|
Gökçe Fırat |
PKK’nın nihai hedefini unuttuk mu! Nevruz’un hemen ardından PKK’nın Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu Anadolu kentlerinde başlattığı ayaklanmaya Başbakan’ın cevabı “masa” oldu. Masa meselesine eğilmeden, gerçekleşenin tam olarak ne olduğu üzerine biraz daha durmakta yarar var. Öncelikle yaşananın siyasi ve askeri literatürde tanımlamasını yapmamız gerekir. Günlük basının veya bir kısım siyasinin dediği gibi olaylar bir provokasyon çerçevesinde ele alınamaz. Çünkü bölgede son yaşanan kalkışmanın uzun bir geçmişi vardır. PKK 1984’teki ilk silahlı terör eyleminden bu yana “Bağımsız bir Kürdistan” kurma hedefindedir. Peki bu bağımsız devlet nasıl kurulabilir? Kuracağınız devlet için başka bir devleti yıkmak, parçalamak, bölmek gerekir. PKK terörünü bu açıdan değerlendirdiğimizde PKK’nın nihai amacına ulaşmak için Türk devletini bölmesi, parçalaması gerekmektedir. Bu perspektiften baktığımızda, “Türkiye ile birlik”, “konfederasyon”, “demokratik Cumhuriyet”, “Kürt-Türk kardeşliği” gibi sloganlar ancak ve ancak PKK’nın nihai hedefine ulaşmada kullandığı dönemsel politikalar olabilir. “Nihai hedef” uğruna belli “politik aşamalar” seçilebilir, uygulanabilir; “strateji” için “taktiğe” başvurulur. Ancak gördüğümüz kadarıyla gerek Türk devletini yönetenler, gerek siyasi kuruluşlar, gerekse basın ve büyük oranda halk PKK’nın “günlük politika”ları ile “nihai amacı” arasındaki bağlantıyı unutmuştur. Sanılmaktadır ki ortada bir “Kürt sorunu” vardır, PKK o sorun nedeniyle doğmuş bir örgüttür, Türkiye Cumhuriyeti bu sorunu hallederse de PKK ortadan kendiliğinden kalkacaktır. Türkiye açısından en önemli tehlike de budur. Türkiye maalesef PKK’nın Türk devletini bölerek, parçalayarak, bağımsız bir Kürt devleti kurma amacından vazgeçtiğini düşünmektedir! Ancak Türk tarafı unutadursun PKK tarafı hedefini unutmamıştır. Peki PKK bu amaca nasıl ulaşabilir? Bunun yolu Türk askeri güçlerini yenmek ve devlet kuracağınız bölgeden atmaktır! Kimse bunu başaramaz mı dediniz? Durun biraz... PKK 1984’ten 1991’e kadar oluşturduğu ve adına “gerilla” dediği güçle Türk askeri ile savaşa tutuştu. Bu savaşta yaklaşık 30 bin kişilik bir askeri kuvvet yarattı. Bu kuvvetle Türk askeri kuvvetlerine önemli kayıplar da verdirtti. Ancak PKK açısından bu yöntemle alınabilecek sonucun sınırları ortadaydı. Eğer bağımsız devlet kurmak istediğiniz topraklarda halkı yanınıza çekemezseniz, halkı devletten uzak tutamazsanız, devleti yenseniz dahi devlet kuracak halkınız olmaz ki boşa savaşmış olursunuz. O nedenle PKK hareketini ikili bir mücadele içinde değerlendirmek gerekir. Savaşın bir yanı Türk askeri kuvvetlerine karşı askeri savaştır, diğer yanı ise Türk devletine karşı bölge halkını denetim altına alma ve giderek de Türk devletine karşı harekete geçirme vardır. 