06.02.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Özgün
Dünya
Söyleşi
Tarih
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye

Funda Uzun

Siyasetteki paradoks

Politika denince, akla sol-sağ gelir. Klasik soruda hemen peşinden. Solcu musun, sağcı mısın? Bir diğer klişe ise, bu iki kavramın ideolojileri temsil ettiğinin düşünülmesidir.

Halbuki, sol da, sağ da ideolojileri değil, ülke yönetimindeki ekonomik tercihleri ifade etmektedir. Bir diğer yanlış ise, “sol enternasyonalisttir” diyen sığ düşüncedir. Bu inanış çok doğru olsaydı, her ülkede yönetime gelen sol partiler, yalnızca kendi ülkelerinin vatandaşlarının refahını düşünmez, bütün dünyadaki insanlar için çalışıyor olurlardı.

Sol da, sağ da bulundukları ülkelerin sosyo-ekonomik kalkınması için, kendi sistemleri içinde politika üretirler.

Bu yanlış inançların sebebi, 1980’deki iç bölünmenin adına sol-sağ konulmuş olmasıdır. Bu iki sisteme bir de ideoloji elbisesi giydirildi ve sonuç olarak, Türk Milleti kandırıldı.

Halbuki, 1980’lerdeki kavga sol-sağ dan öte, komünizm ve kapitalizm kavgasıydı. Komünist ekonomik sistemle, kapitalist ekonomik sistemin yönetme mücadelesiydi. Tabi, bu kastettiğim, kavgayı çıkartanlar için biliniyordu, ancak sokaktaki her iki kesim, ülkelerinin bağımsızlığını korumak için savaştıklarını sanarak, gerçekte neye hizmet ettiklerinin farkında değildiler.

İşin esasına göre, sol taraf diye kendilerini adlandıranlar, emperyalizme karşı çıkarak, Atatürk’ün izinde mücadele ederken, komünist Sovyetlere bilerek ya da bilmeyerek hizmet ediyorlardı. Sağ taraftaki manzara da bundan farksızdı. Sağdakiler komünizme karşı durarak Amerika’ya, yani emperyalizme bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmişlerdi.

İşte, Türkiye’deki, sol-sağ kavramlarını başımıza musallat eden o dönemin gerçeği bu kadar basit. Türk Milleti, birbirini kırarak başkalarının savaşını ülkemize taşımıştı. O günlerden kalma hastalıklı düşüncelerin uzantısını hâlâ görmek mümkün. Her iki taraf da şehitlerini, bağımsızlık için öldüler gibi asaletli sıfatlarla anmaktalar. O dönemdeki savaşın adına her ne derseniz deyin, ama sakın bağımsızlık savaşıydı demeyin. Bağımsızlık, yabancı ülkelerin güç savaşına hizmet ederek kazanılmıyor!

O günlerde gerçekten bağımsızlık savaşı veriliyor olsaydı, kazanan tarafın neden Türk Milleti olmadığının sorusuna doğru cevap da bulunabilirdi. O dönemde hangi grup kazanırsa kazansın, bu kazanç Türk’ün kazancı değildi.

Günümüze kadar ki süreçte ise sol, komünizmle özdeşleştirildiği için, etnik ırkçıların oyuncağı haline geldi. Hizmet etmesi gereken alandan tamamı ile uzaklaşarak, en baş düşmanı olan faşistlerin en büyük savunucusu olarak 2000’li yıllara girdi.

Kültürel haklar adı altında, ırkçı ve faşizan Kürtçülerin en büyük savunucusu olan sol, bunu ne enternasyonalist açılımı için, ne de halkların kardeşliği adına yaptı.

Kapitalizmin komunizmi yenmesiyle, Türkiye’deki sol da artık, emperyalizm için tehdid olmaktan uzaklaşmış, 1980’lerin anti-emperyalist solu, emperyalizme hizmet eder hale gelmiştir.

Her toplumun kendi kültürel haklarını ifade etmesini savunan sol, Kürtlerin azınlık haklarını savunmaktan öteye geçerek, Türklerin bağımsızlıklarını tehdid eder noktaya ulaşmıştır. Türkiye’de sol demek, Kürtle eş anlamlı hale gelmiştir. 1980’lerin Atatürkçüleri ile kendilerini aynı noktadaymış gibi gösteren emperyalistlerin solcuları, Atatürkçü düşünceyi sinsice eritmeye çalışmaktadır.

