkü, Muzaffer Tekin emekli de olsa ordu mensubuydu, milliyetçi güçlerle fikri planda iş birliği yapıyordu, düzenlenen konferanslara, panellere, protesto eylemlerine katılıyordu ve KKTC Eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a da büyük destek veriyordu. Aranan kan bulunmuştu. Hemen üstüne atıldılar.

Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma

Daha Danıştay olayının perde arkasını bırakın, perde önü bile aydınlanmadan, ortalık toz duman içindeyken emniyet içindeki Fethullahçı yapılanma, basına, hem de hiç olmayacak şekilde, evlere servis yaparak bir çetenin daha çökertildiğini açıkladı. Atabeyler çetesi mensupları olarak üçü emekli asker, sekiz kişi basının önüne çıkarıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü İsmail Çalışkan, 2 Haziran günü düzenlediği basın toplantısında, bir gazetecinin operasyon ile ilgili bir sorusuna “Bu operasyon, Genelkurmay Başkanlığı ile ortaklaşa gerçekleştirilmiştir” dedi. Fakat, 3 Haziran günü Genelkurmay Başkanlığı, televizyonlardan yayınlanan yazılı bir açıklama ile, operasyondan haberlerinin olmadığını, bütün gelişmeleri ertesi günkü gazetelerden öğrendiklerini, kamuoyuna duyurdu. Yani, sağ elin, sol elden haberi yoktu. Bu nasıl iş demeyin. Bu işte öyle bir iş!

En üst düzey emniyet yetkilisinin açıklaması ile, operasyonun içinde gösterilen Genelkurmay Başkanlığı, operasyonun bırakın içinde olmayı, haberlerinin bile olmadığını açıklıyor. Yani operasyon, emniyet güçleri tarafından yapılmıştır, askeri kanadın bundan haberi yoktur. Peki öyle ise neden emniyet üst düzey yöneticisi böyle bir açıklama yapma gereğini duymuştur? Çünkü, gözaltına alınanların içinde ordu mensupları da vardı. Onların göz altına alınmalarından Genelkurmay Başkanlığı’nın haberinin olması yasa gereği idi. O da, orada zevahiri kurtarmak için böyle bir açıklama yaptı, diye düşünüyorum. Neyse, burası bizi pek ilgilendirmiyor. Bu hesabı aralarında görürler.

Emniyet’teki Fethullahçı grup Orduyu kendisine engel görüyor

Şimdi gelelim sorunun temeline... Sorun emniyetin açıklamalarının doğru olmadığındadır. Emniyet, Şemdinli olaylarından beri, tüm olayların içinde Ordu’nun, yani TSK’nın faal olarak rol aldığını gösterme çabasındadır. Burada, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendisine anayasa ile verilmiş bulunan devleti ve milleti koruma ve kollama görevini yapamaz hale getirmek başat amaçtır. Emniyetin bundan çıkarı nedir? Emniyetin bundan hiçbir çıkarı yoktur. Fakat, hükümete büyük destek veren Fethullah Hoca grubu, emniyetin içerisinde güçlü bir yapılanmaya sahiptir. Bu grup, siyasi iktidarın tercihi ile o mevkilere getirilmiştir. Siyasi iktidarın işlevini sürdürebilmesi için, bu grup vasıtasıyla, Ordu’nun millet nezdinde olan prestiji aşağıya çekilmek istenmektedir. Siyasi iktidarın ve Fethullahçı grubun, kafalarının içindekileri gerçekleştirmelerine en büyük engel olarak Ordu’yu görmeleri, onları bu yönde çalışmaya mecbur etmektedir. Ordu pasifize edilirse ki, Avrupa Birliği rüyası da bu süreç içinde değerlendirilmelidir, o zaman, dikensiz gül bahçesi içinde rahatça çalışabileceklerdir. Bu yüzden emniyet içindeki Fethullahçı grup ve siyasi iktidar, Şemdinli’den bu yana oluşan bütün olayların sorumluluğunu, Silahlı Kuvvetler’e ve ulusalcı güçlere yıkma uğraşının içindedir.

Bu olayların tümü, siyasi iktidar, emniyet içindeki Fethullahçı grup, PKK, AB ve ABD’nin tertibidir. Çünkü; ülkemizin ve dünyanın içinde yaşadığı siyasi şartlar, önümüzdeki bir yılı, Türkiye’nin bugün ve yarınki kaderinin belirleneceği bir yıl haline sokmuştur. Ülke içinde, özellikle tırmandırılan gerilim ortamı içerisinde AKP, üç önemli seçimi atlatmanın telaşını yaşamaktadır. Ülke dışında, yaklaşan İran operasyonu ve AB’nin reformların yavaşladığı uyarıları, AKP’yi zor duruma sokmuştur.