1991’e gelindiğinde PKK her iki ayakta da önemli bir yol aldığını düşünerek ayaklanma başlattı. Ancak o ayaklanmanın üstüne giden devlet hemen bastırdı. Ve görüldü ki bölge halkı Türk devletine karşı meydana çıksa da, henüz Türk devleti ile savaşacak kadar PKK etkisinde değildi. Fakat ayaklanmanın daha büyük bir sonucu da oldu. Türkiye PKK’ya karşı sınırötesi de dahil olmak üzere üç yıllık büyük bir operasyon başlattı ve 1994’e gelindiğinde PKK’nın askeri gücü artık kullanılamaz hale gelmişti. Bu dönem zarfında PKK’nın bölge halkı üstündeki etkisi de oldukça zayıfladı. Fakat 1994’ten itibaren bir şeyler değişmeye başlamıştı. PKK kendi askeri gücü ile Türk askeri gücünü yıkamayacağını görmüştü. Daha fazla silahlı mücadelenin alabileceği sonuç kalmamıştı. PKK’nın bölge halkı üzerindeki etkisininse halkı devlete karşı savaştıracak kadar güçlü olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu değerlendirmeleri yapan örgüt bir strateji değişikliğine gitti. Türk devleti ile savaşı, sadece kendi askeri olanakları ve bölge halkı ile sürdürmek ve sonuçlandırmak hayaldi. Hayaldi ama hangi kuvvetle kendi cephesini kuvvetlendirebilirdi? İşte bu kuvvet AB ve ABD’ydi.
1994: Strateji değişikliği Bu tarihten itibaren PKK’nın askeri hareketliliğinin Türkiye’den K.Irak’a kaydırıldığı ve asgari seviyeye çekildiği görülecektir. Bu PKK askeri kuvvetlerinin K. Irak’ta ABD korumasına girmesi demekti. Stratejinin ikinci değişikliği, radikal bağımsızlıkçı bir halk hareketi yaratmak yerine, “demokratik” “insan hakları” çerçevesinde bir “Kürt hareketi” yaratmaktı. Bu ise PKK’nın “ana dil”, “kültür”, “yayın”, “müzik” gibi kitleleri seferber edebileceği ve zaman içinde bir ulusal hareket yaratacağı zemindi. Peki bu strateji değişikliği ne gibi bir sonuç yarattı? 10 yıl sonra şu değerlendirmeyi yapabiliriz ki PKK, askeri gücünü ABD korumasına almış ve Türk askerinin PKK’ya karşı mücadele etme gücünü kaynağında kırmıştır! Daha önemli bir aşama olarak 10 yıllık “demokratik Kürt hareketi”nin bilançosu, bugün gerek bölgede, gerekse Türkiye çapında, PKK’ya daha fazla bağlı, devlete daha fazla karşı ve gittikçe kemikleşmiş bir taban yaratmış olduğudur. En son bölgeye yayılan ayaklanma, artık kitlenin ulusal bilince erişmiş ve örgütlenmiş bir halka dönüştüğüdür! Ve bunlardan çok daha vahimi, “demokrasi” adına gerek AB’nin, gerek ABD’nin Türkiye’ye müdahalesinin yoğunlaşmasıdır. En son olaylar göstermiştir ki, Türkiye kendi kanunlarını uygulayamaz hale gelmiştir ve PKK ayaklanmasına karşı askeri müdahalede bulunamamaktadır! O halde başa dönelim! Bugün Türk askeri güçleri bu bölgeden fiilen atılmıştır! PKK ilk 20 yılda silahlı mücadele ile elde edemediğini bu strateji değişikliği ile yapmış ve Türk askerinin bölgedeki varlığını sona erdirmiştir! Ve çok daha önemlisi PKK 10 yıl önce bulamadığı kendisine bağlı, ve onunla birlikte devlet kuracağı bir halkı da yaratmıştır! Bunun sonucu ise korkutucudur ama tespit edilmesi gerekir; PKK, bağımsız devlet kurma yolunda önemli bir mesafe almıştır. Önemli bir birikim yaratmıştır. O halde, “nihai hedef”ine yaklaşan bir hareketten, “nihai hedef”ine doğru daha fazla ilerlemesini beklememiz işin doğası gereğidir! Bölgede özerk Kürt otoritesi kurulmuş da haberimiz yok! Şimdi durumu biraz daha somutlaştırarak tehlikenin boyutlarını ortaya koyalım. 