Kürtçülerin solcu olmadıkları gibi, Atatürkçü de olmadıkları ayan beyandır. Her fırsatta Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırmayı marifet sayan bu güruhun, gerçekteki siyasi ajandaları, düpedüz faşizandır.

1980’lerde bebek katili Apo’nun, “silahına sarılmayan Kürt, karısına sarılsın” fetvası, o günlerden itibaren kültürel haklar ve halkların kardeşliği gibi romantik sloganların arkasına sakladıkları, ırkçı hedeflerinin gerçek motivasyonudur.

O slogan, bu gün başarıya ulaşmak üzeredir. Dağa çıkmayan Kürt, en az 5-6 çocuk yapmaya devam etmiş ve kendi ırkını çoğaltmıştır. Bu tablo ile Türk Milleti’nin azınlık haline dönüşmesi artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Bölgesel nüfus artışlarında Güneydoğu son 15 senedir en yüksek orana sahiptir.

Mesele, toplumların çoğalmasını engelleyerek ırkçı yaklaşım göstermek değildir. Mesele, nüfus çoğalmasının belirli bir amaç için özellikle organize edildiğinin altını çizerek, toplumumuzu bu tehlikeye karşı uyarmaktır. Bu bağlamda esas ırkçılık, bir toplumun bilinçli nüfus çoğalma politikasıyla, başka bir toplumu asimile etmeyi hedeflemesidir.

Türk Milleti’nin kendi toplumunu koruması doğal bir reflekstir. Azınlık konumunda olan Kürtler, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çoğunluktadır. Oy isterken Türk Milleti’nden biriymiş gibi hareket edenler, güç ellerine geçtiğinde ırkçı politiklar güderek, her alanda yalnızca Kürtleri destekleyerek, çoğunluk olan Türkleri kendi öz yurdunda yabancılaştırarak azınlık haklarından dahi mahrum etmektedir.

Demokrasi, azınlıkların çoğunluğu yönettiği bir rejim değildir. Her millet, kendi nüfusu oranında parlementolarda temsil edilme hakkına sahiptir. Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin nüfusunun %10’nuna sahip iken Meclis’teki temsil oranları %65’tir !

Türk Milleti nasıl bir oyunla karşı karşıya olduğunu bilmek zorundadır. Türk yurdu Türkler tarafından yönetilmelidir. Irak’taki manzara Türkiye’de aynen yaşanmaktadır. Irak’ta da azınlıkta olan Kürtler, Irak Cumhurbaşkanlığı dahil olmak üzere, Irak’taki yönetimde çoğunluğa sahiptir.

Büyük Ortadoğu Projesi adı altında, Irak’ta ve Türkiye’de özellikle güçlendirilen Kürtler, aynı Bin Ladin gibi, kendi efendisine başkaldıracaktır. BOP saçmalığı yüzünden Ortadoğu her geçen gün daha karanlık bir noktaya ulaşmaktadır. Amerika’nın baskısıyla seçime giden Filistin, Hamas adlı terör örgütünün kucağına oturtulmuştur. Ilımlı İslam safsatası ile radikal İslam her geçen gün güçlenmiş, laikliğin kalesi Türkiye dahi açık hedef haline gelmiştir.

Amerika’nın yanlış stratejileri sonunda Kürtler ve İslamcılar birleşerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni doğrudan tehdit eder duruma gelmiştir. Bu tehdit, bugün Türkiye’yi bağlar görünse de, yarınlarda ilk başta Amerika’yı bağlar hale gelecektir.

Türk Milleti, uzun zamandır içine düşürüldüğü siyasi paradoksları aşarak, kimliğine sahip çıkmalıdır. Her alanda, Türk Türk’ü desteklemeli, ırkçı Kürtlere karşı tek vücut olmalıdır.

Her an olabilecek konumda olan önümüzdeki genel seçimler son derece hayatidir. Bundan böyle siyasi partiye oy verme alışkanlığını bırakıp, Meclis’e girmek için aday olanların gerçek kimliklerine göre oy verme alışkanlığı başlamalıdır.

Aksi takdirde, Türk yurdunda, Türksüz bir Türkiye kaçınılmaz hale gelecektir.