AKP Büyükanıt Paşa’yı neden istemiyor

Üç önemli seçimden söz ettik: 30 Ağustos’ta yapılacak Genel Kurmay Başkanlığı ve Nisan 2007’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2007 Kasım’ında yapılacak parlamento seçimleri AKP’yi tam anlamıyla köşeye sıkıştırmış durumdadır.

Genel Kurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıt’ın getirilmesi, PKK ile olan mücadelede, ipin ucunun Ordu’nun eline geçmesi demektir. Bu durum, PKK’yı yok etmeye yönelik büyük bir temizlik harekatını da beraberinde getirecektir. Doğal olarak bu harekat, AKP’nin hem zemin, hem de prestij kaybına uğramasına sebep olacaktır. Öyle ise ilk etapta, Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması önlenmelidir. Yaşar Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanı olması ile başlayacak PKK temizlik süreci ile, AKP’nin ABD desteği de sona erecektir. Bu oluşum, daha sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile, genel seçimleri de derinden etkileyebilecek bir oluşumdur. Bunun önlenmesi için, Ordu’nun yıpratılması, pasifize edilmesi gerekir. Pasifize edilen ve yıpratılan bir Ordu, hükümetin atayacağı Genel Kurmay Başkanına ses çıkaramaz, tepki koyamaz. Düşünülen operas yon için genelde emniyet içindeki Fethullahçı kanat kullanılmakta ve bütün olaylar, hükümetin bilgisi dahilinde, o kanatın eli ile tertip edilmektedir.

Bu arada günden güne tırmanan AKP- Ordu gerilimine de dikkatinizi çekmek isterim. Danıştay’daki cenaze töreni sırasında, halkın ortaya koyduğu tepkiyi olumlu bulan Genel Kurmay Başkanı “Sadece bu olayda değil, daha başka olaylarda da bu tepkiyi görmeyi dilerim” deyince, Başbakan sert bir çıkış yapmış, Genel Kurmay Başkanı’nı emekliye sevk etmeyi bile ima etmişti. Fakat, burada Cumhurbaşkanı Sezer’in tavrı önem kazandığından, onun laiklik yanı tavırlarından ürktüğü için öncelikle Sezer’i yalnız bırakmayı düşünerek köşesine çekilmeye zorlamaktadır.

AB de AKP’ye karşı: “AKP iktidarı eski hızını kaybetti”

İçeride tırmanan AKP-CHP gerilimi, AKP-Sezer, AKP-Ordu, AKP-ulusalcı güçler gerilimleri AKP iktidarını zor bir dönemece taşımış ve dönemecin başına oturtmuştur. Durum dışarıda da farklı değildir. AKP-AB, AKP-ABD, AKP-İsrail ilişkileri de istenilen düzeyde yürümemektedir.

AB Komisyonu Eşbaşkanı Lagendjik 4 Haziran Pazar günü yaptığı bir açıklamada, AKP iktidarının eski hızını kaybettiğini, reformların yavaşladığını ve yargıya yapılan saldırının, Türkiye’nin işini zorlaştırdığını söyledi.

Bir gün önce TÜSİAD’ın eleştirilerine cevap veren Abdullah Gül “AB ile işlerin istenildiğinden de iyi gittiğini ve hükümetin bütün enerjisini AB’ye ayırdığını” söylemişti.

Fakat, görünen o ki, AB Komisyonu Eşbaşkanı, işlerin iyi gitmediğini söyleyerek bir gün sonra, adeta Abdullah Gül’ü tekzip etme gereğini duymuştur.

İran operasyonu ve AKP

ABD İran’a operasyon kararını yakınlaştırıyor. Türkiye ne yapacak? ABD’nin kendisine biçtiği rolü mü oynayacak yoksa İran’ın yanında mı yer alacak? Bize göre, kendisine biçilen rolü oynayacak.

Aslında oynamaya başladı bile... Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi ülkeler ile Almanya’nın Dışişleri Bakanlarının yaptıkları ortak çalışma sonucunda, çıkan karar, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından İran Dışişleri Bakanı’na bildirilmesi için Abdullah Gül’e havale edilmiş, o da görevini yaparak kararı İran Dışişleri Bakanına iletmiştir.

Elbette, sadece bu olaya bakarak karar vermiyoruz. Öncesinde de neler olduğunu sizler de biliyorsunuz. Fakat, bu bizim öngörümüz. AKP iktidarı halen bu sorun ile boğuşuyor ve önünde en büyük sorunlardan biri olarak duruyor.