1- Bölgede eline Apo posterini alıp gösteri yapacak kadar PKK’ya bağlı önemli bir kalabalık vardır. Son gösteriler bu kalabalığın en aşağı 1 milyonluk bir kitle olduğunu göstermektedir! 2- Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türk devletinin değil PKK’nın yan kuruluşu olarak çalışan DTP’li belediyelerin sözü dinlenmektedir. Ve dahası PKK, halkı bu belediyeler aracılığı ile örgütlemektedir. 3- Türk askeri güçleri bölgeden çekilmiştir. Ama Şemdinli ile başlayan süreçte tüm jandarma gücünün dahi bölgeden atılacağı bir dönem hazırlanmaktadır. 4- Güneydoğu’da kabul edelim ya da etmeyelim bu görünüm içinde “özerk bir Kürt otoritesi” kurulmuştur! En son Diyarbakır’da olan olayları 5 YTL’ye kandırılmış çocuk hareketi olarak okumayalım. İnsanlar çocuklarını ölüme gönderecek kadar ajite olmuş, örgütle bütünleşmiştir! PKK’nın yayın organı Gündem’de ailelerinin ölen çocuklarının ardından verdikleri ilanları okuyun ve görün! Peki bu insanlar neye güveniyor? Çok basit. PKK’nın bu halkı koruyacak askeri bir gücü yoktur, ama halk, Türk askerinin müdahale etme imkânının olmadığını bal gibi bilmektedir! Ayaklanmanın serbest ama bastırmanın yasak olduğunu bilen halk istediğini yapabilmektedir. Çünkü arkalarında ABD’nin ve AB’nin olduğunu bilmektedirler. İşin esası ve başlangıç noktası da budur, PKK’ya 94’te strateji değiştirten AB ve ABD, son ayaklanmanın tertipçisi ve koruyucusudur! Eskiden Türkiye’de Şeyh Sait isyanı değerlendirilirken bölgede İngilizlerin Musul ve Kerkük’e egemen olmak için ayaklanmayı çıkarttığı anlatılırdı. Şimdi ise AB ve ABD açıktan ayaklananların yanında olduklarını, Türk askerinin bölgeden çekilmesni istiyor! Peki değerlendirmelerimiz nasıl? Emniyet yetkilileri halka karşı güç kullanılmaması gerektiğini bildiriyorlar... Siyasiler sükunet çağrısı yapıyorlar... Ayaklanmayı örgütleyen Belediye başkanları Türk medyasında her gün PKK propagandası yapmaya devam ediyor... Ve başbakan “masa”ya çağırıyor! Bu noktaya nasıl geldik? Bundan sonrası için neler olacak derseniz... Bir kere ayaklanan ve ayaklanmanın bastırma ile değil sükunetle karşılandığını, AB ve ABD’nin söz verdikleri gibi kendilerini koruduğunu gören kitle, bundan sonra kendisini daha da özgür hissedecektir! Ama bu özgürlükle “bağımsızlık” arasındaki bağın kafalarda kurulduğunu da görmemiz gerekir! Nitekim ayaklanmanın tertipçilerinden PKK’lı belediye başkanı Osman Baydemir, artık Kürtlerin Türklerle birlikte yaşamak istemediğini söylemektedir! Bu ne demektir? Bu, birlikte yaşamak istemeyenlerin bundan sonra “bağımsız” yaşamak istediklerini daha usturuplu ifade etmektir! PKK, 20 yıllık mücadelesi sonucunda, arkasına AB ve ABD’yi de alarak “bağımsızlık” isteyen bir “Kürt halkı” yaratmıştır! Sonuç budur... Ancak bu sonucu yaratan tek başına PKK değildir, hatta ona arka çıkan AB ve ABD de değildir. Türkiye’yi bu noktaya getiren, Özal’dan başlayarak sağcı iktidarların izledikleri Kürtçü politikalardır! Hatırlayalım bu oyun nasıl başlamıştı... 1984: PKK silahlı teröre başladı. 1988: ABD Dışişleri Bakanlığı “ABD yönetiminin, uluslararası ölçütlere göre, Türkiye’deki Kürtlere ulusal azınlık hakları verilmesinden yana olduğu”nu açıkladı. 1991: Diyarbakır’da konuşan Süleyman Demirel, “Kürt Realitesi”ni kabul etti. 1991: Cumhurbaşkanı Turgut Özal, federasyon dahil her şeyin tartışılabileceğini açıkladı. 1997: AB Lüksemburg Zirvesi’nde Kürtlere azınlık hakları verilmesi talep edildi. 1999: Apo Türkiye’ye geldi. (Eskiden yakalanıp hapsedildi derdik ama artık adamın Türkiye’ye hareketin başına getirildiği anlaşılıyor.) 2003: Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Devlet Bahçeli hükümeti Apo’yu affetti, Kürtçe kültür haklarını tanıdı. 2005: Tayyip Erdoğan, Diyarbakır’da “Kürt sorununu tanıyoruz” dedi. 2006: Tayyip Erdoğan “masaya gelin konuşalım” dedi. Bu 20 yıllık süreyi değerlendirdiğimizde PKK’nın hedefine nasıl adım adım yaklaştığını görürüz. Ama aynı zamanda PKK’yı kimlerin güçlendirdiğini de. Türk-İslam’dan Kürt-İslam’a Turgut Özal’dan başlayan Tayyip Erdoğan’a uzanan sağcı, Amerikancı siyaset Türkiye’yi bölünme aşamasına kadar getirmiştir. Siyasette bazı kelimelerin çok özel mesajları vardır. Turgut Özal’ın federasyonunu tartışarak, Kürt realitesini tanıyarak, 10 yılda “Kürt sorununu” kabul etmeye geldik. “Kürt sorunu”nu kabul edeli bir kaç ay geçmeden başbakan “sorun”un masada çözüleceğini söylüyor! Federasyon, realite ve masa Türk sağ siyasetçilerinin yol haritasıdır. Bu program çerçevesinde bölücülük meşrulaşmış, Türkten ayrı bir Kürt halkı yaratılmıştır. Sorunu yaratan çizgi bu defa masa ile sorunu çözme iddiasını ortaya atmaktadır. Tüm bu adımları atan siyasal çizgi masada ne yapar sizce? Bunun atasının Sevr’de “masa”da sorunları nasıl çözdüğünü biliyoruz! Aynı masayı bir kez daha kurdurtmalarına o nedenle müsade edemeyiz! Sağcı siyasal çizgi neden bu noktaya getirdi Türkiye’yi derseniz, bunların hepsinin siyasal referansı ve lideri Said-i Kürdi’dir. Said-i Kürdi bu ülkede hem Türk-İslam Sentezi’nin hem de Kürt-İslam Sentezi’nin kurucusudur. Türk-İslam’la çökerttiler, şimdi Kürt-İslam’la bölecekler... Proje budur. Kuracakları masayı bunun için kuruyorlar. Ancak istediklerini yapıp yapamayacakları belli olmaz. Kimileri bu aşamadan sonra bu sorun nasıl çözülür diye çaresizlik içinde kıvranıyor. Oysa bu sorunu çözmek basittir. Uygularım diyen için işte program. Bu sorunu iki günde bitirebiliriz 1- Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı TV’ye çıkar ve bir ulusa sesleniş konuşması yapar. Bu konuşmayı tıpkı Atatürk gibi “Büyük Türk milletine” hitabıyla başlatır. Bu konuşmada Türk ülkesinin ve Türk milletinin bölünemeyeceğini açıklar. Andından MGK’yı toplantıya davet eder! 2- MGK, Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine toplanır. Toplantıya katılan askeri erkan ayaklanma hazırlıklarına karşı askeri önlemi masaya koyar. Ulusal mutabakat ister. 