PKK’ya müdahalenin önündeki engel ABD değil AKP’dir

PKK üzerine ABD ile ortak bir harekat yapılması sorunu da ortada, muallakta duruyor. Kandil Dağı da her gün can almaya devam ediyor. Akan ve bir sürü ödüne rağmen durdurulamayan bu kanın, iktidarı sarstığı da bir gerçek. Sebep olarak, operasyon yapmayan ve yaptırtmayan ABD gösteriliyor, ama, bana göre sorunun temeli AKP’nin iç dengeleridir. Çünkü, AKP içinde bu operasyonun yapılmasının zaruri olduğunu düşünenler olduğu gibi, bunun asla yapılmamasını isteyen hatırı sayılır milletvekili olduğu da bir gerçek. Bu durumda, bu operasyonu AKP yapamaz demek, herhalde en doğrusu olur.

Danıştay tertibi öncesinde, millet,Türk Ordusu’nun Kuzey Irak operasyonunu tartışıyordu. Danıştay baskını ile, tartışmalar bıçak gibi kesildi. Komplonun boşa çıkarıldığının en büyük göstergesi, Türk milletinin en acil sorun olan Kürt bölücülüğü sorununa geri dönmesidir. Artık, PKK konuşulmalı, sönen ocaklar konuşulmalı, bölünen ülke konuşulmalı, istila edilen bölgeler konuşulmalı ve Kürt bölücülüğüne karşı mücadele konuşulmalıdır. Bu konuşma içinde AKP’nin yerinin olmadığı açıktır. PKK’nın Türkiye’deki destekçisi, ABD’nin Türkiye’deki destekçisidir. Çünkü, PKK; ABD’nin ileri karakoludur. Kim ABD ile birlikte ise, o PKK’nın destekçisidir.

İktidar yıkılma noktasına geldi

Bütün bu gelişmeler ve ülkede tırmandırılan gerilim ortamı, AKP’yi köşeye sıkıştırmıştır. AKP hükümetinin artık suyu ısınmıştır. Dış destekler, neredeyse sıfırlanmış durumdadır. Cumhuriyeti ve tam bağımsızlığı savunan başta Cumhurbaşkanı, Ordu, Yargı kurumları ve ulusal güçlerin karşısında, yurdun her yerinde yuhalanan bir AKP vardır. Siyasi arenalarda, muhalefet etmek yerine iktidarı yıkma söylemleri artmıştır. Bu durumda AKP, artık bu ülkeyi daha fazla yönetme şansına sahip değildir. AKP iktidarı yıkılma noktasına gelmiştir.

Toplumun bütün dinamik güçleri ile kavgalı olan, Ordu’ya, Yargı’ya ve ulusalcı güçlere komplolar hazırlamaya çalışan, PKK terörünü yok etmeye gücü yetmeyen, Danıştay’daki cenaze töreninde Başbakanı ve bakanları yuhalanan bir iktidarın yaşaması mümkün değildir. Seçim sandığı mutlaka milletin önüne getirilmelidir. Bunun sağlanması için miting, grev gibi demokratik haklar kullanılmalı; millet, meydanları doldurmalıdır.

ABD’nin turuncu darbelerinin ilki ile iktidar yapılan AKP kırmızı beyaz bayraklarla doldurulan meydanların gücü ile iktidardan indirilmelidir. Gökçe Fırat’ın deyimiyle “Yıkılana kadar sallamak, meydanları doldurmak” gerekir.

Sivil güçler, iktidarı ancak halkın inanç ve desteği ile yıkacaklardır. Halkın gücü karşısında hiçbir gücün duramayacağını, artık AKP iktidarı da anlamak zorundadır. Önünde iki seçenek vardır. Ya erken seçime gidecektir, ya da iktidarı zorlayacaktır. İktidarı zorlamanın nelere gebe olduğunu herhalde düşüneceklerdir. Burası ABD ya da herhangi bir Avrupa ülkesi değildir. Burası Türkiye’dir ve Türkiye’nin dünyanın hiçbir ülkesine benzemeyen şartları ve moral güçleri vardır. Kendisinden önce iktidarı zorlayanların nelerle karşılaştıklarını, herhalde AKP kurmayları da bilmektedirler.

Bu iktidar Türkiye’ye, Türkiye Cumhuriyetine, Türk devletine ve Türk milletine zarar vermektedir ve bu yüzden gitmelidir.

Gitmiyorsa yıkılmalıdır!