3- Toplantının haberleri gazetelerde çıktığı sabah Diyarbakır’dan havalanan jetler Kandil Dağını bombalar. 4- Öğle saatlerinde Genel Kurmay Karargahı’nda basına brifing verilir. Türkiye’nin terörle her yerde mücadele kararlılığında olduğu vurgulanır. 5- Aynı saatlerde Beyaz Saray’da ve Brüksel’de şaşkınlık hakimdir. Tam Türkiye’ye yönelik uyarı açıklamaları geleceği sırada Türk Başbakanı’nın açıklama yapacağı duyurulur. 6- Akşam saat 19.00’da Başbakan basın açıklaması yapar. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünden taviz vermeyeceğini, bu uğurda gerekirse AB ile görüşmelerin askıya alınacağını, ABD’nin ise terör örgütünü korumaması çağrısını yapar. Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri’ni başarılı operasyondan dolayı kutlar. 7- Başbakan aynı zamanda ulusa seslenerek saat 20.00 itibarıyle belli Güneydoğu şehirlerinde iki günlük sıkıyönetim kararını açıklar. 8- Aynı saatlerde Güneydoğu sessizdir. Halk evindedir. Askeri kuvvetler ev ev arama yaparak kanun kaçaklarını toplamaya başlar. 9- Ertesi sabah Güneydoğu’da hâlâ sessizlik egemendir. İçişleri Bakanı, 57 DTP Belediye başkanı hakkında soruşturma açıldığını, soruşturmanın selameti açısından Belediye Başkanlarının görevden alındığını açıklar. 10- Muhalefet parti liderleri basına açıklama yaparak ulusal birlik çağrısı yaparlar. Türkiye’nin teröre karşı iktidarı ve muhalefeti ile birlikte karşı koyacağı vurgulanır. 11- Sıkıyönetim sona erer. Aranan suçlular adalete sevkedilir. Görüldüğü gibi, halkla devleti karşı karşıya getirmeden, kimsenin burnunu bile kanatmadan, istenirse terörle mücadele edilebilir. Biz değil, ABD Türkiye’yi karşıya almayı göze alabilir mi? Bunun tek şartı ise ABD’yle karşı karşıya kalmayı göze almaktır. Peki bu yapılabilir mi? Bu olasılık kimi siyasileri endişeye sevketmektedir ama endişeye gerek yoktur. ABD Türkiye ile böylesi bir hava harekatı nedeniyle karşı karşıya gelmeyi hiçbir şekilde göze alamaz. Çünkü, hava saldırısına karşılık verirse ABD açısından tüm bölge politikaları tehlikeye girecektir. İlk sonuç, Irak’ın daha da karışması, direniş güçlerinin, Türkiye’nin artık ABD ile birlikte olmadığını bilerek hem ABD hem de Kürt hedeflere saldırısı başlayacaktır. ABD açısından bu, iç savaşta ABD askerlerinin yem olmasıdır ki bunu göze alamazlar! ABD Kuzey Irak’taki Kürt devletçiğini korumak için Kandil’i feda etmek zorunda kalacaktır! İkinci sonuç, İran ve Suriye oparasyonunun rafa kaldırılmasıdır ki bu da ABD’ye en az bir 10 yıllık kayıp verdirir. İran ve Suriye’ye müdahale öncesi ABD Kandil yüzünden Türkiye’yi karşısına alamayacaktır. Böyle bir sınırötesinin en önemli yansıması ise sınır içinde olacaktır. AB ve ABD’ye güvenerek ayaklanma noktasına kadar gelen Kürtler, bunun bir hayal olduğunu göreceklerdir. Türkiye bu adımı atarsa, PKK’nın son 10 yılda kazandıkları yok edilebilecektir. |